Radyo mu Dediniz - Hüseyin KAYA
Sanki
bütün dünya küçültülmüş ve o kutunun içine sığdırılmıştı. İçi sırlarla dolu
küçücük bir dünyaydı o ve ondan çıkan her sesi, ne söylendiğinden öte biraz da
bu cihazı bir tanıma hevesiyle dinlerdik.
Hayret eden, şaşırabilen çocuklardık. Gördüğümüz,
duyduğumuz garip şeyleri dikkatle izler, dinler ve her şeyden kendimizce
anlamlar çıkarmaya çalışırdık. Ampulün yanması dahi bize bir mucize gibi gelir,
telefonun nasıl çalıştığını anlayabilmek için aralarına ip gerilmiş iki kibrit
kutusuyla küçük deneyler yapardık fen bilgisi derslerinde. Ne illüzyona gerek
vardı bizim yaşadığımız dünyada ne de abartılı kahramanlara.
. . .
Televizyon olanca kibriyle evlerimizin başköşesine
kurulup da her şeyin gizemini kaldırıncaya kadar bizim için sihirli eşyaların
en anlaşılmazı radyo idi. Sanki bütün dünya küçültülmüş ve o kutunun içine
sığdırılmıştı. Bratislava’nın, Londra’nın, Paris’in adını atlaslardan değil
radyolardaki istasyon şeridinden öğrendik.
Evet, içi sırlarla dolu küçücük bir dünyaydı o ve ondan
çıkan her sesi, ne söylendiğinden öte biraz da bu cihazı bir tanıma hevesiyle
dinlerdik. Sanki bu cihazın içine böcek büyüklüğünde temiz konuşan, temiz
giyimli bir avuç insan hapis edilmiş ve bu insanlar bizi eğlendirmek için habire
çırpınıp didiniyor gibiydiler.
O yıllarda kimse birbirine ifşa etmese de hemen
hepimizin zihninde radyo böyle bir kutuydu işte. Kimimiz evde kimselerin
olmadığı bir vakitte evin o tek eğlencesini bir daha çalışamayacak hale getirme
pahasına arka kapağını aralayarak, kimimiz biten pillerin bir büyüğümüz
tarafından itina ile nasıl değiştirildiğini izlerken o kutunun içini görme
bahtiyarlığına eriştik.
Odanın içinde bir ses olsun
Pille çalışan, diktörtgen şeklinde, koyu mavi suni deri
ile etrafı kaplanmış, üst kısmında kocaman bir tutma yeri olan ve bu haliyle
biraz da çantayı anımsatan Delta marka bir radyoydu bizimki. Öteki evlerde
gördüğüm anteni uzayabilen ya da bir yerlere asılabilen radyolardan çok
farklıydı. Büyükler için yapıldığı her halinden belli üst üste dizilmiş üç
büyük, bir küçük düğmeden ibaretti bütün teferruatı. Ne istasyon ne de program
arama derdimiz olmadığı için sağa çevrilerek açılan gümüş rengi açma düğmesinin
çıkardığı tok bir “çıt” bambaşka dünyalardan sesler taşıverirdi odamıza.
Herkesin sustuğu ve misafirin olmadığı vakitlerde,
radyoyu açın, derdi babam; odanın içinde bir ses olsun… Ses odanın içinde
duyulmaya başladığı andan itibaren mekan, dekor değişir renkler başkalaşır,
pıhtılaşan zaman akmaya başlardı. Anlamadığımız haberlerde tanımadığımız
isimleri duymak, uzak şehirlerin hava durumunu öğrenmek başka bir dünyada
yaşadığımız hissini verirdi çoğu zaman.
Bütün türküler güzel, bütün şarkılar içtendi. Her sese
kendinden kattığı bir şeyler vardı radyonun. Zira aynı şarkıları, türküleri
radyo dışında nerede, kimden dinlersek dinleyelim, hep eksik kalan bir şeyler
olurdu.
. . .
Yaz olsun, kış olsun; arkası yarınlar başladığında hep
akşam yemeğinde olurduk. Çünkü babamın işten dönüş vaktiydi akşamın altısı.
Her gün bir önceki bölümün özetini dikkatle dinlerdik ve
yirmi dakika boyunca zaruret dışında konuşulmaz, çatal bıçak bardak sesleri
arasında yer sofrasının etrafında herkes o büyüye kendini kaptırırdı.
