Binbir Damla - Yusuf YAVUZ
Endülüs’te Fetih Başlarken
Emevi Devleti’ne bağlı kahraman komutanlardan Tarık bin Ziyad,
İspanya’nın fethi için onbeş kilometre genişliğindeki Cebel-i Tarık
(Cebelitarık) boğazından dört gemiyle askerlerini geçirerek büyük bir savaşa
hazırlanırken, oniki bin kişilik ordusunun huzurunda şöyle bir konuşma
yapmıştı:
“Askerlerim! Görüyorsunuz ki arkanızda deniz, önünüzde
düşmanlar... Kaçacak hiçbir yeriniz yok. Vallahi sabır ve sebattan başka
yapacağınız bir şey de yok! Düşmanımızın bütün gücüyle üzerimize geldiği apaçık
bir gerçek. Üstelik yiyecek ve teçhizatı da bol. Halbuki bizim kılıçtan başka
silahımız, düşmanın elinden alacağımız yiyecekten başka azığımız yok! Bir şey
yapmadan şu halimiz birkaç gün devam etse kuvvetten kesiliriz. Bizden korkan
düşman da halimizi görüp bize karşı cesaretlenir. Bu kötü akıbete düşmekten
kendinizi koruyarak, şu azgın düşmana karşı size düşeni gereğince yapın!
Müstahkem şehirler ve güçlü düşman karşınızdadır.
Ölümden korkmazsanız bu fırsatı değerlendirmek ve zafere ulaşmak mümkündür.
Şunu kesinlikle biliniz ki, bu savaşta ben de sizden fazla güvende değilim.
Yine iyi biliniz ki, eğer şu zorluklara biraz sabrederseniz, daha müreffeh bir
hayata kavuşursunuz. En ucuz malın can olduğu bu pazara sadece sizi sürmüyor,
önce kendi canımdan başlıyorum. Canınızı düşünerek benden yüz çevirmeyin. Siz
de benden daha fazla bir zorluğa katlanmayacaksınız. Sizin payınıza da bana
düşenden fazlası düşmeyecek. Hepimiz aynı kaderi paylaşıyoruz. Biliniz ki, sizi
davet ettiğim şeye ilk icabet eden ben olacağım. Kesinlikle bilin ki, iki ordu
savaşa başlayınca bizzat kendim Rodrik denen azgına hücum edip inşallah onu
öldüreceğim. Siz de benimle birlikte saldırın. Eğer onu öldürdükten sonra ben
de ölürsem sizi ondan kurtarmış olurum. Başınıza itaat edeceğiniz bir kahramanı
getirmekten aciz değilsiniz. Eğer ona yetişemeden ölürsem, benim bu arzumu terk
etmeyin ve onun üzerine yüklenin. Onu öldürerek bu ülkenin fethini tamamlayın.
Çünkü askerleri o öldükten sonra dağılırlar ve bir daha toparlanamazlar.”
Bu hitabenin ertesi günü başlayan şiddetli savaşta,
İspanya kralı Rodrik’in doksan bin kişilik ordusu bir haftada darmadağın olmuş,
Endülüs’te sekiz yüzyıl sürecek olan İslâm hakimiyetinin yolu açılmıştır.
(Şevval 92 / Temmuz 711)
Heyet / Çağ yayınları, Doğuştan günümüze Büyük İslâm
Tarihi (İst. 1988), 4/39-40 vd.
Belatü’ş–Şüheda Savaşı
Abdurrahman Gafikî Endülüs valisi iken ordusuyla birçok
yeri fethederek Pireneleri geçmiş ve Fransa içlerine ilerlemeye başlamıştı.
Müslüman kuvvetlerini durdurmak için Franklar’ın başında bulunan Charles (Şarl)
Martel, büyük bir orduyla harekete geçti. İki ordu Poitiers (Puvatye)’nin 20
km. kuzeydoğusunda karşılaştı. Abdurrahman’ın kuvvetleri hafif süvarilerden
olmasına karşılık, Frank (Fransız) ordusu zırhlı piyadelerden oluşuyordu. İki
ordu karşılıklı olarak bir haftalık bekleyişten sonra müslümanların hücumuyla
savaş başladı. (Şaban-Ramazan 114 / Ekim-Kasım 732). Kurtuba’dan çıkarak savaş
halinde uzun mesafe kat eden ve çokça ganimet malını da yanında taşıyan müslüman
ordusu hayli yorgun bir haldeydi. Ganimet eşyaları ise başlı başına bir külfet
ve eziyetti. Abdurrahman Gafikî, ordunun savaş gücünü zayıflatacağını farkettiğinden,
askerlerin yanlarındaki ganimet yükünün bir kısmını bırakmalarını istemişse de,
bu isteğe uyulmamıştır. Yaklaşık bir haftalık çarpışma sonunda Franklar İslâm
ordusu saflarında bir gedik açarak ganimetlerin bulunduğu yere yaklaştılar.
