Osmanlı Devleti'nde Misyonerlik Faaliyetleri - Ahmet HÜSEYİNOĞLU

www.mescere.net


Geçen sayıda misyonerliğin ne olduğu ve çalışma yöntemleri ve misyonerlerin İslâm dünyasına yönelik faaliyetlerinden söz edilmişti. Bu yazıda ise, misyonerlik faaliyetlerinin sebeplerini ve tarihî derinliğini genel hatlarıyla ele alacağız.

Ülkemizde son yıllarda gündemde olan misyonerlik faaliyetlerinin geçmişi Osmanlı Devleti'ne kadar uzanıyor. Bugünkü gelişmeleri değerlendirebilmek için geçmişe bakmak ve Osmanlı Devleti'ndeki misyonerlik faaliyetlerine de göz atmak gerekir. Çünkü bu faaliyetler çok zaman önce başlamış bir çalışmanın devamıdır.

Misyonerler Osmanlı topraklarına özellikle ilgi göstermişlerdir. Bunun en önemli sebebi, Osmanlı Devleti'nin Batı'nın sömürgeci hedeflerine ulaşmada en büyük engel oluşudur. Bu engelin ortadan kaldırılması için diğer unsurlarla birlikte misyonerler de kullanılmıştır. Özellikle Katolik ve Protestan misyonerler, Osmanlı topraklarında Hıristiyan dinini yayma faaliyetleri altında dinî ve etnik ayrımcılık yaparak ve istihbarat sağlayarak işgalci güçlere destek olmuşlardır.

Misyonerler başlangıçta Osmanlı coğrafyasına yönelik faaliyetlerinde müslümanlar arasında hiçbir başarı elde edememi ş, kendilerine taraftar bulamamışlardır. Bunun üzerine dikkatlerini hıristiyan azınlıklara çevirmişler, her misyoner grup hıristiyan azınlıkları kendi mezheplerine çekerek kazanmaya çalışmışlardır. Bunun yanında müslümanları da kültürlerinden uzaklaştırarak yozlaştırmak için uzun vadeli plânlarla gayret sarfetmişlerdir . Bugün gelinen noktada bir bakıma başarılı oldukları da görülmektedir.

Osmanlı coğrafyasına duyulan ilgi

Misyonerlerin Osmanlı coğrafyasına duydukları ilginin sebeplerini dört ana başlıkta toplamak mümkündür. Bunlar dinî, tarihî, siyasî ve ekonomik sebeplerdir:

Dinî sebep: Hıristiyanlığın ortaya çıktığı, Hz. İsa a.s.'ın ve havarilerin yaşadığı ve ilk hıristiyanların faaliyet gösterdikleri topraklar Osmanlı sınırları içerisinde bulunmaktaydı.

Hz. İsa a.s.'ın doğduğu ve -onlara göre- çarmıh olayının gerçekleştiği Kudüs şehri; Kudüs'ten sonraki ilk merkez olan Antakya; Pavlus , Petrus ve Barnabas'ın dini yayma faaliyetlerinde bulunduğu Konya ve Konya'nın İlistra ve Derbe beldeleri, eski adı Psidiya Antakya olan Isparta'nın Yalvaç kazası, İskenderiye, Selanik, Efes, Atina ve Korint ... bütün bu yerler Osmanlı coğrafyasında yer almaktaydı. Bunun yanında ilk konsillerin toplandığı İznik, İstanbul, Efes, Kadıköy de aynı coğrafyada idi. Bu açıdan Hıristiyanlık literatüründe bu bölgenin adı “İncil Ülkesi” anlamında “ Bible Land”dır.

Dolayısıyla hıristiyanlar için müslümanların Hicaz bölgesi öneminde olan bu toprakları tekrar hıristiyan dünyasına kazandırma arzusunu hep taşıdılar. Bu amaçla Selçuklu devrinden başlayarak Haçlı Seferleri yapıldı. Fakat başarıya ulaşamadılar. Bunun sonucunda yöntemlerini değiştirerek misyonerlik faaliyetlerine başladılar.

