Ayın Konusu - Ümmet Derken - Ebubekir SİFİL
Müslüman
zihninin ‘ümmetçi düşünce’nin dar ve eski kalıbına sıkışmış olduğunu iddia
edenler, ümmet kelimesinin bütün insanlığı kuşattığını bilmiyorlar.
Evet; kendisinden sonra kıyamete kadarki bütün nesiller Hz.
Peygamber s.a.v. Efendimiz’in ümmetidir.
Bu durum, müslümanı büyük insanlık ailesiyle önemli bir
paydada irtibatlı kılarken, ilahî daveti kabul etme ayrıcalığına ulaşmış
olmanın sorumluluğunu da hatırlatmaktadır.,
Müslüman, Ümmet-i Muhammed’in hakla hakikatle
tanışamamış ya da arasına mesafe koymuş kesimlerini “ümmet-i davet” olarak
görür, ona göre hareket eder.
Kur’an-ı Kerim’de 64 yerde geçen bir kelime olarak
Ümmet, çok farklı toplulukları ifade etmektedir. Bu kelimenin geçtiği ayetlere
baktığımız zaman, aynı coğrafyada yaşayan, aynı inanç ve kültüre sahip olan,
aynı peygambere inanan insanlar, hatta aynı özelliklere sahip topluluk içindeki
özel bir grup… hakkında kullanıldığını görüyoruz. (Enbiya, 92; Zuhruf, 22; En’am,
42; Ra’d, 30…)
Yüce Kitabımız’da, başlangıçta bütün insanların bir tek
ümmet olduğu haber verilmekte, bilahare aralarında inanca dair ihtilaflar
çıktığı, hak yoldan sapmalar olduğu ve bu yüzden peygamberler gönderilmeye
başlandığı bildirilmektedir. (Bakara, 213)
Ümmet kelimesi sadece insanlar hakkında değil, cinler ve
hatta diğer canlılar hakkında da kullanılmaktadır:
“Ve yerde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadı ile uçan
bir kuş yoktur ki, onlar sizin gibi ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi
noksan bırakmadık, sonra Rablerinin huzuruna sevkolunacaklardır.” (En’am, 38)
ayeti bu noktayı ifade etmektedir.
Hadis-i şeriflere baktığımızda ise “Ümmet-i Muhammed”
veya “Ümmetim” ifadesiyle hem müminlerin, hem de inkârcıların kastedildiğini
görüyoruz. Biraz sonra bu hususu detaylı olarak göreceğiz.
Ümmet kelimesinin Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerdeki
bu kullanımlarını dikkate alan ulemamız, aynı dine inanan, aynı coğrafyada
yaşayan, aynı zamanda yaşayan, aynı ülküye bağlanan… insan topluluklarının
hepsine ümmet deneceğini söylemiştir. (el-Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 2/185)
“Ümmet” kim?
Ulema, Efendimiz s.a.v.’in beyanlarından yola çıkarak
“Ümmet-i Muhammed” tabirinin iki kısım insanı anlattığını söylemiştir:
• Bütün insanlık/ Ümmet-i davet
• Müslümanlar/ Ümmet-i icabet. (et-Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti’l-Fünûn,
1/262)
Ebu Nasr el-Kelâbâzî ise bu taksimi biraz daha dakik bir
şekilde şöyle ifade etmektedir:
• Ümmet-i davet,
• Ümmet-i İcabet,
• Ümmet-i itaat. (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 11/411)
Bu üçlü taksim üzerinden giderek konuyu açıklamaya
çalışalım.
Ümmet-i davet
Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in tebliğ ve davetine
muhatap olan insan ve cin nevinden bütün varlıklar... “Biz seni ancak alemlere
rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 107) ayeti, başka pek çok hususa delalet
ediyor olmakla birlikte, temelde Efendimiz s.a.v.’in tebliğ ve davetinin
şümulünü ifade etme noktasında dikkatimizi bu noktaya çekmektedir.
Efendimiz s.a.v. de bu hususu şöyle dile getirmiştir:
“Benden önceki hiçbir peygambere verilmeyen şu beş
özellik bana ihsan edildi:
Düşmanlarımın kalbine bir aylık yoldan korku salarım.
