Dünya Hali - Sadık ŞANLI
Danıştay ve Yasakçı Anlayış
Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) 18 Ekim 2010 tarihinde
aldığı bir kararla, Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitime Giriş Sınavı’na
(ALES) başı açık girme zorunluluğunu kaldırmıştı. Böylece 28 Şubat sürecinden
bu yana uygulanan bir yasak daha sona ermiş, 19 Aralık’ta yapılan sınava
başörtülü adaylar başlarını açmadan girebilmişlerdi. Geçtiğimiz ay ise Danıştay
8. Dairesi, Eğitim-İş Sendikası’nın YÖK’ün yaptığı düzenlemenin iptali
istemiyle açtığı davayı karara bağlayarak, başörtülü adayların ALES’e
girişlerine yeniden yasak getirdi.
Danıştay’ın düzenlemenin iptaline gerekçe olarak,
“kılavuzda başı açık fotoğraf çektirme ve sınava başı açık girilmesini zorunlu
kılan düzenlemelere yer verilmemesi nedeniyle, erkek ve kadın adayların
fiziksel teşhisinde zorluklar olabileceği ve sınav güvenliği açısından olumsuz
sonuçlar doğabileceğini” gösterdi. Kararın açıklanmasının ardından YÖK,
Danıştay’ın söz konusu iptal kararına itiraz edeceğini duyururken, başta
iktidar ve muhalefet partileri olmak üzere toplumun büyük bir kesimi karara
tepki gösterdi.
Bu karar üstüne söylenebilecek fazla bir söz yok
aslında. Haklar için mücadele etmesi gereken, eşit ve özgür eğitimi savunması
gereken bir sendika, bir hakkın hak sahiplerinin elinden alınmasına çanak
tutuyor. Üst mahkeme ise başörtüsü sorununun çözülmesi yönünde toplumsal bir
mutabakatın oluştuğu bir dönemde, toplumsal gerçeklerden kopuk bir şekilde
hukukî bir skandala imza atabiliyor.
YÖK’ün, Danıştay’ın söz konusu iptal kararına itirazının
nasıl sonuçlanacağını önceki kararları düşünerek tahmin etmek zor değil. Bu
konunun kesin çözümünün ise, öğrencilerin diledikleri kılık ve kıyafetle eğitim
alabilmesini güvence altına alacak bir yasa yapmaktan geçtiği de su götürmez
bir gerçek. Dolayısıyla 2011 genel seçimleri sonrası yapılması muhtemel görünen
yeni anayasa ile bu sorunun tümden çözülmesi tüm toplumun beklentisi. Aksi
takdirde bu yasakçı uygulama devam ettikçe toplumsal gerilim sona ermeyecek,
ülke gündemini meşgul etmeye devam edecek.
Şaşırtan Tahliye Kararları
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 102. maddesinin yeni
yılın ilk günü yürürlüğe girmesinin ardından, tutukluluk süreleri 10 yılı aşan
tutukluların tahliye edilmeye başlanması toplumsal bir infiale neden oldu.
Aralarında 186 kişinin ölümünden sorumlu tutulan Hizbullah üyelerinin de
bulunduğu birçok tutuklunun ani tahliyeleri, neler oluyor sorusunu da
beraberinde getirdi.
CMK’nun 102. maddesine göre, sonuçlanmamış davalarda 10
yıl olan tutukluluk süresi Avrupa Birliği’ne Uyum Yasaları çerçevesinde 5 yıla
indirilmişti. CMK’nun bu maddesine rağmen Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi,
tutukluluk süresi 5 yılı aşan 5 sanığın tahliye başvurusunu “söz konusu
kişilerin salıverilmeleri halinde kamu düzeninin bozulacağı ve toplumda kendi
hakkını kendi alma düşüncesini doğuracağını” ifade ederek reddetmesine rağmen,
Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin, Hizbullah davası sanıklarının tahliyelerine izin
vermesi kafaları karıştırdı.
Karar öncesi Yargıtay’da CMK 102. madde gereği tahliye
talebi bekleyen toplam 953 dosya bulunuyordu. Bu dosyaların tamamının
tahliyelerle sonuçlanması durumunda, birçok suçtan davası süren tutuklular
tahliye edilecek.