Çarşamba ve cumartesi günleri akşamı iple çekerdik. Bu
iki gün, geç vakit başlayan radyo tiyatrosunu radyoyu baş ucumuza alarak ve
kısık sesle dinlerdik. Kimin yazdığı, kimin uyarladığı bizim için pek de mühim
olmayan onlarca radyo tiyatrosunu dinlemedik, oynadık cılız gece lambasının loş
ışığında. Kim bilir kaç gece...
. . .
Akrabalarımız ve komşularımız arasında radyonun en uzun
hükümdarlık sürdüğü ev şüphesiz bizimkiydi. Çocukça bir hevesle kocaman
adamların evlerine televizyon taşıdığı bir dönemde babam türlü endişelerle
televizyonu evimize yaklaştırmadı.
Televizyonun neredeyse her evin baş köşesine
yerleştiğini çoğu tek katlı küçücük evlerin çatılarından anlamak mümkündü.
Evler yeniden şekillendirildi bu hantal cihaz için, yeniden dolaplar alındı
odalar oluşturuldu.
Oysa radyo öyle miydi? Nereye isterseniz oraya
yerleştirebiliyordunuz onu. Çocukların sandalyesiz uzanamayacağı bir yere iki
metal ayakla tutturulmuş küçücük bir rafın üzerindeki yerini ve asaletini
üzerinde küçücük bir dantel örtü ile yıllarca korudu radyo bizim evde.
Sabahın erken vakitlerinde okula girmek için sıra
olduğumuzda herkes birbirine seyrettiği filmi tekrar tekrar anlatırken, benim
biraz da mahcupça anlatabileceğim yalnızca arkası yarınlar, radyo tiyatroları ve
en fazla Çocuğun Dünyası, Çocuk Bahçesi programları vardı. Her yağmurda
ıslanmasını bilen bir kalpti taşıdığım.
Mahallede düşen son kale
İlk yıllar küçük bir burukluk hissetsem de radyo başında
geçen çocukluk günlerimi düşündükçe sonraları bu durumdan küçük bir mutluluk
duymaya başladım. Babamın o dönemde herkes tarafından ayıplanan eve televizyon
almama hususundaki inadını anlayabildiğimde, ona karşı olan onlarca minnet
borcumun üzerine bir yenisini daha ekledim.
Üç beş yıllık rötarla ve konu komşu, akraba baskısıyla
olsa da televizyon olanca kibriyle bizim eve girdiğinde, en azından ilk
zamanlar fazlaca sarsamadı radyonun evimizdeki yerini. Zira radyo artık hane
halkından biri olmuştu. Öyle ki aylık alışveriş listemizin ilk sıralarında
daima radyo pili yer alıyordu. Bizimle birlikte kâh soba kenarında, sofra
kıyısına oturmuş, kâh başucumuzda bize şarkılar, türküler söylemişti. Onunla
uyuyup onunla uyanmıştık hızla avucumuzdan kayıp giden çocukluğumuz boyunca.
Kapatıp gözlerimizi onun bize söylediği şarkıları, türküleri birbirimize
armağan etmiştik uzun kış gecelerinde.
Yine de evimizin çatısındaki anten, televizyonun
burçlarımıza diktiği bir bayrak gibiydi ve mahalledeki son kalenin de
düştüğünün habercisiydi.
. . .
Televizyon hantal ve bağlayıcı; teyp, CD çalar gibi
cihazlar ruhsuz ve soğuk… Oysa radyo benzemez hiçbirine. Hani biraz saksıda
çiçek, akvaryumda balık gibidir o. Ne ders çalışmanıza mani olur, ne kitap
okumanıza ve her mekanda yokluğunu hissettirir kendisiyle çocukluğunda tanışmış
olanlara. Her eşyanın her cihazın yanına yakışır o. Yanında radyosu olmayan
teyp, CD çalar hatta televizyon ve telefon biraz eksik gibidir. Evde pille
çalışan bir radyo varsa elektriklerin kesilmesi hayatın durması değil, bilakis
durulması anlamına gelir.
Kim ne tür kehanette bulunursa bulunsun onun geleceğine
dair, o halen durgun akan hayatların kulağa değil kalbe değen duru ve sihirli
sesi. Galiba hep öyle olmaya da devam edecek. Bizim radyoya gelince; o kendisi
için inşa edilen küçücük tahtından indirilmiş ve çoktan eski eşya yaftasıyla
göz önünden kaldırılmış olsa da, onun kalbimdeki yeri bir arkadaş, dost
sıcaklığı ile daima baki kalacak.