Yeryüzü bana temizleyici ve mescit kılındı. (Abdest için
su bulunmayınca yeryüzü cinsinden bir şeyle teyemmüm edebilme ve namaz için
belli bir mekân şart olmayıp, vakit geldiğinde gerekli özellikleri taşıyan her
yerde namaz kılabilme).
Bana ganimetler helal kılındı.
Ahirette şefaat-i kübra (en büyük şefaat) yetkisi bana
verildi.
Benden önceki peygamberler sadece kendi kavimlerine
gönderildikleri halde, ben bütün insanlığa gönderildim.” (Buharî, Müslim)
Bir an için aklımıza şöyle bir soru gelebilir:
“Efendimiz s.a.v.’in bütün insanlığa peygamber olarak
gönderilmesi, tebliğ ve davete muhatap olan herkesin ‘Ümmet-i Muhammed’ olarak
isimlendirilmesini gerektirmez.” Ancak bizzat Efendimiz s.a.v.’in bu durumu
açık bir şekilde ifade etmiş olması, bu noktada herhangi bir şüpheye mahal
bırakmamaktadır. Şöyle buyurmuştur Rasul-i Kibriya s.a.v. Efendimiz:
“Nefsimi kudret elinde tutan Cenab-ı Hakk’a yemin olsun
ki, bu ümmetten, yahudi olsun, hıristiyan olsun, beni(m davetimi gereği gibi)
işitip de sonra bana iman etmeden ölen hiç kimse yoktur ki, cehennem ehlinden
olmasın.” (Müslim)
Bu hadis-i şerif, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in
tebliğ ve davetine muhatap olan bütün insanların “Ümmet-i davet” olduğunu açık
bir şekilde anlatmaktadır. Aksi halde burada geçen “bu ümmet” tabirinin yahudi
ve hıristiyanları da içine almasını izah etmek imkansız olacaktır.
Son zamanlarda bazı çevrelerin, bu ve benzeri hadislerde
yahudi ve hıristiyanlar hakkında da “Ümmetim” tabirinin kullanılmış olmasından
hareketle onların da Ümmet-i Muhammed’e dahil olduğu, dolayısıyla “mümin”
sayılması gerektiği gibi tezler ileri sürdüğü görülmektedir.
Bu bâtıl yaklaşım kabul edildiğinde Kur’an ve Sünnet’in
kendi kendisini -hâşâ- yalanladığı söylenmiş olacaktır. Bu iki kaynağın
üzerinde hassasiyetle durduğu iman-küfür ayrımı ve bu ikisi arasındaki sınırın
titizlikle muhafazası, yüklendiğimiz emanetin en temel unsurudur. Bu sebeple
gerek Kur’an gerekse Sünnet, ümmet-i daveti ısrarla iman etmeye çağırmıştır,
çağırmaktadır. Bu, “ümmet” kelimesinin mana ve maksadı hakkındaki bilgi
eksikliğinden kaynaklanan bir vehimden başka bir şey değildir.
Yine bir başka hadiste şöyle buyurulmuştur:
“Diretenler hariç, ümmetimin tamamı cennete girecektir.”
Sahabe,
– Diretenler kimdir ey Allah’ın Rasulü, diye sorduğunda
şöyle mukabele etmiştir:
“Bana itaat eden beni tasdik etmiştir (mü’mindir,
cennete gidecektir). Bana isyan edenlerse diretmiştir (dolayısıyla cehenneme
gidecektir).” (Buhârî)
Yine Efendimiz s.a.v.’in, insanlar yanında cinlere de
peygamber olarak gönderilmiş olması bu durumun ifadesidir. Yani Ümmet-i
davet’in içinde cinler alemi de bir bütün olarak bulunmaktadır. Zira O’nun
cinlere de tebliğde bulunduğunu haber veren ayetlerin (Ahkâf, 29; Cinn, 1; vd.)
açık delaleti yanında, “alemlere” rahmet olarak gönderildiğini ifade eden ayet
(Enbiya, 21) de şüphesiz cinlerin de tebliğ kapsamında bulunduğunu
anlatmaktadır.
