Yunus’un Gönül Bağından - Hasan AKÇAY
Bu
toprakların vatan olmasında maddiyat kadar, belki ondan bir adım daha önde,
manevi harcın da önemi inkâr edilemez. O harcı bu milletin var oluş temellerine
serpen maneviyat insanlarının canlı, diri ve gür sesleri bugün de duyulmaya
devam etmektedir.
İnsanlık tarihinde varlığını ölümünden sonra da devam
ettirebilmiş, hayatı ve eserleriyle arkasında hoş bir seda bırakabilmiş
insanların sayısı az değildir. Kimi kahramanlığı, kimi ilmi, kimi şahsiyeti ile
birer yıldız gibi parlamışlardır insanlığın gönül semasında.
Bu güzide şahsiyetler insanlığın ilerlemesi ve saadeti
yolunda birer rehber ve ışık olmuşlardır her daim. Ne geçen zaman ne de değişen
fikirler onları unutturamamıştır. Çünkü onlar, sözlerini fanilik değil,
ebedilik makamında söylemişlerdir.
Bugün insanlık aleminde gerçek anlamda insanlığı
unutmamış ve unutturmamış değerler yaşıyorsa, bu onların, o büyük insanların
hizmetlerinin sonucudur. İnsanlar, tarihin karanlık sayfalarını her halleri ile
aydınlatan huzur ve saadet devirlerini o büyük insanlara borçludurlar.
Çağları aşarak günümüze gelen ve günümüzden sonra da
insanlığın gönlünde yaşayacak olan müstesna insanlardan biri de Yunus Emre’dir.
Yunus Emre hazretleri, Anadolu medeniyetinin manevi
mimarisinde büyük vazife görmüş bir tefekkür şairi olmaktan ziyade, o öncelikle
bir velidir. O ve bütün Anadolu erenleri, İslâm imanını milletin inanma
üslubuyla birleştiren büyüklerdir. Onlar Anadolu insanının ruhuna derin bir
Allah sevgisi ve o sevgiye bağlı olarak büyük bir insan sevgisini, muhabbetini
nakış nakış işlemişlerdir.
‘Yaradılanı severiz
Yaradan’dan ötürü’
Bir düşünce sistemi olmaktan yükselerek, ötelerin
ötesine doğru yol bulup aşarak, bir iman seviyesine varan böyle bir yolun
inanmışları, en büyük en güzel sevgili olan Allah’ı kendi içlerinde büyük bir
coşku ve heyecan ile yaşamışlardır. Bu heyecandır ki, hissedildiği her gönüle
Allah’ın yarattığı her güzel şeyi ve yaratılanların en güzeli olan insanı sırf
“yaradandan ötürü” sevme anlayışını bir emir gibi nakşetmiştir.
Bu aşk yolunun yolcuları insanı, her insanda Allah’tan
bir tecelli bulduğuna inanarak severler. Yunus Emre’nin bütün hayatını ve
hayatının bütün gayesini bizzat söylediği “sevelim, sevilelim” kelimelerinin
derin manasında toplaması bundadır. Ve: “Yetmiş iki millete bir göz ile
bakmayan / Halka müderris olsa hakikatte âsidir.” diyebilmenin seviyesine
yükselmiştir.
Dünya durdukça duracak olan Yunus, yüreğindeki aşk ve
heyecan ile yalnız Allah’a değil, Allah’ın isimlerine mazhar olan bütün yaradılmışları
da sevmiş ve gök kubbe altında bir çağlayan gibi akan bu muhabbete, yetmiş iki
milleti muhatap tutmayı imanının gereği saymıştır.
İşte bu samimi ve riyasız sesleniş çağlar boyunca nice
gafilleri derin uykusundan uyandırarak kendilerini bulmalarına yardımcı
olmuştur. Beşerî ihtirasların ağırlığı altında ezilip yokluğa yönelmiş nice
duyguyu, manevî dinamiklerle harekete geçirmiş ve büyük bir değişim gerçekleştirerek
acıları bal, zehirleri panzehir yapmayı başarabilmiştir.
Bu değişimin tek mekanı gönüller olmuştur ve gönüllerin
tezyiniyle de her davranış gönlün sesine göre gerçekleşmiş, her bakış da
ışığını gönülden almıştır.
Bir olma çağrısı
Yunus, o gür sesiyle gönülleri birleşmeye çağıran gönül
insanıdır. O, her varlığın güzel yanlarını görebilme ve sevebilme düşüncesini
yaymaya çalışmıştır. Ona göre, hastaları ziyaret edip gönüllerini almak,
hizmetlerinde bulunmak, düşkünleri, darda olanları kollamak insanlığın
gereğidir. Zenginliklerin en büyüğü gönül zenginliğidir. Gönlü dar olanların
varlıkları bir şeye yaramaz. Dünyevî varlık sıkıntı, manevi varlık huzur
getirir. Gönülleri zengin olanların dünyevî varlıkları olmasa da gıpta edilecek
durumları çoktur. Gönül zenginliğinden nasibi olmayanlar ise asıl yoksullardır
ve acınası halleri vardır.
