Dünya Hali - Sadık ŞANLI
Ortadoğu’da Diktatör Temizliği: Mübarek de Devrildi
Mısır’da her şey 7 Haziran 2010’da iki polisin bir internet
kafede kimlik kontrolü yapmasıyla başladı. Polisler, Halid Said isimli 28
yaşındaki bir gencin, “Neden kimlik kontrolü yapıldığı” sorusuyla
karşılaştılar. Bu soruya sinirlenen polisler sokak ortasında genci dövmeye
başladılar. Hüsnü Mübarek’in yönettiği bir polis devleti olan Mısır’da, bir
vatandaş polise nasıl soru sorabilirdi! Ertesi gün Halid Said’in cesedi
tanınmaz bir halde bulundu.
Olayın duyulmasından sonra Mısırlı gençler Facebook’ta “WeareallKhaledSaid”
(Hepimiz Halit Said’iz) isimli bir grup kurarak polis şiddetine karşı
tepkilerini dile getirdiler. İskenderiye şehrinde de çeşitli protesto
gösterileri başladı. Polis, Halid Said’i kendilerinin öldürmediğini, gencin,
“uyuşturucu yuttuğu” için öldüğünü açıkladı. Halbuki Halid Said’in morgda
çekilen ve Facebook’a yüklenen fotoğrafları gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya
koyuyordu. Bu, on yıllardır diktatör zulmü altında ezilen, günden güne
fakirleşen, geleceğe dair umudu yok olan Mısırlılar için bardağı taşıran son
damlaydı. Mısır’da baskıcı rejime duyulan öfke o kadar büyüktü ki, hangi din,
mezhep, ideoloji ve sınıftan olduğu fark etmeksizin, kısa zamanda yediden
yetmişe 500 bini aşkın Mısırlı, Halid Said için oluşturulan Facebook grubunda
toplanarak sesini yükseltmeye başladı. Bu başkaldırı 31 yıllık baskıcı Hüsnü Mübarek
rejiminin yıkılması için geri sayımı da beraberinde getirdi. Artık her şey, bir
kıvılcımın çakmasına bakıyordu.
Beklenen o kıvılcım Ocak ayında Tunus’ta gerçekleşen ve
Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali’nin ülkeden kaçmasıyla sonuçlanan halk
ayaklanmasıyla çakmış oldu. Bu olay üzerine 25 Ocak’ta ayaklanan milyonlarca
Mısırlı, 18 gün süren protestolar sonucu Mübarek’in istifa etmesine sebep oldu.
Mübarek’ten yönetimi devralan asker ise, muhalefete söz verdiği biçimde Mısır
Meclisi’ni feshetti, Anayasa’yı askıya aldı, yeni bir Anayasa yapılması için
ülkenin en saygın hukukçularından oluşan bir komisyon kurdu ve 6 ay sonra seçim
yapılmasına karar vererek, ülkede sivil bir yönetime geçileceğinin ilk
işaretlerini verdi.
Tunus’ta kıvılcımı çakan, Mısır’da büyüyen ve iki
diktatörü deviren yangın şimdilerde Cezayir, Yemen, Fas, Ürdün, Umman, Libya ve
Bahreyn gibi diktatörlükle yönetilen diğer Ortadoğu ülkelerine sıçramış
durumda. Bölge halklarının talepleri ise, Mübarek’in devrilmesi sonrası
Mısır’ın en örgütlü grubu olan İhvan-ı Müslimin’in kurduğu siyasi partinin
isminde somutlaşıyor: “Özgürlük ve Adalet”. Ve bu yangın, bölge tüm
diktatörlerden temizlenmeden ve Ortadoğu halkları haklı taleplerine kavuşuncaya
kadar söneceğe benzemiyor. Özetle, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün son İran
ziyareti sırasında uçakta gazetecilere söylediği gibi; “Mısır dersinden herkes
nasibini alacak!”