Şu bir gerçek ki, ülkemizde davaların sonuçlanması uzun
yıllar alabiliyor. Tutukluluk süresinin çok uzun olması nedeniyle de tutukluluk
bir cezaya dönüşüyor. Bu sürenin eskiye oranla yarıya indirilmesi olumlu. Fakat
yıllardır Yargıtay’da temyizde bekleyen Hizbullah davasının karara bağlanmayışına
rağmen, bu davadan tutuklu bulunanların tahliyesinde bu kadar aceleci
davranılması, tepkileri de kaçınılmaz kılıyor.
Tahliyelerle birlikte gündeme gelen diğer soru ise,
toplumsal hafızamızda tazeliğini koruyan şiddet günlerine geri dönülüp
dönülmeyeceği kuşkusuydu. Hatırlanacağı üzere Hizbullah sanıklarının derin
devlet ile ilişkileri ve JİTEM tarafından eğitildiği bilgileri uzun yıllardır
medyada yer buluyor. Bu örgüt işleyeceği cinayetlere yenilerini ekler mi sorusu
ise şimdilik belirsizliğini koruyor. Eski şiddet ortamının yeniden yaşanmaması
için yasama ve yargı organlarına düşen görev, gerekli hukukî düzenlemeleri uyum
içerisinde yapmaları ve şiddet eylemlerini önlemek için caydırıcı önlemler
almaları. Aksi takdirde halkın adalete olanı güven duygusu büyük bir yara
alacak.
Yeni Darbe Belgeleri
Geçtiğimiz aylarda ortaya çıkan askerî casusluk skandalı
kapsamında bazı subaylar ve TÜBİTAK görevlileri tutuklanmışlardı. Soruşturma
kapsamında 6 Aralık’ta Gölcük Donanma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğü’ne
giden özel yetkili cumhuriyet savcıları, burada yaptıkları aramalarda binanın
zemin kaplamasının altında gizli bir bölmenin varlığı tespit etmişlerdi. Bu
bölmeden ise 10 çuval dolusu belge çıkmıştı. Savcıların ele geçirdiği bu
belgeler, bir askerî yetkili tarafından tek tek numaralandırıldıktan sonra
mühürlenerek savcılara teslim edilmişti.
Büyük merak uyandıran bu belgeler geçtiğimiz ay çeşitli
medya kuruluşlarınca yayımlandı. Belgelerde, 16 Aralık’ta yargılanmasına
başlanan Balyoz Darbe Planı’na dair detaylı bilgiler yer alıyordu. Belgelerin
en önemli kısmını ise Balyoz Darbe Planı gereğince bombalanması düşünülen Fatih
ve Beyazıt camilerine ek olarak Eyüp ve İsmailağa camilerinde yapılan keşif
çalışmalarının sonuçlarına dair raporlar oluşturuyordu.
Belgelere göre, dördü binbaşı, yedisi yüzbaşı rütbesinde
toplam on bir jandarma subayından oluşan timler bu camilerde keşif
çalışmalarında bulunmuşlardı. Buna göre kimi camilerin eylem için uygun
olduğuna karar verilirken, kimi camilerin eylem sırasında yakalanma riski
nedeniyle uygun olmadığı rapor edilmişti.
Bunların yanı sıra, toplumun farklı kesimlerinden birçok
gazeteci, kanaat önderi ve din adamının suikastla ortadan kaldırılacağı, darbe
sonrası birçok aker ve sivil kamu görevlisinin tutuklanacağı belirtiliyordu.
Ayrıntıya girmeden belgelerin tamamına baktığımızda
ortaya şu sonuç çıkıyor: Toplumun farklı kesimlerinden çeşitli gazeteci ve
aydınlar öldürülerek toplumsal gerilim tırmandırılacak, çeşitli gayrımüslim
gazeteci ve din adamlarına yapılacak suikastlarla hükümet Avrupa karşısında
köşeye sıkıştırılacaktı. Ege’de kendi uçağımızı düşürerek bu olaydan sorumlu
tutulacak Yunanistan ile gerilim tırmandırılacak ve bu olayların sonucunda
oluşacak kaos ortamında bir askerî darbeyle hükümet alaşağı edilecekti.
