Tasavvuf Klasikleri - Sülemî’nin Risaleleri - Ali KAYA
Sadıkların Dereceleri
(Fakr ehli) mutasavvıflar o kimselerdir ki, yüce Allah
onlar yüzünden peygamberine şu hitapta bulunmuştur:
“Sabah akşam Rablerine yalvaranları kovma!”
Onlar, kendilerine fukara adını verdiler. Çünkü bildiler
ki fakirlik kulluğa yakışır, zenginlik tanrılığa... Onlar öyle kimselerdir ki
yüce Allah, onları kitabında şöyle nitelendirmiştir:
“(Sadakalar) Allah yolunda kuşatılan o fakirlere
mahsustur ki, onlar yeryüzünde gezip dolaşamazlar. Utanmalarından dolayı
bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları işaretlerinden tanırsın.” (Bakara,
272)
Onların işaretleri, güçleri yettiğince emirlere boyun
eğmek, başa gelenlere razı olmak, her vakti hikmetle geçirmektir. Yüce Allah,
onları başka bir yerde şöyle nitelendirmiştir:
“(Sadakalar), yurtlarından ve mallarından çıkarılan,
sadece Allah’ın keremini ve rızasını isteyen göç etmiş fakirlere (verilir).” (Haşr,
8)
Onların maddeye önem vermediklerini, dünyaya
aldırmadıklarını, bütün bütün Allah’ın keremine dayandıklarını haber vermiştir.
Onlar öyle kimselerdir ki yapıp ettiklerinden, sözlerinden zikirlerinden ve
ibadetlerinden geçmişler, bunlardan hiçbirine razı olmamışlar, bunlara
bakmamışlardır. Çünkü bütün sıfatlarından tamamen fani olmuşlardır.
Onları bu makama ve bu rütbeye ulaştıran adap ise
şunlardır:
Başlangıçta nefslerine çeşitli riyazetler yaptırırlar.
Her şeyden önce de güzel tevbe, zühd, halktan, dünyadan ve dünya ehlinden yüz
çevirme, sahip oldukları her şeyden el çekme, ülfet edilen şeylerden kaçma, dış
arzulara karşı gelme, bâtinî sırları gözetme, şeyhlere saygı, kardeşlere ve
arkadaşlara hizmet, gelen yardımlarda dostları kendilerine tercih, her zaman
devamlı mücahede, kendi fiillerini değersiz bilme, kendini hakir görme, sonra
bu dereceden de yükselip bütün işlerinde Allah’a güvenme...
Tevekkülün en aşağısı, rızıkta Allah’a güvenmedir. Bunun
esası da her şeyden yüz çevirip Allah’a baş vurma, O’ndan başka ne zarar ne de
yarar verecek bir şey görmemedir.
Bundan sonra yakîn, sonra Allah’a güvenmek, sonra işleri
Allah’a bırakmak, sonra gaybden zuhur edecek gerek kötü gerek iyi her şeye razı
olmak, sonra bela ve mihnetlere katlanmak, sonra gelen belaları şükürle
karşılamak, sonra bir davada bulunmadan, şikâyet etmeden nimetlerden huzur
duyduğu gibi belalardan da huzur duymak, nimetlerden lezzet aldığı gibi, hatta
ondan daha çok belalardan lezzet almak, zâhiren ve bâtınen kadere rıza, zâhiren
ve bâtınen Hakk’a ve Hak ehline sarılmak, müslümanlara saygı göstermek ve halka
Hak gözüyle bakmak...
Bütün bunlar Hak yolcularının makamlarının halleridir.
Bundan sonra da bunların bir ahlâk yüksekliği değil, bir istidrac ve tuzak
olduğundan korkmak gerekir. Sonra korkuda da kusur ettiğinden korkmak, sonra
ummak lazımdır.
Ummak, korku kaplayan kalbin, Allah’ın kullarına vaadettiği
lütfuna yönelmesi, O’nun keremiyle bu makamların eksikliklerinin ve
bozukluklarının kendisinden gideceğine dair güzel zanda bulunmasıdır. Daha
sonra da yürüdüğü bu yolları yeni baştan ikinci kez yürümektir. Ta ki sülûk
yolu tam doğru olsun ve gerçek iyice ortaya çıksın.
