Kış Güzeli - Hüseyin KAYA
Eğer
sobalı bir evde büyüdüyseniz, sobaya dair hatıralarınız asla küllenmez
zihninizde. İlk zamanlar canınızı yakan, sizi inciten acı hatıralardan bile
yıllar sonra tatlı bir sıcaklık yayılır kalbinizin odalarına.
Bilhassa havanın erkenden karardığı soğuk kış akşamları
evinize adım attığınızda önce onun yokluğu karşılıyor sizi biliyorum. Onun
yokluğunu düşünüp mutsuz oluyor, onunla geçen koca bir maziyi tebessümle yâd
ediyorsunuz zihninizde, kalbinizde. Onu hatırladığınız andan itibaren
senelerdir evinize uğramayan bir dostun sıcak hasreti sarıyor tüm benliğinizi
ve birden etrafınızdaki her şey tuhaf bir sessizliğe gömülü, ustaca hazırlanmış
bir dekora dönüşüyor. Usul usul çocukluğunuz ya da ilkgençliğiniz tutuyor
hareketsiz kalan elinizden ve sizi bahçeli, küçücük müstakil evinize götürüp
dışarıda uğuldayan soğuğa küçücük çıtırtılarla karşılık vermeye çalışan
sobanızın kenarına bırakıveriyor. Ne yaşıyorsanız orada, o sobanın başında
yaşıyorsunuz işte. Dünya orada dönüyor, gün orada başlayıp orada bitiyor.
Tebessümlere, sohbetlere ondan bir sıcaklık siniyor ve kederler hüzünler
kaybolmasa da uzaklaşıyor onun yanı başında. Yıllar sonra yokluğunda anlıyorsunuz,
onun oraya, odanın ortasına değil de huzurun ve durgun bir hayatın tam ortasına
kurulu olduğunu.
* * *
Eğer sobalı bir evde büyüdüyseniz, sobaya dair
hatıralarınız asla küllenmez zihninizde. İlk zamanlar canınızı yakan, sizi
inciten acı hatıralardan bile yıllar sonra tatlı bir sıcaklık yayılır
kalbinizin odalarına.
Kim bilir elinizde kolunuzda kaç küçük yanık izi
bırakmıştır da yine ona küsmemişsinizdir. En sevdiğiniz kazağınızı, her gün
kullandığınız eldiveninizi ve daha kendisine sırf kurutsun diye emanet
ettiğiniz pek çok eşyanızı elinizden almasına da ses çıkarmamışınızdır çoğu
zaman biliyorum. Hatta son anda elinden kurtardığınız bir eşofmanla yahut
önlükle bir yıl okula gidip gelme mahcubiyetini size yaşatan da odur. Ancak
yine de ona kızamamışsınızdır bir kez. Zira ya üzerinde kar, buz erittiğiniz
zamanların intikamına yormuşsunuzdur onun bu hallerini ya da doymak bilmeyen
midesine gönderdiklerinizin fazlalığına.
Kâh sizi etrafına toplayan kocaman bir oyuncağa
dönüşmüştür, kâh şefkatli, sıcak bir anne, baba kucağına… Kâh uzun bir kış
gecesi ejderhalarla dolu hayal sinemaları izletmiştir size evin tavanına vuran
ışıklarıyla, kâh hüzünlü ninniler fısıldamıştır kulağınıza, uyku tutmayan
gecelerde uyumanız için.
Yemeğiniz onun üzerinde pişmiştir, çamaşırınız onun
yanında kurumuş, çayınızı o sıcak tutmuştur. Onun fırınında annenizin pişirdiği
ve bir ömür tadını unutamadığınız ekmeğin kokusuyla açmışsınızdır bazı sabahlar
gözlerinizi güne. Onun üzerinde güğümlerle kaynayan sularla çimdirmiştir sizi
anneniz kocaman sac bir leğenin içinde hastalanmayasınız diye. Nereden size
musallat olduğunu bilemediğiniz kış hastalıklarını battaniyelere sarınıp,
minderlere uzanarak, ancak onun kıyısında başınızdan savabilmişsinizdir. Ezan
seslerinin havada donduğu soğuk sabah namazı vakitlerinde onun size sakladığı
ılık su ile almışsınızdır abdestinizi. Elektriklerin ansızın kesildiği uzun kış
akşamlarında kim bilir kaç şarkı, kaç türkü tutmuşsunuzdur pilli radyonuzu
dinlerken onun yanı başında.
* * *
Kimimizin kuzineli uzun sobaların başında kaldı
çocukluğu, kimimizin içi tuğlalı yüksek sobaların kıyısında. Kimimizin ise
kocaman odalarda tezek ve çalı ile doyurulmaya çalışılan küçücük sac sobaların
önünde...
