Dün Bugün Yarın - Sadık ILGAZ
Militarizm, Türkiye ve Ortadoğu
Ülkemizin yetiştirdiği önemli tarihçi ve siyaset
bilimcilerden biri olan Hamit Bozarslan, Osmanlı ordusuna dair şu çarpıcı
tespitlerde bulunur:
“[19. yüzyılın başından itibaren yeniden toparlanmaya
çalışan] Osmanlı Devleti, tebasına adalet dağıtmak olan en büyük iddiasından
-uygulamada çok acı bir biçimde tartışmalı hale gelmiş bir iddia- vazgeçmese
de, artık bir seferberlik ve meşruiyet zemini olarak kullanabileceği bir
‘millet’ inşa ederek kalıcılığını güvence altına almaya çalışmaktadır. Avrupalı
subayların yardımıyla oluşturulan askerî birimler, yeni toplumun benzeyeceği
şeyin prototipleri olarak algılanmaktadır. Ne sadece saray muhafızlığıyla ne de
yurt topraklarının savunulmasıyla görevli profesyonel bir toplulukla
özdeşleştirilebilecek olan ordu, yeni idarenin organik bir bileşeni haline
gelir. Sınırlardaki sonuç alıcılığından çok içerideki zor kullanımı öne çıkan
ordu, giderek ‘millet’le özdeşleşir, onun inşa ve selamet umudu olarak
sivrilir. Hayatta kalması kendisine bağlı olan iktidarın ‘payandası’ olur ve
kaynaklara erişimde aslan payını kendine ayırarak, daha önce benzeri görülmemiş
bir meşruiyet kazanır. Devlete hizmet etmek için tasarlanan ordu sonunda
kendini devletin yerine ikame edecektir.” 1
Bozarslan’ın ifadelerinde de görüleceği üzere, halkına
adalet dağıtmak üzere kurulan devletin bir kurumu olan ordu, zaman içerisinde
kendini devletin sahibi, hatta daha uç bir yorumla halkının efendisi olarak
görmeye başlamıştır. Bu dönemde ülke kaynaklarının önemli bir bölümüne de
hükmetmeye başlayan ordu, elde ettiği iktidarı yitirmemek için ise içeride zor
kullanmaktan kaçınmamıştır. Bu tablo ise, görevi ülkeyi düşmandan korumak olan
ordunun aslî vazifesinden uzaklaşmasına, içten içe çürümeye başlamasına ve
tartışılır bir hale gelmesine neden olmuştur.
Ülkemizin yakın tarihi göz önüne getirilirse, burada
sözü edilen tüm durumların birebir yaşandığı su götürmez bir gerçek. Aynı zamanda
bu gerçekler sadece ülkemizde değil, vaktiyle Osmanlı Devleti’nin bir parçası
olan Ortadoğu coğrafyasının da yakın tarihte yaşadığı acı tecrübelerden bir
bölümünü oluşturuyor. Son yıllarda gerek ülkemizde gerçekleşen militarizmden
arınmaya yönelik sivilleşme çabalarını, gerekse son günlerde Ortadoğu
coğrafyasında asker kökenli diktatörler ve ordu yönetimlerine karşı gelişen
sivilleşme ve özgürleşme odaklı halk hareketlerini bu gerçekler ışığında
değerlendirmek gerekiyor.
Özetle, her şeyin olması gerektiği gibi olacağı, yerli
yerine oturacağı bir normalleşme süreci yaşanıyor. Olan bitene bir de bu açıdan
bakılmasında yarar var.
Ben Devrime Devrim Demem,
Devrim Benim Olmayınca!
“Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün camileri yıksak,
Avrupalının gözünde Osmanlıyız; Osmanlı, yani İslâm. Karanlık, tehlikeli,
düşman bir yığın!..