Yine İhmal, Yine İşçi Ölümü
Yakın zamanda Ankara Ostim’de iki farklı işyerinde
gerçekleşen patlamalar ve Kahramanmaraş Afşin-Elbistan Termik Santrali’ne kömür
üretimi yapan sahada dört gün arayla gerçekleşen iki göçükte onlarca işçinin
hayatını kaybetmesi ve birçoğunun yaralanması, iş ve işçi güvenliği konularını
yeniden gündeme getirdi.
Türkiye çok fazla insanını işyerlerinde ihmallere kurban
vermiş bir ülke. İnsan hayatını ve emeğini önemseyen, işçi ve işyeri
güvenliğini sağlayan bir anlayış halen ülkemizde gelişebilmiş değil. Bunun
başlıca nedenleri ise, çalışma hayatı, iş ve işçi güvenliği ve sağlığına
yönelik evrensel normlara uygun yasalarımızın olmaması ve işyerlerinde yaşanan
ihmalleri önleyebilecek denetim ve yaptırımların sağlıklı bir şekilde
uygulanamayışı. Bu düzenlemeler yapılmadıkça yeni işçi ölümleri ve
yaralanmalarının gerçekleşmesi kaçınılmaz.
Oysa Avrupa Birliği’nin iş sağlığı ve güvenliğine
yönelik yasa ve uyarıları iç hukuka aktarılsa, işyerlerinin bu yasalara uyup
uymadığını denetleyecek teftiş personeli artırılsa, işyerlerindeki ölüm ve
yaralanmaların büyük oranda önüne geçilecek. Aksi takdirde ülkemizdeki on
binlerce ruhsatsız ve işçi güvenliğinden mahrum işletmeye yenileri eklenmeye
devam edecek. Sayıları hali hazırda yaklaşık 800 olan teftiş elemanlarının
yetersizliği nedeniyle insanlarımız yaralanmaya, ölmeye devam edecek. Büyük
çapta maddi kayıpların ülke ekonomisine vereceği zararların önüne geçilemeyecek.
Ortadoğu’da Türkiye Algısı
Ülkemizde Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren
şekillenen resmî tarih söylemi doğrultusunda oluşmuş “Arapların Türkleri
sevmediği”ne dair yaygın bir kanı var. Bu kanıyı genel olarak Ortadoğu’daki
Arap halklarının Osmanlı Devleti’nin yıkılışı sürecinde Batılı emperyalist
ülkelerle işbirliğine gittiklerini özetleyen “Araplar bizi sırtımızdan vurdu”
türü söylemler besliyor.
Halbuki 1911 yılında Trablusgarp’ta İtalyanlara karşı
bölgedeki Arap halklarıyla birlikte savaşan ünlü Osmanlı istihbaratçısı Kuşçubaşı
Eşref Bey’in “Şehir merkezlerinde İngiltere ve Fransa’nın menfaatleriyle sarhoş
olan ve siyaseti meslek olarak benimseyenler haricindeki büyük kitle, bilhassa
bedevîler devletimize sadık idiler. Biz Trablusgarp’ta yerlilerden gördüğümüz
alaka ve sadakati her tarafta göreceğimizi düşünüp tedbirler alsaydık ne Şerif
Hüseyin ihaneti olurdu, ne Filistin’i ne Suriye’yi ne Irak’ı bu kadar hazin
dekorlar ve şartlar içinde kaybetmezdik…” sözleriyle dile getirdiği gibi, Arap
halklarının Osmanlı’yı sırtından hançerlediği söyleminin bir gerçekliği yok.
Öte yandan yaptığı önemli araştırmalarla adından söz
ettiren Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV), geçtiğimiz ay yayımladığı
“Ortadoğu’da Türkiye Algısı 2010” isimli bir raporla, “Arapların Türkleri
sevmediği”ne dair yaygın kanının gerçek olmadığına dair önemli bir araştırmayı
kamuoyu ile paylaştı.