İslâm ordusundan bunu gören bir askerin “Ganimetler elden gidiyor!” diye
bağırmasıyla askerlerin büyük bir kısmı ganimetleri kurtarmak için geri
çekildiler. İslâm ordusunda safların çözüldüğünü gören Franklar şiddetle hücuma
geçtiler. Müslüman askerler arasında panik başladı ve birçokları şehit oldu.
Ordu komutanı Abdurrahman Gafıkî de başından aldığı ağır bir ok yarasıyla şehit
oldu. Bununla beraber akşam bastırıncaya kadar savaşa devam edildi. O gece müslüman
komutanlar aralarında bir durum değerlendirmesi yaptılar. Ertesi günkü savaşa
hazırlanmaktansa geri çekilmenin daha uygun olacağını kararlaştırdılar. Yorgun
İslâm ordusunda pek çok asker şehit olmuştu. En iyisi, zafer sarhoşluğuyla
oyalanmakta olan düşmanı uyandırmadan, çadırları da orada bırakıp gece
karanlığında geri çekilmekti. Öyle yaptılar. Müslümanlar çadırlarını ve daha
önce bırakamadıkları ağır yüklerini orada bırakıp yanlarına hafif eşyaları
alarak güneye doğru çekildiler. İslâm kaynaklarında “Belatü’ş-Şüheda / Şehitler
Yolu” denilen bu savaş (Puvatye Savaşı) ile Franklar büyük bir zafer kazanmış
değillerse de, müslümanların Avrupa içlerine doğru yaptıkları ilerlemelerin önü
kesilmişti.
Büyük İslâm Tarihi, 4/74-78; Ziya Paşa, Endülüs
Tarihi (İstanbul 2004), s. 41-43.
Endülüs’te Yeni Bir Devlet
Emevî Devleti yıkılıp Abbasî Devleti kurulduğu zaman
(132/750), yeni Abbasî halifesi Seffah, saltanatını güçlendirmek ve ortaya
çıkması muhtemel isyanları önlemek için, Ümeyyeoğullarını çok sıkı takip etmeye
ve yakalananları öldürtmeye başlamıştı. Bu amansız takip ve katliam sonunda, Emevî
ailesine mensup olanların hemen hemen tamamı öldürülmüşse de, bunlardan Abdurrahman
ibn Muaviye kendisini kurtarabilmişti.Abdurrahman ve ailesi Fırat kıyısındaki
ormanlık bir köyde gizleniyordu. Abbasî askerlerinin oralarda kendisini
aradığını öğrenince kurtuluşu çok uzaklara kaçmakta buldu. Yanında azatlı köle Bedr
ile Suriye, Filistin ve Mısır üzerinden İfrıkıyye’ye (Tunus) ve oradan Fas’a
ulaştı. Endülüs’te kendisini destekleyecek Yemenli kabilelerin olduğunu
öğrenince, oradan gönderilen bir gemiyle Gırnata sahillerine çıktı (Ağustos
755). Kısa zamanda çevresinde onbinlerce taraftar toplandı. Yirmi beş yaşında
iken kendisine biat edilerek Endülüs emiri / başkanı seçildi (138/756); başkent
olarak Kurtuba’ya yerleşti. Böylece I. Abdurrahman namıyla üç asır sürecek olan
(756-1031) Endülüs Emevî Devleti’ni kurdu. Zuhur eden bütün isyanları
bastırarak otuz üç yıllık çok başarılı bir hükümdarlıktan sonra geride güzel
eserler bırakarak vefat etti (172/788).
I. Abdurrahman, Kurtuba’da iktidarı ele geçirdikten
sonra bir yandan ülkede birliği sağlamak için birbirini izleyen isyanları
bastırmakla uğraşırken, diğer yandan da yeni kurulan devleti gereği gibi
teşkilatlandırdı ve bazı imar faaliyetlerinde bulundu. Emevî hilafetinin bir
vilayeti olan Endülüs’te artık yeni bir devlet kurulmuştu. Abdurrahman’ın Kurtuba’da
yaptırdığı meşhur Cami-i Kebir, 786’da tamamlandı ve sonradan yapılan
ilavelerle daha da büyüyerek günümüze kadar ulaştı. Bu muhteşem cami, Endülüs Emevî
mimarisinin en güzel örneklerinden biridir. Abbasî katliamından kurtulmayı
başarıp tehlikelerle dolu, uzun bir yolculuktan sonra, hiç tanımadığı ve
karışıklıklar içindeki Endülüs’e geçerek iktidarı ele geçirmesi, ülkenin her
tarafında birbirini takip eden isyanları bastırarak düzen ve birliği sağlaması,
Abdurrahman b. Muaviye’nin büyük bir şahsiyet olduğunu göstermektedir. Üç asır
kadar devam eden Endülüs Emevî Devleti’nin kurucusu olması, onun İslâm
tarihinin büyük isimleri arasında yer almasını sağlamıştır.
el-Makkarî, Nefhu’t-Tîb (Beyrut 1998), 1/258-262;
Diyanet İslâm Ansiklopedisi, 1/147-150.