Darbe sonrasında ise yaklaşık 250 bin kişi tutuklanarak,
büyük stadyumlar ve açık alanlarda sorguları tamamlandıktan sonra cezaevlerine
gönderilecekti.
Belgeler ortaya koyuyor ki, 7 yıl önce ülke olarak bir
uçurumun kenarından dönmüşüz. Bu gibi olay ve planların tekrarının yaşanmaması
için sorumluların bir an önce yargılanarak hak ettikleri cezalara
çarptırılmaları gerekiyor. Aksi halde huylu huyundan vazgeçmeyecek, devlet
içindeki derin yapılanmalar benzeri planları yapmaya ve uygulamaya koymaya
devam edecek.
Tunus’ta Yasemin Devrimi
17 Aralık’ta Tunus’un SidiBuzid kentinde zabıtaların
tezgâhına el koymasına kızarak kendini yakan 26 yaşındaki Muhammed Buazizi
isimli gencin yaşamını yitirmesi sonrası başlayan olaylar ülkeyi yangın yerine
çevirdi. Üçte ikisini üniversite mezunlarının oluşturduğu yüzde 15 işsizlik
oranına sahip ülkede, Devlet Başkanı Zeynelabidin Bin Ali ve ailesi lüks içinde
sürdürdükleri hayatlarıyla tepki çekiyorlardı. Bin Ali ve ailesine karşı ülke
genelinde dalga dalga büyüyen protesto gösterileri, Bin Ali’nin koltuğunu
bırakarak ülkeden kaçmasıyla sonuçlanırken, 100’e yakın protestocu da yaşanan
olaylar sırasında hayatını kaybetti.
Ülkeyi 23 yıldır yöneten diktatör Zeynelabidin Bin
Ali’nin ülkeden kaçmasının ardından Meclis Başkanı Fuad Mebaza vekaleten
cumhurbaşkanlığı görevine atanırken, Başbakan Muhammed Gannuşi olayların
yatışması için muhalefet partilerinden bazı isimleri de dahil ettiği geniş
tabanlı yeni bir hükümet kurdu. Yeni hükümette bazı eski bakanların görevini
koruması protestoların devam etmesine neden olurken, Başbakan Gannuşi
tepkilerin dinmesi için siyaseti bırakacağını, 60 gün içerisinde yeni
cumhurbaşkanını belirlemek için seçimler yapılacağını ve halkın refah ve
özgürlük taleplerinin karşılanacağını açıkladı. Sosyal adaletsizliğin, rüşvet
skandallarının ve işsizliğin yaygın olduğu ülkede halka verilen sözlerin
tutulup tutulmayacağı şu an için belirsiz.
Öte yandan siyasi ve toplumsal açıdan Tunus’a benzeyen
diğer Arap ülkelerinde de her an Tunus benzeri halk isyanlarının yaşanabileceği
de yapılan yorumlar arasında. Birçok Arap ülkesi on yıllardır iktidarda olan
diktatörler tarafından yönetilirken, bu yöneticiler yoksul olan halklarının
aksine lüks yaşantılarıyla dikkat çekiyorlar.
Dünyada önemli değişimlerin yaşandığı, daha fazla refah
ve özgürlük taleplerinin dile getirildiği günümüzde Arap ülkelerindeki
statükonun kalıcı olmayacağı bir gerçek. Bu sebeple yakın zaman içinde bu ülkelerde
de yönetim değişiklikleriyle sonuçlanacak önemli toplumsal olaylara şahit olmak
şaşırtıcı olmayacak. Tunus’un hemen ardından Arnavutluk hükümetinde ortaya
çıkan rüşvet ve yolsuzluk skandalları sebebiyle bu ülkede başlayan protesto
gösterilerinin tüm ülkeye yayılmaya devam etmesi bunun en önemli göstergesi.