TESEV’in 25 Ağustos-27 Eylül 2010 tarihleri arasında 8
Ortadoğu ülkesinde (Mısır, Ürdün, Lübnan, Filistin, Suudi Arabistan, Suriye,
Irak ve İran) 2267 kişi ile telefon ve yüz yüze görüşme yöntemiyle
gerçekleştirdiği araştırma sonucuna göre, bu ülkelerde Türkiye’ye sempatiyle
bakanların sayısı yüzde 85 (Bu rakam İran hariç diğer 7 ülkede 2009 yılında
yapılan araştırmada yüzde 75 idi) oranında. Bu rakam, tüm Ortadoğu ülkelerinde
en sevilen ülkenin Türkiye olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.
Bununla birlikte bölge halkının yüzde 76’sı Türkiye’nin
Ortadoğu’da önemli bir aktör olduğunu, yüzde 78’i Türkiye’nin bölgede daha
aktif bir rol oynaması gerektiğini, yüzde 66’sı Türkiye’nin bölge devletleri
için önemli bir model olduğunu belirterek, Türkiye’nin bölgeye yönelik
politikalarına destek veriyor. (İçerisinde hayli ilginç daha birçok bilgi
barındıran raporun tamamına http://www.tesev.org.tr/ adresinden ulaşılabilir.)
TESEV’in raporu da ortaya koyuyor ki, son yıllarda
ekonomik, politik ve kültürel bir yakınlaşma içerisinde olduğumuz bölge
halklarının Türkiye’ye bakışı son derece olumlu. Türkiye halkının da bölge
halklarına yeni bir bakış açısı geliştirmesi, ortak bir gelecek kurmak
açısından oldukça önemli. Bunun önünü de öncelikle “Araplar bizi sırtımızdan
vurdu”, “Kurttan post Arap’tan dost olmaz”, “Ne Şam’ın şekeri, ne Arab’ın yüzü”
gibi gerçekliği olmayan ve içinde ırkçılık barındıran birtakım sözleri lügatımızdan
silmek olacağını bilmemiz gerekiyor.
Faili Meçhulleri Araştırma
Komisyonu Nihayet Kuruldu
“Oğlumu, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden bir gün sonra
aldılar. Onu son olarak askerlerin arasında götürülürken gördüm. ‘Cemil..’ diye
seslendim. Askerlerin arasından bana döndü. Göz göze geldik. ‘Annem..’ diye
seslendi. Oğlumdan duyduğum son söz bu oldu. Sonra, bir gün geri döner de beni
evde bulamaz diye 30 yıldır komşuya dahi gidemedim!”
Bu sözler, geçtiğimiz ay Başbakan tarafından kabul
edilen kayıp yakınları (Cumartesi Anneleri) arasında bulunan ve 80 darbesi
sonrası Ardahan Göle’deki evinde gözaltına alınan ve bir daha da kendisinden
haber alınamayan Cemil Kırbayır isimli vatandaşın annesi 103 yaşında Berfo Nine
(Kırbayır)’ye ait. Berfo Nine’nin dile getirdiği bu trajedi, uzun yıllardır
binlerce insanı mağdur etmiş bir ülke gerçeği. Medyaya da sıklıkla yansıyan
rakamlarla, ülkemizde son 30 yılda güvenlik güçleri içindeki çeşitli
örgütlenmelerin işlediği iddia edilen yaklaşık 17 bin faili meçhul cinayet var.
Sadece 1980-2000 arasında gözaltına alındıktan sonra kaybolan 713 kişi var.
Emekli bir amiralin “1993-96 arasında işlenen faili meçhul cinayetler devlet
politikasıydı!” sözü ise ürpertici gerçeği tüm netliğiyle ortaya koyuyor. Kayıp
yakınlarının ilk kez bir başbakan tarafından kabul edilmesi ve şikayetlerinin
dinlenmesi bu sorunun çözüme kavuşması noktasında önemli bir milat. Görüşmeden
hemen sonra TBMM İnsan Hakları Komisyonu bünyesinde çalışacak “Faili Meçhulleri
İnceleme Komisyonu”nun oluşturulması ise ülkede adalete güven duygusunu
zedeleyen bir sorunun ortadan kaldırılması adına önemli bir adım. Kısa bir
zamanda ülkemizin bu gerçekle yüzleşmesi, faili meçhul cinayetler ve kayıplara
sebep olan sorumluların cezalandırılarak kayıp yakınlarının mağduriyetlerinin
giderilmesi toplumsal barışın sağlanması için büyük kazanım olacak.