Kabanın, kazağın, ayakkabının, yorganın, battaniyenin;
hatta odanın, evin değerini sobamızdı bize öğreten. Dış kapının anahtar
deliğinin tokmak gibi buz bağladığı ayazlarda; odunu, kömürü, evi barkı
olmayanları düşünüp, onlar için dua etmek inceliğini de sobamız işledi çocuk
kalplerimize.
Avuçlarımızın içinden iğneyle çıkardığımız kıymıkların
acısını unuttuysak da onun için odun kırmaya çalışırken kör keserlerin
ellerimizde açtığı yaraların izleri silinmedi yıllar yılı.
Gençlik yıllarımızda sahibine gönderemediğimiz
mektupları, kendimizden dahi sakladığımız şiirleri ve bazen unutmak istediğimiz
fotoğrafları teslim ettiğimiz en büyük sırdaşımızdı sobamız. Ne bir cümlesi
duyuldu başkası tarafından ona emanet edilen mektupların, ne bir kelimesi...
* * *
Elbette yalnız evlerimizin, odalarımızın vazgeçilmezi
değildi o. Okullarımızda, kış boyu gocuklarla oturulan kırık pencereli
sınıflarda da Şırnak’ın, Cizre’nin haritadaki yerini öğrenmeden önce kömürünü
öğrendik, böğrü delik deşik sobaların başında. Öğretmenimizden aferinler almak
için kaç kez suni teneffüs yaptık küçücük ciğerlerimizle, iki büklüm yorgun,
yaşlı sobalara. Kaç kez kararmış ellerimizde çıra ve is kokusuyla döndük suları
kesik okullarımızdan evlerimize...
Büyüklerin yeni yürümeye başlayan kardeşlerimize onu
gösterirken niçin “uf”, “cıs” gibi kelimeler söylediklerini ancak acı
tecrübelerden sonra anlayabildik ve fen bilgisi derslerinde yapamadığımız
deneyleri onun sayesinde yaptık. Kolonyanın yanabileceğini, ilaç şişelerinin
patlayabileceğini bize o öğretti.
Belki de en mühimi, bir evin bacasının tütmesinin ne
demek olduğunu onunla yaşadık, onunla bildik.
* * *
Şimdilerde ne evlerde, ne okullarda... Bazen usul usul
uzaklaşan hurdacı arabalarının üzerinde, bazen eski eşya alıp satan dükkânların
önünde rastlıyorum en çok sobalara. Belli ki halen anlayabilmiş değiller
ansızın kapı önüne bırakılmalarının nedenini. Yüzleri çizik çizik, kapakları
paslanmış olsa da, halen yanlarından geçen sokak kedilerine tebessüm ediyor
gibiler. Her birinin yüzünde ayrı hikâye, her birinin kalbinde başka başka
ayrılıklar. Yerlerini yadırgadıkları her hallerinden belli, hepsinin bakışında
aynı keder, duruşunda aynı tedirginlik ve ümitsizlik...
* * *
Evde onun yokluğundan oluşan boşluğu yıllardır
dolduramıyorsunuz biliyorum. Ne kanepeler, ne masalar koydunuz onun yerine, ama
hiç biri yakışmadı oraya.
Onu evinizden uzaklaştırdığınızdan beri sanki
yemeklerinizin tadından, huzurunuzdan ve çayınızın sıcağından bir şeyler
uzaklaştı gitti onunla, siz de farkındasınız.
Sobanız olmadığı için artık minderleriniz de terk etti
evinizi. Yıllardır kibrit almıyor, eski defterlerinizi, kâğıtlarınızı
biriktirmiyorsunuz o evinizde olmayınca. Hiçbir şeyin varlığı, onun yokluğunu
unutturmuyor, halen mandalina, portakal yediğinizde kabuklarını çöpe atmaya
kıyamıyorsunuz. Halen patates kızartmasına alışamadınız ve közlenmiş
patateslerin tadını arıyorsunuz her seferinde.
Bazı geceler uyumaya çalışırken kulaklarınızda kapağı
kırık, dibi kireçli güğümlerden gelen ninnilerle uzak diyarlara gitmek
istiyorsunuz. Odun kokusu duymak, dışarıdan getirdiğiniz bir avuç karın, önce
nasıl suya, sonra buhara dönüştüğünü tekrar tekrar seyretmek istiyorsunuz. Elektirikli,
gazlı sobalar plastik meyveler gibi görünüyor gözünüze. Farkında değilsiniz;
ama girdiğiniz her kapıyı sıkı sıkı kapatıyorsunuz ve tüm sıcaklığına rağmen
zaman zaman kazakla dolaşıyorsunuz evinizin odalarında.
Unutmaya, yerini doldurmaya çalışmamız boşuna. Hiçbir
şey tutmayacak onun yerini. Dört mevsimin üçünde evlerimizin en güzel köşesini
süsleyen o kara gözlü, nazlı kış güzeli, önüne bırakıldığı kapıdan bir daha
asla içeri girmeyecek.