Tabiatın Kucağındaki Mutluluk - Ahmet ALEMDAR
İnsan
tabiata dost olabilirse, tabiatı tüm insanlar için varoluşu idrak
edebileceğimiz ortak payda olarak kabul edebilirse, kitabın dilini öğrenmeye ve
yavaş yavaş sayfaları okumaya başlıyor demektir. Tabiat kitabının sayfalarını
ilâhî aşkla satır satır okuyup sonsuz mutluluğa erişenlere ne mutlu!
İnsan tabiatla vardır, vazgeçilemez bir biçimde tabiatın
içindedir. Aynı zamanda insan, büyüdüğü ve halen yaşamakta olduğu tabiatın
şartları ve özellikleriyle donanmıştır.
Tabiatı bir anne kucağı gibi hissedebilirsek, kendimizi
onun şefkatli vadileri, ırmakları arasında sonsuz huzur ve mutluluk içerisinde
yaşarken bulabiliriz. Kur’an-ı Kerim’de yer alan Cennet tasvirlerinde 49 ayette
dünyada ve ahiretteki ırmaklardan bahsedilmektedir.
“İnanıp yararlı işler yapanlara, altlarından ırmaklar
akan cennetlerin kendilerine ait olduğunu müjdele! Onlardaki herhangi bir
meyveden rızıklandırıldıkça: ‘Bu daha önce de rızıklandığımız şeydir, yani
dünyada iken de bu rızıktan yemiştik.’ derler. Cennetteki bu rızık, onlara
dediklerine benzer verilmiştir.” (Bakara, 25)
Bu ayet hakkında pek çok açıklamalar yapılabilir, ancak
ayette geçen dünya ve Cennet nimetleri benzerliği son derece dikkat çekicidir.
Yani denilebilir ki ırmaklar, yediğimiz meyveler, kısaca bizlere rızık olarak
lütfedilenler ahirettekilerin bir yansımasıdır. İçinde yaşadığımız tabiat,
Cennet’in bir numunesi…
Öte dünyada mutlu olup olmayacağımızı merak ediyorsak kendi
ruh halimize bakmalı, mutlu isek sevinmeliyiz. Cennet nasıl bir yerdir diye
düşünüyorsak, insana azameti hatırlatan yüce dağlara çıkmalı, engin okyanuslara
açılmalı, gürül gürül akan nehirleri seyretmeliyiz.
“Kim buyruğunu yürütüyor (kainatı yönetiyor)?” (Yunus,
31). Ayetin devamında da geçtiği üzere, cevabımız Allah’tır; bu kâinatı da O
yönetmektedir, Ahireti de… O halde inanan bir insan Allah’ı ve Allah’ın
işaretlerini kainatta arayarak tarifi imkansız bir mutluluk deryasına
dalabilir.
Tabiatta tefekkür edebilmek için o kadar çok imkan
vardır ki! Her bir kuşun cıvıltısı, her bir yaprağın kıpırtısı, her bir
damlanın fısıltısı, her bir kar tanesinin muhteşem geometrik desenle yeryüzüne
süzülüşü bizlere Rabbimizi ve O’nun sanatkârane işlerini hatırlatmaz mı? “Doğa,
her yaprağında en derin yazılar olan biricik kitaptır.” (Goethe). Bizler,
milyonlarca sayfadan oluşan bu kitaptan acaba kaç satır
okuyabiliyoruz?
İnsan tabiata dost olabilirse, tabiatı tüm insanlar için
varoluşu idrak edebileceğimiz ortak payda olarak kabul edebilirse, kitabın
dilini öğrenmeye ve yavaş yavaş sayfaları okumaya başlıyor demektir. Tabiat
kitabının sayfalarını ilâhî aşkla satır satır okuyup sonsuz mutluluğa
erişenlere ne mutlu! Ancak, kitabın sayfalarını karıştırıp sadece türlerle
uğraşanlara, kitabı pek çok bilim ve teknoloji ile donatmasına rağmen onu
okuyamayanlara ne demeli!
Tabiatın idrak edilebilmesi süreci ne kadar devam eder?
Dikkat edilirse hemen anlaşılacaktır ki bu idrake zaman yetmeyecek, hatta zaman
ötesi boyuta yani sonsuzluğa kadar sürecektir. Çünkü, Bediüzzaman
Hazretleri’nden mülhem diyebiliriz ki, tabiat, sayfa içinde nice sayfaları
barındıran bir sayfadır. Binlerce bitki ve ağaç türleri, su kaynakları, her
biri ayrı bir sayfadır. Bir ağacın her bir yaprağı, her bir meyvesi insan için
keşfedilmeyi bekleyen bir sayfadır. Meyvenin özünü barındıran merkezindeki
çekirdek belki de okunması en zor sayfadır.
Tabiat sayfalarının okunması içe doğru derinleştikçe
zorlaşmaktadır; ayrı bir yetkinlik istemektedir. Peki, bu tabiatın sonsuz
sayıdaki zerrelerini okuyabilmek nasıl bir şeydir acaba? Veliliğin sırlarından
biri bu olsa gerektir; zerreden kürreye tabiatın bütün unsurlarını kuşatarak
kurulan dostluğun sonsuz huzuru içerisinde yaşamak…
Tabiatın dostu olmak, yerine getirmemiz gereken bir
görevimiz değildir; kendi doğallığımızın, bizde var olanın bir yansımasıdır. İbn
Arabî k.s.’den bu yana, insana “küçük alem”, kainata da “büyük alem”
denilmiştir. İnsan kendisinde dürülmüş olan tabiatın ve kâinatın şifrelerini
çözebildikçe büyük alem olmaya doğru ilerliyor demektir. Bütün meridyenler
‘Kutup’larda toplanmıyor mu? Sühreverdî el-Maktûl, kainatı nur tabakaları
şeklinde tahayyül etmiştir. Ona göre Allah nurların nurudur (nûrü’l-envâr).
Alemler ise, O’na yakın olduğu ölçüde nurlu, O’ndan uzak olduğu ölçüde de
karanlık olur.
Her insan ayrı bir alem ise, tabiattaki ilâhî
işaretlerin izini takip ile Allah’a yaklaşarak bir nur abidesi olmamız arzu
edilmez mi? İnsan ve tabiat, Allah’ın varlığının farklı düzeylerdeki tecellilerinden
ibaret olduğuna göre, akıl ve duyu ile bilinen tabiatın cismanî öğeleri ile bu
öğelerin barındırdığı latif ve ulvî ruhu varlığımızda sentezleyebilirsek, mülk
ve melekût alemleri arasında gidip gelen bir seyyah olabiliriz.
Bilindiği gibi, “nakşbend”, Farsça nakış yapan demektir;
kalbi süslediği, kalbin üzerine türlü nakışlar yaptığı için bu adı almıştır.
Biz insanlardaki ilâhî nakışlar ile tabiattaki binbir çeşit nakışların muhteşem
güzelliklerini anlayabilecek bir idrake ulaşabilmek için dua ile Nakkaş’tan
basiret dilemeliyiz. Faruk Nafiz Çamlıbel’in, “Ömrünü geçirse de güllerle
bahçıvanlar, / Bir gülü yeryüzünde gülden güzel kim anlar?” beytinde geçtiği
gibi, Gül Muhammed s.a.v.’in gül bahçesine girebilmek, bu basiretle mümkün
olabilir.