Tarihî Sebep: Hıristiyanlar tarihî açıdan da Osmanlı topraklarını kendilerine ait görmüşlerdir. Selçuklu ve Osmanlı Anadolu'yu yurt edinmiş ve Osmanlı İstanbul'u fethedip Doğu Roma İmparatorluğu'nu yıkarak Avrupa içlerine kadar ilerlemiştir. Dolayısıyla misyonerler arasında, Endülüs/İspanya'nın müslümanlardan temizlendiği gibi, Osmanlı topraklarının da müslümanlardan temizlenip tarihî sahiplerine iade edilmesi gerektiği düşüncesi hakim olmu ştur. Misyonerler bunu tarihi bir hak olarak iddia etmişlerdir.

Siyasi Sebep: Bu da İngilizlerin öncülüğünde Batı dünyasının hazırladığı Şark Meselesi'dir. Buna göre Osmanlılar ve Türkler Batılı değil Doğulu bir millettir. Onların önce Balkanlardan ve Ortadoğu'dan, sonra da Anadolu'dan atılmaları ve geldikleri Orta Asya'ya sürülmeleri gereklidir. Batı dünyası bunun için misyonerler dahil her unsuru kullanmış ve sonuçta Osmanlı, Balkanları ve Ortadoğu'yu terketmek zorunda kalmıştır.

Ekonomik Sebep: Sanayileşen Batı ülkelerinin kendilerine pazar bulmaları gereklidir. Osmanlı toprakları ise en geniş ve en uygun pazarı oluşturmaktadır. Ayrıca dünya doğal kaynaklarının büyük bölümü de bu topraklarda bulunmaktadır. Bugün de Amerika ve müttefiklerinin Irak ve Ortadoğu'da bulunmalarının en önemli sebeplerinden biri, bu toprakların sömürülüp kaynaklarının Batı'ya aktarılması isteğidir.

Osmanlı'da ıslahat ve misyonerler

Osmanlı Devleti'nin en zayıf dönemi olan 19. yüzyıl, misyonerlerin altın çağı olmuştur. Kapitülasyonlar, Tanzimat Fermanı (1839), Protestanların ayrı bir millet olarak kabul edilmeleri (1850) ve Islahat Fermanı (1856) ile misyonerlerin çalışma şartları kolaylaşmıştır.

Yukarıda işaret ettiğimiz gibi müslüman halk üzerinde dinî açıdan başarılı olamayan misyonerler, azınlıklar üzerinde yoğunlaşmışlardır. Ermeniler üzerinde Katolik propagandası 130 yıl sürmüş ve Osmanlı Devleti Fransa'nın baskısı ile 1830'da Katolik Ermenileri ayrı bir cemaat olarak tanımıştır. Daha sonra Amerikalı misyonerler Protestanlığı Ermeniler arasında yaymış, Amerika ve İngiltere'nin baskısı ile 1847'de Protestan Ermeniler de ayrı bir cemaat halinde tanınmıştır. Ne gariptir ki, Ermeniler kendi milli mezhepleri olan Ortodoks Gregoryen Ermeniliği altında bir bütün olarak yaşamalarını Osmanlı'ya borçlu iken, daha sonra Katolik ve Protestan olarak bölünmüşlüklerinin sorumluluğunu misyonerler ve kendi hıristiyan kardeşleri taşımaktadır.

Görüldüğü gibi hıristiyanlar birbirlerine karşı da misyonerlik faaliyeti yapmaktadırlar. Hatta Ermeni Patrikliği, Osmanlı hükümetinden kendilerine karşı yürütülen Katolik ve Protestan misyonerlik faaliyetlerine karşı tedbir alınmasını istemiştir. Katolik ve Ortodoks din adamları da aynı şekilde Protestan misyonerlerini Osmanlı yönetimine şikayet etmişlerdir.

Bu dönemde misyonerlere az da olsa resmi yollardan bazı engeller çıkarılmak istenmiştir. Mesela II. Abdülhamit döneminde bazı misyoner okulları kapatılmış, bazı okul mülklerinden de vergi alınmaya çalışılmıştır. Fakat bunlar misyonerleri engellemeye yetmemiştir.

