Beden Ülkesinin Sultanı: Kalp - Siraceddin ÖNLÜER
Kalp akıl,
marifet, ilim, niyet, iman, hikmet ve yakınlık gibi hayatî hususların kalesi
durumundadır. Kalp diri ve selim ise bu duygular da öyle sayılır. O manevi
diriliğini yitirmişse, bütün bu hasletlerin varlığından bahsetmek zordur.
Kalp iman ve küfrün, sevgi ve nefretin, itaat ve
isyanın, kısacası tüm duyguların üretildiği yerdir. Kelime anlamında olduğu
gibi kalbin değişken, renkten renge giren bir özelliği vardır. Bu da duygu,
düşünce ve inançların değişmesini beraberinde getirir. Değişen, dönüşen,
halden hale giren manasında kalp ismini de bu yüzden almıştır.
Aynı şekilde irade, idrak, şuur, duygu ve bilgi gibi her
an değişebilen manevi edimleri harekete geçirmesi sebebiyle de bu ismi aldığı
söylenebilir.
Daima değişip duran
Allah Rasulü s.a.v. de bu hususa işaret ederek şöyle
buyurmuştur: “Kalbe kalp denmesinin sebebi, çok değişken olduğundandır. Kalbin
misali çöldeki bir ağacın üzerinde asılı kalan kuş tüyünün misali gibidir.
Rüzgâr onu bir o yana bir bu yana savurur.” (Ahmed b. Hanbel)
Bu yüzden Allah Rasulü s.a.v. şöyle dua etmiştir:
“Ey kalpleri değiştiren, evirip çeviren Allahım! Kalbimi
dinin ve taatin üzerine sabit kıl” (Müslim, Tirmizî, Ahmed b. Hanbel)
Efendimiz s.a.v.’in bir başka duası da şöyledir:
“Ey kalpleri sabit kılan Allahım! Kalplerimizi dinin ve
taatin üzerine sabit kıl.” (İbn Mâce)
Bu duaların sebebini ise şu hadis-i şerifte
anlayabiliriz:
“Bütün kalpler, Rahman olan Allah’ın iki kudret parmağı
arasındadır. Dilerse onu (hak üzerinde) sabit kılar, dilerse saptırır.”
(Müslim, Tirmizî)
Manevi cevher
Kalp, dinî ve tasavvufî bağlamda bilgi ve düşüncenin
kaynağı veya aracıdır. Bu durumun bildiğimiz cismanî kalple yani yürekle
ilişkisi olmakla birlikte ondan ayrı bir şeydir. Bu anlamdaki kalbe “rabbanî
latife” veya “ilahî cevher” de denir. O latife insanoğlunun hakikatidir. İdrak
eden, bilen ve kavrayan odur. Muhatap olan, cezalandırılan, kınanan ve sorumlu
tutulan da o...
Rabbanî kalp, aynı isimle anılsa da yürekten ayrı bir
şeydir. Yürek insanlar gibi hayvanlarda da mevcuttur. Görevi vücuttaki kanı
temizlemek ve dağıtmaktır. Çam kozalağını andırır ve sol memenin alt hizasına
denk gelir.
Meşhur alimlerimizden Hucvîrî rh.a. bu durumu şöyle
açıklar:
“Halk, et parçası olan yüreğe kalp adını verir. Oysa bu
et parçası, delilerde, çocuklarda ve meczuplarda bile vardır. Ama bunlar yine
de kalpsizdirler.”
Kalp akıl, marifet, ilim, niyet, iman, hikmet ve
yakınlık gibi hayatî hususların kalesi durumundadır. Kalp diri ve selim ise bu
duygular da öyle sayılır. O manevi diriliğini yitirmişse, bütün bu hasletlerin
varlığından bahsetmek oldukça zordur.
Bu yüzden kalp, Hak ve hakikat üzere olduğu müddetçe, bedenin
en karanlık noktaları bile nur içinde olur; Hak yol üzere olmadığında da
şeytanın zehirli oklarının hedefi haline gelir.
Nitekim Allah Rasulü s.a.v. buyurmuştur:
“Bakınız! İnsanın bedeninde bir et parçası vardır ki, o
iyi ve sağlam olursa bütün beden iyi ve sağlam olur. O bozuk olursa bütün beden
de bozuk olur. Dikkat edin! İşte o et parçası kalptir.” (Buharî, Müslim, İbn Mace)
İslâm alimleri, Efendimiz’in “et parçası” olarak
buyurduğu kalbi, zahirî ve bâtınî olmak üzere ikiye ayırmışlar ve yukarıda da
izah ettiğimiz gibi açıklamışlardır.
