Dün Bugün Yarın - Sadık ILGAZ
Ahmet Dürrî Efendi’nin İran Sefâretnamesi
Geride bıraktığımız ay köşemizde Wikileaks isimli internet
sitesinde yayımlanan gizli yazışmaların içeriği ve düzeysizliğinden hareketle
kendi diplomasi geleneğimize değinmiş, Osmanlı diplomasisinden örnekler
sunmuştuk. Bu örnekleri de Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Fransa
Sefâretnamesi’nin ilginç ve ibretâmiz bulduğumuz kısımlarından seçmiştik.
Bu yazımızda ise, bir başka Osmanlı elçisi olan Ahmet Dürri
Efendi’nin İran Sefâretnamesi’nden seçtiğimiz alıntılara yer verelim. Fakat
önce Ahmet Dürrî Efendi ve onun İran seyahatine kısaca değinelim.
1721 yılında Osmanlı Devleti, iç durumunu yerinde gözlemlemek
istediği Acem (İran) ülkesine bir elçi göndermek istemişti. Bu görev için,
Farsça da bilmesi nedeniyle devrin önde gelen devlet adamı ve şairlerinden
Ahmet Dürrî Efendi seçilmişti. Maiyetiyle birlikte yola çıkan Ahmet Dürri
Efendi, 31 Ekim 1721 tarihinde İran’a ulaştı. Toplam altı buçuk ay süren bu
görev sırasında, İranlı devlet yetkilileriyle olan ilişkilere, İran’da ve
Şah’ın sarayındaki gündelik hayata, İran’ın diğer devletler ve elçileriyle olan
ilişkilerine dair önemli detaylar not etti.
Ahmet Dürrî Efendi’nin, İran dönüşü bir sefaretname
şeklinde başta Sultan Üçüncü Ahmed olmak üzere Osmanlı devletinin ileri
gelenlerine teslim ettiği eserinden seçtiğimiz, bugün için de oldukça manidar
birkaç olay şu şekildedir:
Düşene vurmayız
“Burası Şah’ın ülkesidir. Vezir Rüstem Han, üç bin kadar
maiyetiyle bizi karşılayarak şenlikler yaptılar ve kendi mutfaklarını bize
tahsis ederek çok süslü bir saraya götürdüler. Altın ve gümüş yemek takımlarını
emrimize verdiler. Üç gün onlar tarafından ağırlandıktan sonra kendi
mutfağımızı kullanmaya başladık. Bu, çok güzel ve bahçeli bir saraydı.
Üç gün orada kaldıktan sonra başvezirleri gelip bizi
kendi sarayına davet etti ve bizi ayakta karşıladı. Benim elimden tutarak
getirdiğim mektubu istedi. Bizim elçi olarak oraya gitmemizden adeta
korkmuşlardı. Çünkü ülkeleri perişan bir durumdaydı ve bizim de sınıra yakın
birkaç kenti istemek için oraya gittiğimizi sandılar.
Ben daha önceden bildiğim için, padişah mektubu değil
de, [Osmanlı Veziri] Hasan Paşa’nın ve kethüdasının mektubunu yanımda
götürmüştüm, onu verdim. Mektuplara şöyle bir baktıktan sonra başvezir: ‘Bu
mektuplar Hasan Paşa’nın mektuplarıdır. Vezir-i Azam’ın mektupları nerede? Ben
asıl onu istiyorum.’ deyince ben: ‘Ben şimdi Vezir-i Azam’ın mektuplarını
veremem. O mektupları azametli ve şevketli padişahımız, Şah Cimcah
Hazretleri’ne gönderdi. Onunla buluştuğumuz zaman, ona ve sana yazılan mektubu
da veririm.’ dediğim zaman başvezir, iki elini birbirine vurarak: ‘Şimdi Hak
Allah’ındır, Biz Allah’a sığınıyoruz. Sizin niyetiniz daha önceden de böyleydi.