Bayezid Bistamî şöyle demiş: “Ne zaman sona ulaştığımı
sandımsa bana, bu daha işin başıdır, diye seslenildi.”
Ebu Osman Mağribî’nin de şöyle dediğini işittim: “Makamları
üç kez yürüdüm. Ne zaman sonuna vardımsa denildi ki: Onu tekrar başına çevirin
ki cahil kalmasın.”
Ebu Osman ilave etti: “Bunu sülûkte ileri gitmiş birine
sordum, dedi ki: İyiliği istenen herkes sondan başa çevrilir ki, onda
bilgisizlik ve aldanma eseri kalmasın.”
Sufilerin Halleri
Tasavvufun gerekleri dörttür: Adap, ahlâk, mücahedeler
ve haller.
Adap, çalışmaktır. Ahlâk ve mücahedeler Sünnet’e
uymaktır. Haller ise Allah tarafından bir vergidir.
Adap çoktur. Bunlardan bir bölümünü zikredeceğiz. Bu
zikrettiklerimizle bundan ötesi çıkarılabilir.
Tasavvufun adabı her şeyin başında nefsi hor görmektir.
Zira ben dedemin şöyle dediğini işittim: “Nefsi kendisine büyük olanın, günahı
kendisine küçük gelir.”
Bunlardan biri de dünyadan yüz çevirmek, dünya
muratlarından nefsi men etmek, nefsin arzularına aykırı gitmek, şüpheli
şeylerden kaçınmak, susmaya devam etmek, ruhsatlar aramaktan vazgeçmek,
çarşılara az gitmek, istemekten utanmak, “ben ve biz” sözlerini bırakmak,
hallerini Kitap ve Sünnet’e vurmaktır.
Ahlâka gelince: Güzel ahlâk, cömertlik, tevazu,
(başkalarının sıkıntılarına) katlanmak, hükümleri rıza ile karşılamak, ihvana
az muhalefet etmektir.
Mücahedeler: Nafileleri yapmak, oruca devam etmek, çokça
gece-namazı kılmak, gözü, dili, kulağı aykırılıklardan korumak, ibadette temiz
niyet, iyilikle emir, kötülükten men hususunda azimli olmak ve benzeri
şeylerdir.
Hallere gelince: Zühd, takva, tevekkül, işleri Allah’a
bırakmak, huşu, teslim, ihlâs, yakîn, korku, Allah’tan umma, kanaat ve
benzerleridir.
Tasavvuf büyüklerinin tarif ettiği hallerin bir kısmı
hakkında bazı fasıllar zikredeceğiz. Bunları okuyan kimse onların yolunu ve
ahlâkını öğrenmiş olur:
Bunlardan biri, Ebu Süleyman Daranî’nin dediğidir: “Sufi,
dünyanın, isyanların ve emre aykırı hareketlerin bulanıklığından arınan
kişidir.”
Serî es-Sekatî’ye tasavvuftan sorulmuş, o da şöyle
demiş: “Tasavvuf üç mananın adıdır: (Mutasavvıf o kişidir ki) marifetinin nuru
takvasının nurunu söndürmez, Kitap ve Sünnet’in dış anlamına aykırı bir bâtın
ilminden söz etmez. Allah’ın lütfettiği kerametler, kendisini Allah’ın sır
perdelerini yırtmaya sürüklemez.”
Ebu Abdullah el-Kuraşî şöyle demiş: “Tasavvuf, on makam
üzerine kuruludur. Birincisi dünyaya ait her şeyden çok değil, az edinmek;
ikincisi kalbin sebeplere bağlanmadan Allah’a güvenmesi; üçüncüsü sağlık
zamanında elden geldiğince nafile ibadetler yapmaya çalışmak; dördüncüsü dünya
nimeti elden gidince insanlardan dilenmeye çıkmadan sabretmek; beşincisi yardım
alırken (helali ve haramı) seçmek; altıncısı diğer işlerle değil Allah’ın
emirleriyle meşgul olmak; yedincisi gizli zikri bütün zikirlere tercih etmek;
sekizincisi şeytan vesvese verdiği sırada ihlâsa sarılmak; dokuzuncusu yakîne
yapışıp halini şikayetten vazgeçmek; onuncusu Allah’ın verdiği garantiye
güvenmek ve kalbin Allah’ın zikriyle mutmain olması.”