Avrupa, maddeciliğine rağmen Hıristiyandır; sağcısıyla,
solcusuyla Hıristiyan... Hıristiyan için tek düşman biziz: Haçlı ordularını
bozgundan bozguna uğratan korkunç ve esrarlı kuvvet. Genç cüce, müselsel
zilletler sonunda ihtiyar devin zaaflarını keşfeder; ahde vefa, civanmertlik,
merhamet... Aşağıdan alır, hulûs çakar, yaltaklanır ve... nihayet alt eder
devi. Cenk meydanlarında değil, yatak odalarında kazanılan bir zafer...
Zavallı Türk aydını... Batılı dostları alınmasınlar diye
hazinelerini gizlemeye çalışır. Sonra unutur hazineleri olduğunu. Düşmanın
putlarını takdis eder, hayranlıklarını benimser. Dev, papağanlaşır.” 2
Cemil Meriç, “Umrandan Uygarlığa” isimli müthiş eserine
bu satırlarla başlar. Sonrasında ise hangi ideolojiye sahip olursa olsun,
halkının değerlerini önemseyen ve onlarla barışık Batılı aydının aksine, Türk
aydınının halkına ve değerlerine yabancılaşmasına, tepeden bakışına, Batılı
değerleri kutsarken, kendi değerlerine sırtını dönüşüne önemli eleştiriler
yöneltir.
Burada sözünü ettiğimiz kesimin olumsuz özelliklerinin
son günlerde Ortadoğu coğrafyasında gerçekleşen halk ayaklanmaları sebebiyle
tekrar su yüzüne çıktığını görüyoruz. Tüm dünya, Ortadoğu’da birbiri ardına
diktatörleri deviren halk ayaklanmalarını “devrim” olarak nitelendirirken,
ülkemizdeki söz konusu kesimin ağzı “devrim” demeye varmıyor. Zira gerek
Ortadoğu halklarının ekseriyetinin ülkemizdeki gibi müslüman oluşu, gerek bu
halkların ülke insanımızla sosyo-kültürel olarak fazlasıyla benzeşiyor olması,
gerekse bu ayaklanmalara İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) gibi İslâmî
karaktere sahip birtakım örgütlenmelerin öncülük ediyor oluşu, İslâm ile
arasına mesafe koymuş bu kesimin lafı ha bire dolandırmasına, “devrim”
diyememesine, gerçeği kabullenememesine neden oluyor.
Peki, bir devrimi devrim kılan özellikler
nelerdir?
Bakınız bu soruyu 1917 yılında Rusya’da gerçekleşen
Bolşevik Devrimi’nin mimarlarından Lev Troçki nasıl cevaplıyor:
“Bir devrimin en belirgin ve kuşkusuz özelliği,
kitlelerin tarihsel olaylara doğrudan müdahalesidir. Normal dönemlerde, devlet
kendisini ulusun üzerinde konumlandırır ve tarihi krallar, bakanlar,
bürokratlar, parlamenterler, gazeteciler, yani tarih yapma işinin uzmanları
yapar. Ama eski düzenin kitleler açısından artık çekilmez hale geldiği o kilit
anlarda, kitleler kendilerini siyaset sahnesinin dışında tutan barikatları
devirip geçer, geleneksel temsilcilerini elinin tersiyle bir kenara iter ve
kendi müdahaleleriyle yeni bir rejimin ilk temellerini atmaya başlar. Bir
devrimin tarihi her şeyden önce kitlelerin kendi kaderlerinin yöneticisi olma
doğrultusunda attıkları adımların tarihidir.” 3
Troçki’nin sözleri böyle. Bu noktada bize düşen ise,
ortadaki bu komediye gülmek ve Cemil Meriç’e kulak vermek: “Zavallı Türk
aydını!...”
1 Hamit Bozarslan, Ortadoğu: Bir
Şiddet Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2010, s. 31-32.
2 Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa, İletişim
Yayınları, İstanbul, 1998, s. 9.
3 Roni Margulies, “Troçki ve Obama
Kahire’de”, Taraf, 9 Şubat 2011.