Ümmet-i icabet
İnsan ve cinler arasından, ilahî çağrıya ve nebevî
davete olumlu cevap verip “müminler” sınıfına girenlere “Ümmet-i icabet”
deniyor. “Ümmet-i Muhammed” dendiğinde, Ümmet-i davet’in de kastedildiğini
gösteren özel bir delil bulunmadıkça münhasıran “Ümmet-i icabet”, yani müminler
topluluğu kastedilir. Hadis-i şeriflerde yer alan bütün “benim ümmetim”, “bu
ümmet” gibi ifadeler hakkında bu söylediğimiz kaide geçerlidir.
Ümmet-i icabet diğer insan topluluklarına kıyasla
belirgin bir üstünlüğe ve hususiyete sahiptir. Bu üstünlük ve hususiyet, onun
yaratılış maksadına uygun inancı ve hayat tarzını tercih etmesinden, ilahî
çağrıya olumlu karşılık vermesinden gelmektedir.
“Gevşemeyin, mahzun olmayın; (gerçekten) iman etmiş
kimselerseniz, üstün olan sizlersiniz.” (Âl-i İmran, 139) ayet-i kerimesi,
Ümmet-i icabetin ümmet-i davet karşısındaki konumunu ve durumunu dikkatimize
sunan ilahî beyanlardan sadece birisidir.
Ümmet-i icabet, ilke olarak Efendimiz s.a.v.’e itaat ve ittiba
etmekle birlikte, dinin emir ve hükümlerini yerine getirme konusunda gerekli
titizliği göstermeyenleri de içine alan geniş bir kavramdır.
Ümmet-i itaat
Bu tabir, “Ümmet-i icabet” içinde özel bir kesimi
anlatmaktadır ki, Kelâbâzî bunları “amel-i salih işleyen müminler” olarak ifade
etmiştir. Bu tariften hareketle “Ümmet-i itaat”in, Allah Tealâ’ya ve Rasul-i
Ekrem s.a.v. Efendimiz’e “gerektiği gibi” itaat edenleri anlattığını söylemek
mümkündür. Bilhassa Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e ittiba olmadan, O’nun
sünnetini rehber edinmeden amel-i salih işlemenin mümkün olmayacağı dikkate
alındığında, bu noktanın daha iyi anlaşılacağı şüphesizdir.
Kur’an ve Sünnet’e itaatin, bu iki kaynağı bize aktaran
Sahabe-i Kiram’a ittiba olmadan tahakkuk etmeyeceği de bir başka gerçektir.
Tıpkı Kur’an’ın muradını ancak Sünnet’e başvurarak anlamaktan başka bir yolumuz
bulunmadığı gibi, Sünnet’in mana, maksat ve rehberliğine de ancak Sahabe-i Kiram’ın
kılavuzluğunda vasıl olabiliriz.
Bu hakikatin bizi götüreceği nokta Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’ten
başkası değildir. Zira gerek geçmişte ortaya çıkmış bulunan ve bir kısmı
varlığını bugün de devam ettiren, gerekse günümüzde ortaya çıkan bid’at
fırkaların tamamı, en temelde Sahabe-i Kiram’a dinde tanınması gereken mevkii
tanımadıkları için bid’at yollara sapmışlardır. Dolayısıyla, Ümmet-i itaatin Ehl-i
Sünnet ve’l-Cemaat olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Kurtuluş gemisine binmek
Varlık aleminin tamamı dikkate alındığında Ümmet-i
davetten olmak bir ayrıcalık olarak ortaya çıkar. Yani akıllı, iradeli
varlıklar olarak yaratılmış bulunmak şüphesiz bir ayrıcalıktır. Ancak bu
ayrıcalık aynı zamanda bir mükellefiyeti de beraberinde getirir: İman etme ve salih
amel işleme mükellefiyeti... Biz bu cümleyi, “insan olmak, iman etmeyi
gerektirir” şeklinde de kurabiliriz.
Evet, iman etmekle insan olmanın en temel gereğini
yerine getirmiş olan, yani “mümin” olan insan, sefine-i necat’a, kurtuluş
gemisine binmiş oluyor. Ancak her şey burada bitmiyor. Bu gemiye binme
bahtiyarlığına erdirilen insan, diğer insanların da kendisi gibi bu gemiye
binerek sahil-i selamete ulaşması için elinden geleni yapmakla mükelleftir.