Ülkemizde Katolik misyonerler

Osmanlı topraklarına ilk gelen misyonerler Katoliklerdir. Osmanlı Devleti'nde Katolik misyonerlerin faaliyetlerinin başlangıcı 16. yüzyıl gibi erken bir döneme kadar uzanmaktadır. Fransız ve Cizvit tarikatı mensubu olan bu misyonerler hem Hıristiyanlığı yaymak, hem de İstanbul'daki azınlıkların eğitimi ile ilgilenmek üzere bölgeye gelmişlerdir. Bu eğitim-öğretim faaliyetleri sonucunda St. Benoit, St. Joseph, St. Michel ve Notre Dame de Sion gibi okullar açmışlardır. Ayrıca Dominiken tarıkatı üyelsi misyonerlerin de çabalarıyla Türk topraklarında açtıkları toplam 66 okulda 8269 öğrenci okutmuşlar ve bunları Hıristiyan kültürü ile yetiştirmişlerdir.

Cizvit ve Dominikenler yoğun olarak İstanbul, İzmir, Halep, Suriye, Filistin, Mısır, Kıbrıs ve Yunanistan'da faaliyet yapmışlardır. Bunlar kapitülasyonlardan da yararlanmışlar ve Papalığın bütün desteğini arkalarına almışlardır. Fransız Katolikler bundan başka Osmanlı Devleti ile Fransa arasındaki iyi ilişkilerden yararlanarak Roma ve Bizans kiliselerini birleştirme gayesini gütmü ş lerdir .

Fransız misyonerler, o zamanlar Osmanlı toprağı olan Suriye ve Lübnan üzerindeki çalışmaları ile de Fransa'nın bölgeye yönelik emperyalist gayesine hizmet etmişlerdir. Nitekim I. Dünya Savaşı sonrası Osmanlı'nın çekilmesinden sonra bu iki bölge de Fransa'nın işgaline uğramıştır. İşte bu işgalin tarihi arka plânı o yıllara kadar uzanmaktadır. Bu misyonerler açtıkları okullar, hastaneler ve yetimhaneler ile Katolik Hıristiyanlığı yayma çalışmaları altında ülkelerinin işgalci ve sömürgeci emellerine hizmet etmişlerdir.

Fransız misyonerlerden başka İtalyan ve Alman misyonerler de Osmanlı coğrafyasına gelerek okullar, hastaneler, dispanserler ve yetimhaneler açarak faaliyetlerini yürütmüşlerdir.

Bir de Protestanları var

Protestan misyonerlerin Osmanlı topraklarındaki faaliyetlerinin başlangıcı ise 17. yüzyıla dayanır. Örgütlü Protestan misyonerlerinin gelişi de 18. yüzyıldadır. Bunlar 1799'da İngiltere'de kurulmuş olan “ Church of Missionary Society”ye bağlı misyonerlerdir. Osmanlı topraklarına ayak basan ilk Protestan misyoner, bu örgüte bağlı olan ve 1815'te Mısır'a gönderilen bir papazdır. 1820 yılında da “ American Board” olarak bilinen misyon teşkilatına bağlı misyonerler Osmanlı topraklarına ayak basmışlardır. Bu misyonerlerin çalışmaları 1840'lardan sonra hız kazanmıştır. İngiliz misyonerler çoğunlukla Ortadoğu'ya yönelik çalışırken, Amerikalı misyonerler Anadolu'ya önem vermişlerdir.

Osmanlılardaki Protestan misyoner faaliyetleri üç sacayağı üzerinde yürütülmüştür: Eğitim, sağlık ve basın-yayın... I. Dünya Savaşı başlangıcında Osmanlı coğrafyasındaki misyoner okullarının sayısı 2000'dir. Bunların 600'ü American Board'a bağlıdır.