Kısa
Kısa
12 Eylül referandumunun kabul edilmesiyle yasalaşan “Anayasa Mahkemesi’ne
bireysel başvuru hakkı”nı düzenleyen “Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanun Tasarısı” çeşitli tartışmaları da beraberinde
getirdi. Tasarıda yer alan “bireysel başvuru görüşülürken, Anayasa
Mahkemesi’nin hak ihlaline konu yasayı iptal edebileceği” maddesi, yüksek
mahkemeyi süper yetkili temyiz mahkemesine dönüştüreceği gerekçesiyle
Yargıtay’ın eleştirilerine neden oldu. Hükümet kanadı ise tasarıya sahip
çıkarak Yargıtay’ın iddialarını reddetti. Tasarı son şeklini alana kadar
tartışmalar süreceğe benziyor. Diğer yandan Yargıtay’da yıllardır sonuçlanmayı
bekleyen 1,5 milyon dosyanın bulunması, Yargıtay’ın yükünü hafifletecek bu
tasarının bir an önce yasalaşmasını da gerektiriyor. Adaletin tecellisi adına
bu acil ve çok önemli bir ihtiyaç.
***
Lübnan eski başbakanı Refik Hariri suikastını soruşturan uluslararası
komisyonun hazırladığı iddianamede, bazı Hizbullah üyelerinin suikastta yer
aldığı iddiaları üzerine ülkede çıkan siyasi kriz, Hizbullah mensubu bakanların
hükümetten çekilmesiyle sonuçlandı. Bu karar sonrası Lübnan’da siyasi tansiyon
yükselirken, Türkiye’nin de girişimleriyle sorunun çözümüne yönelik çalışmalar
başlatıldı. Ufak bir kıvılcımın ülkeyi ve tüm Ortadoğu’yu yeni bir savaşa
sürükleyebileceği bir ortamın yeniden oluşmaması için Lübnan’ın istikrara
ihtiyacı var. Girişilen diplomatik çabaların bir an önce sonuçlanması, huzur ve
barışa hasret bölgenin geleceği adına büyük önem taşıyor.
***
Geçtiğimiz ay Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun
da katılımıyla Erzurum’da düzenlenen Üçüncü Büyükelçiler Toplantısı’nda
konuşulan önemli bir konu kamuoyuna yansıdı. Buna göre dünyada en hızlı
gelişmeyi kaydeden BRIC (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin) grubu ülkelerinin
arasına Türkiye’nin de katılma ihtimalinin belirdiği açıklandı. Dünya nüfusunun
yarıya yakınına ev sahipliği yapan grup, dünyada en fazla dış yatırımın
yapıldığı ve en fazla döviz rezervine sahip ülkeler olarak biliniyor.
Türkiye’nin BRIC grubuna dahil olması durumunda, son yıllarda ekonomi ve dış
politikada kaydedilen gelişmenin daha da ivme kazanacağı ve Türkiye’nin dünya
politikasındaki stratejik öneminin ve itibarının artacağı yapılan yorumlar
arasında.
***
Türkiye’nin son dönem dış politikasında önemli bir yer tutan Ortadoğu
ülkeleriyle gerçekleşen ticaretin rakamları belli oldu. Buna göre Türkiye,
kurulmasına öncülük ettiği Ortadoğu Serbest Ticaret Birliği (MEFTA) ülkelerine
son 5 yılda ihracatını yüzde 50 oranında artırırken, bu rakam Türkiye’nin
toplam ihracatının yüzde 26’sını oluşturdu. “Komşularla sıfır sorun”
politikasının uygulanmaya başlanmasıyla birlikte vizelerin kaldırıldığı bölge
ülkeleriyle olan ticaret ise, Türkiye’nin toplam dış ticaretindeki payı yüzde
8’den yüzde 30 dolaylarına çıkarttı. Bölge ülkeleriyle ilişkilerdeki istikrarın
önümüzdeki yıllarda da korunması durumunda, Türkiye’nin ekonomik gelişmesini
sürdürmekle birlikte bölgedeki etkinliğini daha da artıracağını görmek zor
değil.