Bu söylediğimiz, en temel mükellefiyetlerimizden olan “emr-i
ma’ruf/nehy-i münker” olgusuna karşılık gelmektedir. Yani gemiye binmek
“kurtuluşu tam anlamıyla garanti etmek” anlamına gelmiyor. Başkalarının da
kurtuluş imkanını elde etmesi için çalışmak durumundayız. Ümmet-i davetten
olmak nasıl diğer varlıklara karşı üstünlük sebebi ise, Ümmet-i icabetten olmak
da diğer insanlara karşı bir mükellefiyet anlamına gelmektedir.
Kur’an-ı Kerim’de Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e
yönelik olarak yer almış bulunan “tebliğ” vazifesi, O’nun izinden giden
Ümmetine (Ümmet-i icabete) de terettüp etmektedir. Bu noktayı Elmalılı Hamdi
Yazır merhum şöyle dile getirmektedir:
“Tebliğ vazifesini yerine getirme, herkese son nefesine
varıncaya kadar bir nevi farzdır. Bununla beraber, dünyada hiçbir hususta
ümitsizliğe düşmek caiz değildir. Her ne kadar günahkâr olurlarsa olsunlar,
insanların tevbe ve takvasını arzu ve ümit etmek de bir vazifedir. İnsanlığın
hali sürekli değişmededir ve kader sırrı, meydana gelişinden önce bilinmez. Ne
bilirsiniz, bugüne kadar hiç söz dinlemeyen bu insanlar belki yarın
dinleyiverir ve sakınmaya başlar. Bütün bütün sakınmazsa, belki biraz sakınır
ve bu sayede azabı hafifler. Her halde tebliğde bulunup öğüt vermek, tebliği
terk etmekten evlâdır. Tebliği bütünüyle terk etmekte ise hiçbir ümit yoktur.
Hiç bir mukavemete maruz kalmayan fenalık daha süratle yayılır. Herhangi bir
fenalığın aslını silmek mümkün olmasa da hızını azaltmaya çalışmak da göz ardı
edilmemelidir.” (Hak Dini Kur’an Dili, 4/ 2313)
Şu halde her mümin, İslâm’ı gereği gibi yaşamakla
mükellef olduğu gibi, dilinin döndüğünce, gücünün yettiğince bu muazzez dinin
ihtiva ettiği ilahî ve mutlak hakikatleri başkalarına aktarmakla da
mükelleftir.
Ümmet-i icabet bu noktada diğer insanlardan çok farklı
bir hususiyete sahiptir. Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:
“Siz, insanlar için (varlık sahnesine) çıkarılmış en
hayırlı ümmetsiniz. Ma’rufu emredersiniz, münkerden sakındırırsınız ve Allah’a
iman edersiniz…” (Âl-i İmran, 110.)
Bu ayet-i kerime, Ümmet-i icabetin insanlığa karşı en
temel vazifesini dikkatimize sunuyor: Emr-i ma’ruf ve nehy-i münker.
Bu mükellefiyet sadece dinin başkalarına sözlü olarak
anlatılmasını ifade etmez. Onların yardıma muhtaç olanlarına yardım etmek,
onların hak ve hakikatla buluşmasını kolaylaştıracak şekilde güzel örneklikler
sergilemek ve bunu tabii bir hal olarak yaşamak da son derece önemlidir.
Bu gerçek, dinin emir ve yasaklarına uymayarak, kötü
örneklikler sergilenmemesi gerektiğini de anlatır. Hak ve hakikati gereği gibi
temsil edemeyenler, başkalarının hak ve hakikat hakkında yanlış kanaatlere
sahip olmasına sebebiyet verir ki, büyük bir vebaldir.
Bu sebeple Kur’an’da Hz. İbrahim a.s.’a iman edenlerin,
“Rabbimiz! Bizi inanmayanlara fitne kılma..” diye dua ettikleri haber
verilmektedir (Mümtehine, 5). İnanmayanlar, bizdeki eksiklik ve kusurları
dinimize yükleyerek; “Eğer bu din insanları böyle yapıyorsa bize lazım değil!”
diyecek olurlarsa, şüphesiz bunun sorumlusu bizden başkası olmayacaktır.