En önemli Protestan okulları İstanbul ve Beyrut'ta açılmıştır. Bunlardan Rumeli Hisarı'nın arkasındaki meşhur Robert Koleji, 1863 yılında Cyrus Hamlin isimli bir misyoner tarafından açılmıştır. Robert Koleji, Bulgaristan'ın Osmanlı Devleti'nden ayrılmasını sağlayacak kadroların yetişmesinde önemli rol oynamıştır. Bu kolejin ilk mezunlarından beşi Bulgaristan'da başbakanlık yapmıştır. I. Dünya Savaşı'ndan önceki Bulgar kabinelerinin her birinde en az bir Robert Koleji mezunu bakanlık yapmıştır.

Başlangıçta Protestanlık Osmanlı topraklarında ayrı bir mezhep olarak bulunmamakta idi. Fakat Islahat Fermanı'na bağlı olarak yapılan düzenlemelerden yararlanıp bir cemaat oluşturma çabası içine girmişlerdir. Bu tarihten kısa bir süre önce 1850'de İngiliz elçisi Lord Stratford Canning'in girişimleri ile Protestanlar ayrı bir millet olarak kabul edilmiş, 1856'dan sonra da bu yöndeki faaliyetler hızlanmıştır. Müslümanlar arasında başarı elde edemeyen Protestanlar azınlıklar üzerinde yoğunlaşmış, Nesturîler, Asurîler, Ermeniler ve Rumlar birinci dereceden hedef kitleleri olmuştur. American Board'ın 1897'deki faaliyet raporuna göre 20. yüzyıla girerken yaklaşık 50.000 kişilik bir Protestan cemaat oluşmuştur.

Protestan misyonerlerin cemaat oluşturma çabalarına en çok karşı çıkan Katolik ve Ortodoks din adamları olmuştur. Bunlar Protestan misyonerleri Osmanlı yönetimine şikayet etmiş ve tedbir alınmasını istemişlerdir. Ancak bu durum hıristiyanların iç meselesi kabul edilerek ciddi bir önlem alınmamıştır.

Sonuç ve dün-bugün ilişkisi

17. yüzyıldan itibaren Osmanlı topraklarına gelip 19. yüzyılda faaliyetlerini yoğunlaştıran misyonerler, daha çok eğitim, sağlık ve basın-yayın üzerinden çalışmalarını yürütmü ş, özellikle çok sayıda okul açmışlardır. 1900 senesinde topraklarımızda sadece Amerika'ya ait okullarda 20.000'e yakın öğrenci eğitim görürken, aynı yıllarda kendi okullarımız olan İdadî ve Sultanî sayısı sadece 69 idi ve 700'e yakın öğrenci okumaktaydı. Osmanlı topraklarındaki misyonerlere ait toplam yabancı okul sayısı 2.000 civarında idi. Bunlara azınlıkların kendi okulları da ilave edildiğinde bu sayı 10.000'e yaklaşmaktaydı.

Müslüman halkın dinine ve kültürüne sıkı sıkıya bağlı olması sebebiyle faaliyetlerini azınlıklar üzerine kaydıran misyonerler, yabancı devletlerin elçileri tarafından himaye edilmişlerdir. I. Dünya Savaşında da yabancı devletlerle ve Osmanlı'ya isyan eden azınlıklarla işbirliği içinde olmu ş lardır . 1829'da Yunanistan'ın, 1908'de Bulgaristan'ın ve I. Dünya Savaşı'ndan sonra da Arap topraklarının Osmanlı Devleti'nden kopmasında misyonerlerin katkısı çok büyüktür.

Bugün tekrar gündemde olan ve ülkemiz üzerinde baskı unsuru olarak kullanılan Ermeni tehcir olayının dış kamuoyuna yanlış iletilmesinde de misyonerler pay sahibidir. Oysa yukarıda belirttiğimiz gibi, Ermenileri tek bir cemaat halinde iken üç ayrı parçaya bölenler de kendileridir.

Hıristiyan Batı dünyasının hedefleri açısından, yukarıda geçen dinî, tarihî, siyasî ve ekonomik sebepler halen geçerlidir ve yetişmiş insan sayıları da çoğalmıştır. Ülkemizde ve yakın çevremizde yaşananlara bakarken, bu sebeplerin de göz önünde bulundurulması zorunludur.