Kısa
Kısa
Ülke kamuoyunda uzun bir süredir tartışılagelen ve “Torba yasa” olarak
isimlendirilen 234 maddelik tasarı TBMM’de kabul edildi. 10’u geçici olan
toplam 234 maddeye göre, vatandaşların devlete olan başta vergi ve SGK prim
borçları olmak üzere birçok borcu ve para cezaları yeniden yapılandırılırken,
emekli aylıklarının ve kısa çalışma ödeneğinin artırılması, darbe mağdurlarına
emeklilik hakkı, kadın memurun doğum izninin artırılması, işverene sigorta prim
desteği olmak üzere pek çok yeni düzenlemeye yer verildi. Yapılan bu
düzenlemeler ülke nüfusunun tamamına yakınını ilgilendirdiği için, özellikle
borçların yeniden yapılandırılmasına yönelik yasal sürelerin kaçırılmamasında
fayda var.
***
Uzun bir süredir gündemde bulunan Balyoz Darbe Planı Davası’nda geçtiğimiz ay
önemli bir gelişme yaşandı. Davanın görüldüğü Beşiktaş 10. Ağır Ceza Mahkemesi,
6 Aralık 2010 tarihinde Gölcük’teki Donanma Komutanlığı’nda ele geçirilen 43
klasör dolusu belgeyi inceleyerek, Dijital Veri Raporlama Sistemi yoluyla
belgelerin gerçek olduğuna ve dönemin komutanlarının onayından geçtiğine
hükmetti. Böylece “belgelerin sahte olduğu”na yönelik iddialar geçerliliğini
yitirirken, mahkeme “kuvvetli suç şüphesi” bulunduğu gerekçesiyle ikisi eski
kuvvet komutanı, 26’sı general, toplam 162 sanığın tutuklanmasına karar verdi.
Bu karar ise darbecilikle hesaplaşmaya devam eden ülkemiz için önemli bir adım
olarak tarihe not düşüldü.
***
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’nun gerçekleştirdiği ve Şubat ayı başında
açıkladığı “Hanehalkı İşgücü Araştırması”na göre Türkiye’de 2010 Kasım ayı
itibarıyla işsizlik oranı bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 2,1 puan
azalarak yüzde 11’e geriledi. Son bir yıl içinde 1 milyon 113 bin kişi daha iş
sahibi oldu. Bir başka kuruluş olan Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin Ocak 2010
verilerine göre ise toplam ihracat son bir yıl içerisinde yüzde 13,4 artışla
115 milyar 754 milyon dolara yükseldi. Bu veriler ülke ekonomisinin iyiye
gittiğini ortaya koymakla birlikte, Türkiye’nin ekonomik ve demografik
potansiyelinin oldukça altında. Bu sebeple gerek istihdamı, gerek ise ihracatı
artırmaya yönelik politikaların kamu ve özel sektör işbirliğiyle devam
ettirilmesi ülke ekonomisinin geleceği için bir zaruret.
***
Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) 65 ülkede 15 yaş altı
öğrencilere yaptığı PISA 2009 sınavının sonuçlarına göre Türkiye’deki
öğrencilerin yüzde 25’i okuduğunu anlamıyorken, yüzde 42’si ise basit
matematiksel problemleri çözemiyor. Üç yılda bir yapılan sınavlara göre,
Türkiye’de 2006 yılından bu yana okuma oranında yüzde 7’i, matematiksel
işlemlerin çözümünde ise yüzde 10’luk bir iyileşme gözlense de, ülkemiz halen
dünya standartlarının oldukça gerisinde. Bu durumun düzelmesi için eğitim
sisteminde gerekli iyileştirmelerin hızla gerçekleştirilerek, kalifiye personel
ve araç-gereçlerle eğitim yapılması ve kitap okuma oranının artırılmasına
yönelik girişimlerde bulunulması önem kazanıyor.