Ya kardeşlerimiz?
Yüce Yaratıcı bizleri farklı kavim, etnik köken ve
kabilelere mensup insanlar olarak yaratmış. Ümmet-i icabetin Ümmet-i davete
karşı sorumluluğunu yukarıda ifade etmeye çalıştık. Burada bir hususun daha
altını çizmek istiyoruz:
Bu sorumluluk, sadece Ümmet-i davete karşı değil,
Ümmet-i icabete karşı da ihmal edilemez mükellefiyetlerin bulunduğunun
ifadesidir. Ümmet-i icabeti oluşturan fertler ve kesimler, kendi içlerinde de
birbirlerine karşı sorumludurlar. Emr-i ma’ruf ve nehy-i münker
mükellefiyetinin alanı burayı da içine almaktadır.
Bir kere daha vurgulayalım: Yukarıda Ümmet kavramı
üzerinde yaptığımız izahat, varlık alanındaki üç kategorinin ifadesidir
aslında:
• Yaratılmışların içinde “insan” olarak,
• İnsanlar içinde “mümin” olarak,
• Ve müminler içinde “salih” olarak var kılınmış olmak
ne kadar büyük bir saadet ise, aynı zamanda o kadar büyük bir sorumluluktur da.
Yani çerçeve daraldıkça sorumluluk artıyor!
İçinde bulunduğumuz zaman diliminde birtakım siyasî ve
ideolojik yönlendirmeler sonucunda Ümmet-i icabeti oluşturan ulus, ırk ve
halkların, aralarına çizilen yapay sınırlara aldanarak birbirlerine karşı
sorumlu olmadıkları vehmine kapılmaları kesinlikle onaylanabilecek bir davranış
değildir.
Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla, Acemiyle bu ümmetin
unsurları, bir bedeni oluşturan uzuvlar gibidir ve bugünün dünyasında hiçbiri
tek başına bir anlam ifade etmez. Bizi birbirimizden ayıran yapay sınırlar ve
ideolojik yaklaşımlar, Kur’an ve Sünnet’in bizi “kardeş” yaptığı gerçeğini
perdelememelidir.
Ümmet-i icabeti oluşturan unsurlar, sadece günümüz dünya
sisteminin dayatmaları karşısında kendi kimliklerini muhafaza ederek
varlıklarını devam ettirmek için değil, aynı zamanda inançlarından gelen
mükellefiyetlerin gereğini yerine getirmiş olmak için de birbirlerine kopmaz
bir şekilde bağlanmak zorundadır.
Kur’an ve Sünnet, Arab’ı Arap olmayandan ayırarak her
birine farklı yaklaşmış değildir. Allah Tealâ ve Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz
nazarında hepimiz aynı değere sahibiz. Bizim için bir tek üstünlük kriteri
vardır: Takva.
Dolayısıyla bu ümmeti oluşturan uzuvların herhangi
birisi bir ızdıraba düçar olduğunda, diğer uzuvların bunun sıkıntısını onunla
beraber hissetmesinden daha tabii ve gerekli bir şey olamaz.
Mısır’da, Gazze’de, Doğu Türkistan’da, Balkanlar’da,
Avrupa’da, Amerika’da veya başka bir coğrafyada bir müminin ayağına batan
diken, yeryüzünün en ücra köşesindeki müminin yüreğini sızlatır, sızlatmalıdır.
Akif’in,
Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu / Gelir adl-i
ilahî, sorar Ömer’den onu.
Beytinde dile getirdiği hassasiyet, aslında Yüce Yaratıcı’nın
bizi nasıl derin ve kopmaz bağlarla birbirimize rapdettiğini ifade ediyor.
Efendimiz s.a.v.’in, “Nefsimi kudret elinde tutana yemin
ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman
etmiş olmazsınız.” (Müslim) ikazı, Ümmet-i icabeti oluşturan kesimler
arasındaki münasebetin sadece “birbirine ilgisiz kalmamak” seviyesinde
olamayacağını, bu münasebetin “sevgi” temeline oturmasının, karşılıklı sevgi
gibi kopmaz bi