Beden ülkesi onun emrinde
İnsan bir bütün olarak sınırları, bekçileri ve orduları
olan, saldırılara uğrayan, hükümdarın bir anlık gafleti ile işgal edilebilen ve
ancak “cihad-ı ekber: büyük cihat” denilen savaşla ayakta durabilen muhteşem
bir ülkeye benzer. Kalp bu ülkenin hükümdarı gibidir, görülen ve görülmeyen
askerleri vardır. Görülebilen askerleri el, ayak, göz, kulak gibi organlardır.
Bu organların tamamı kalbin emrinde ve hizmetindedirler. Kalp bu organları
istediği şekilde yönlendirir. Zaten bütün bu azalar, özellikleri gereği kalbe
itaat etmeye mecburdurlar, asla muhalefet ve isyan etmezler.
İnsanın mümin, inkârcı veya münafık olması önce kalple
başlar. Sonra organlarda fikir ve eylem olarak ortaya çıkar. Mesela kalp, göze
bakmasını, ayağa adım atmasını, dile konuşmasını emrettiği zaman, bu azalar
asla ona karşı gelemezler. Vücutta bulunan diğer bütün azalar böyledir.
Tabiîn’in büyüklerinden Kâ’bu’l-Ahbar rh.a. şöyle
anlatmıştır:
“Hz. Aişe r.anha’nın ziyaretine gittim. Ona dedim ki:
– Göz insana yol gösterir. Kulak tehlikeleri duyurur.
Dil, tercümanlık eder. Eller kanat vazifesini görür. Ayaklar da posta hizmetini
yerine getirirler. Kalp ise hükümdardır. Şayet hükümdar olan kalp huzurlu
olursa emrinde bulunan askerleri de huzur içinde olur. Şayet huzurlu değilse
emrindekiler de huzursuz olur.
Beni dinleyen Hz. Aişe r.anha buyurdu ki:
– Evet, Hz. Peygamber s.a.v.’in de böyle söylediğini
işittim.” (Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya)
Hayır da şer de orada
Kalp hayır ve şerrin kaynağı ve merkezidir. Melekût
alemini temaşa edecek, ilahî feyz ve ilhama muhatap olacak kadar imanlı ve
bilgili, diğer taraftan şer güçlerin kandırmalarına, şeytanın vesvesesine
kapılarını açacak kadar da gafil ve cahil bir sultandır. Yücelik de düşüklük de
onun yaradılışında vardır. Yani melekî tasarruflar kadar şeytanî müdahalelere
de açıktır. Dolayısıyla bir ömür boyu bu ulvî tecelli ve şeytanî temayüllerle
çalkalanır durur. Her hükümdar gibi o da hem azimli ve kararlı hem de değişken
ve kararsızdır.
Her sultan gibi, kalbin görevi beden ülkesini huzur ve
refaha kavuşturmaktır. Kalp, nefse karşı mücadele ederek manevi varlığı mâsivâdan,
yani Allah’ın dışındaki şeylerden korur. Çünkü kalp nazargâh-i ilâhîdir. Kalp
haremine O’ndan başka sokulmaması gerekir.
İşte bu yönüyle kalp bir hazinedir. Şeytan bu hazineye
girmek isteyen bir hırsızdır. Bu değerli hazineyi hırsızdan korumak, kapılarını
sağlamlaştırmak ve gediklerini kapatmakla mümkündür.
Şeytanın kalbe girmesi, kalbin Allah’tan gafil ve
zikirden uzak olmasındandır.
Kalp, zikre döndüğü zaman, şeytan geri çekilir.
Unutmamak gerekir ki “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle itminan bulur.” (Ra’d,
28)
Rahmetten
Mahrum Olmamak İçin
İmam Gazalî rh.a. hazretleri meşhur “İhyâu Ulumi’d-Din” adlı eserinde kalp
konusunu geniş bir şekilde ele almakta ve kalbin önemine şöyle dikkat
çekmektedir:
“İnsanoğlu ancak kalbiyle Allah’ı bilmeye hazırlanabilir. Kalbin dışında
herhangi bir azasıyla değil. O halde Allah’ı bilen, Allah’a yaklaştıran, Allah
için çalışan ve Allah için gayrette bulunan, Allah nezdindeki sırları keşfeden
kalptir.
Diğer azalar ise kalbin yardımcıları, kalbin çalıştırdığı aletlerdir. Efendinin
kölesini çalıştırdığı, idarecinin halkını yönettiği ve zenaatkârın aletini
çalıştırdığı gibi, kalp de diğer azaları çalıştırmaktadır. Allah’tan gayrıdan (mâsivâdan)
kurtulmuş bir kalp, Allah nezdinde makbul olandır. Allah’ın dışındaki şeylerle
dolan kalp ise, Allah’tan perdelenmiş olur.
İnsanoğlu kalbini temizlediği zaman kurtuluşa erişir. Kalbini kirlettiği ve
gaflete boğduğu zaman isyana sapar ve ilahî rahmetten mahrum olur.”