Şimdi ortaya çıktı!’ deyince ben: ‘Bizim niyetimiz nedir?’ diye sordum. O da
şöyle cevap verdi: ‘Daha önce vezir-i azamınız olan Ali Paşa, zorla Hünkâr
Hazretleri’ni tahrik ederek bizim üzerimize gelecek oldular; ancak Allah’ın
rızası olmadığı için Ali Paşa, Varadin savaşında şehit oldu.’ Bunun üzerine
ben: ‘Size bunu kim söyledi? Bunu kimden duydunuz?’ diye sordum. Başvezir bu
sorumuzu şöyle cevapladı: ‘Bizim Revan Hanı yazmıştı.’ Ben: ‘Senin Şah ile
tenha bir yerde böyle sırları konuşmanızı Revan Hanı bilir mi?’ diye sorunca,
‘Hayır bilmez.’ dedi. Bunun üzerine ben de: ‘O halde vezirimizin Hünkâr
Hazretleri’yle konuşmaları sırasındaki bu sırları nasıl bildi de gelip size
söyledi? Yalan söylemiş, bunlara inanan aptal ve ahmaktır. Azametli Padişahımız
yalan söyler ve yalana boyun eğer mi? Beş yüz yıldan beri tüm dünyaya nam salan
Osmanlı sizin bu düşkün zamanınızdan yararlanmak ister mi?’ dedim.”
Halkın kalbini avlarız
“Şah bana: ‘Elçi, sen iyi misin, konağından memnun
musun?’ diye sordu. Ben de: ‘Teşekkür ederim, çok rahatım.’ dedim. Bu kez de
Şah: ‘Hünkâr Hazretleri nasıldır? İyi vakit geçirir mi? Valideleri, çocukları
nasıldırlar? Zamanlarını nasıl geçirirler? Ava giderler mi?’ diye sorduğunda
ben: ‘Ava gitmek bir hünkâr ailesi için en büyük zevktir. Özellikle şehzadeler
için de gereklidir.’ dedim. Şah: ‘Hünkârınız ava gitmez mi? Avı sevmez mi?’
diye bir kez daha sorunca, ben de onu şöyle cevapladım: ‘Şahım, bizim şevketli
padişahımız, şehzadeliğinde bile okumayı ve ilmi çok seven bir kişiydi.
Özellikle de tarihe meraklıydı. Dünya ilim adamlarının eserlerini okurdu. Hatta
bir gün tarih okurken, hocası Nevşirvan Adil, şehzadeye av hayvanlarından
hangisinin etinin lezzetli ve yararlı olduğunu sorunca, şehzade de cevaben,
reaya ve fakir halkın kalbini kazanmanın tüm avlardan daha yararlı ve lezzetli
olduğunu ve bunun sonucunda sağlanan yararın da çok fazla olduğunu söylemişti.
O zaman şehzade olan şimdiki hünkârımız şöyle demişti: ‘Eğer günün birinde
padişah olursam hiçbir zaman ava gitmeyecek, reayanın ve muhtaç halkımın
yardımına koşacağım. Onların dertlerini dinleyip, bunları gidermeye
uğraşacağım.’ İşte görüyorsun, dediğini yaptı ve yapmaktadır. Onun için, ava
gitmeye ve hayvan öldürmeye hiç rağbet etmez.”
Harameyn bekçilerinin
ayağını öperiz
“Acem ülkesinde çok sayıda Sünnî mezhebinden müslüman
vardır. Her kasaba ve kentinde Sünnî müslümanlar bulunur ama bunlar Acem’den
korktukları için bunu açıkça söyleyemez, kendi aralarında ve birlikte oldukları
zaman belli ederlerdi. Kasaba ve kentlerinde camileri, mescitleri ve ibadet
yerleri de çoktur. Cuma ve Bayram namazlarını her zaman kılan bu yöre halkı,
bizi iki üç saat uzaklıkta, çoluk çocuk, kadın erkek bayraklarla karşılayıp
dualar ettiler. Bunlar avaz avaz bağırarak ve feryat ederek elimize ayağımıza
sarılıp: ‘Sizler, Mekke ve Medine’nin bekçisi olan şevketli, azametli Osmanlı
Padişahı’nın mübarek yüzünü görmüşsünüz. Bize de sizin yüzünüze bakmak, elinizi
ve ayağınızı öpmek farz oldu. Bunu ibadet gibi yapar ve bununla onur duyarız.’
diyerek, ağlamaya ve duaya başladılar. Biz de bağrımız yanarak, onlarla
birlikte ağladık. Asıl uğrağımız ve elçilerin uğrak yeri olmadığı halde,
bunların müslümanlara karşı duydukları hasreti anladığımızdan, üç gün üç gece
onların konukları olduk. Ellerinden gelen her türlü ikramda bulunarak bizi üç
günün sonunda yolcu ettiler...”
Kaynak: Hüner Tuncer, Osmanlı Diplomasisi ve
Sefaretnameler, Kaynak Yayınları, İstanbul, Kasım 2010, s. 105-124.