Bu fikirlerden hareketle gerçek tecelliyi insanın
gönlünde bulur. Onun şiirlerinde “aşk” ve “gönül” kelimelerinin bir vird gibi
tekrarlanması bundadır. Tecelli insanın gönlünde olunca insanı sevmek Allah’ı
sevmek, yahut tam tersi, insanı sevmemek Allah’tan yüz çevirmek anlamına gelir.
Her ne olursa olsun, sevginin ve şefkatin unutulmaması
gerektiğini haykırır Yunus. Bunun için insanları sürekli uyarır. Sevgiyi besleyenin
fedakârlık olduğunu bildiği için lügatinden “darılmak” ve “küsmek” kelimelerini
çıkarıp atmıştır. O her zaman insanlara alçak gönüllülükle yaklaşır. Tevazuda
toprak gibidir. Tohum toprağa düşmedikçe yeniden filizlenmez, yeşermez. Mağrur
bir gönülden, kendinden başkasını sevmeyenden kimseye bir fayda gelmez. Yunus
bütün bunların bilincindedir ve kendinden başkasına küsmez, kırılmaz. Onun
kimse ile bir davası yoktur.
Ben gelmedim dava için
Benim işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir
Gönüller yapmaya geldim.
diyerek bütün derdinin tasasının gönül olduğunu
vurgular. O gönüller yapmakla görevlendirilmiş yoksul bir derviştir. Dünyanın
ne malında ne de şöhretinde gözü vardır. Sevmek için gözü de gönlü de tok olmak
gerekir.
İnsanların sevgisini kazanmak, dünyanın tüm varlığına
sahip olmaktan daha mutluluk verici bir şeydir:
Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil.
‘İki cihan bedbahtı’
Nedir bu gönül? Nasıl bir şeydir ki, onun yıkılması ile
ibadetler bile kıymetten düşebiliyor? Çünkü Yaradan hiçbir yere sığmayıp mümin
kulunun gönlüne sığdığını bildirmiştir. Yani Allah’ın tahtıdır çünkü. Hakk’ın
baktığı yerdir, nazargâhıdır.
Bu yüzden gönül merhamettir, şefkattir, affetmektir. O
yakıp yok eden bir ateş, savurup atan bir kasırga değil, hayat veren bir pınar,
sarıp sarmalayan bir güneştir. Sonsuzluğun nefesi, sevginin sesidir. Ayıran
değil birleştirendir. Düşmanlık değil, kardeşlik sunan bir iksirdir.
Gönül Çalab’ın tahtı
Çalap gönüle baktı
İki cihan bedbahtı
Kim gönül yıkar ise.
Yunus’un çağları aşan, yüreklerde yankısını bulan bu
çağrısı birlik ve beraberliğin, evrensel barışın ve sevginin kaynağını gösteren
bir işaret taşıdır.
Kim ister iki cihanın da kötü bahtlısı olmayı?
Sevgilerin filizlenip dal budak verdiği yer olan gönlü yıkmayı kim ister?
Vicdandır gönül çünkü, fenalığın uğramadığı... Kin ve kötülük tohumunun
toprağında kök tutmadığı... En önemlisi Allah’ın evidir gönül. Bunun için
yücedir, değerlidir. Yıkılmasıyla insanı bedbaht eden, ibadetlerini değersiz
kılan gönül, bu gönüldür.
Yunus’un sevgisi güneşe benzer. Yerine göre ısı, yerine
göre ışıktır. Allah’ın yarattığı varlığı sevmemek olmaz, bu Yunus’un idrakine
sığmaz. İnsanın insana hor bakması inançla ters düşecektir. İnsanlar hiçbir zaman
yaptıkları işten dolayı, bulundukları yerden dolayı horlanıp küçük görülemez.
O, sevmenin sınırsızlığını ne kadar kuşatıcı bir şekilde dile getirmiş.
Elif okuduk ötürü
Pazar eyledik götürü
Yaradılanı seveviriz
Yaradandan ötürü.
Bu engin kucaklayış ile sevgisine bir engel ve sınır
koymaz. Gönül yapmayı kendisine gaye edinen bir insan için bundan başka bir şey
de beklenemez.
Yunus herkesle ve her şeyle dosttur, sulh içerisindedir.
Ölüm korkusunu ölümle barışmak suretiyle, aşk ateşini o ateşte pişmeyi zevk
edinerek halletmiştir.
Onun kaynağı tasavvuf denizidir. Allah’a olduğu kadar,
iyi bir topluma da ancak bu yolla erişilebilir. Herkesi sevgiye, doğruluğa,
iyiliğe ve güzelliğe çağırır. Ondaki en büyük ideal sevgidir, ilahî aşktır.
Dünyada hiçbir yazar, şair, aşk ve sevgi kelimelerini böylesine çok ve içten
kullanmamıştır, denirse mübalağa olmaz.
O, bir ucu halkta öbür ucu Hakk’ta bulunan en geniş
alakalar zincirinin toptan sahibidir. O herkesten daha canlı, herkesten daha
renkli, bizden bize daha yakın, içimizdedir. Çünkü Yunus, varlık sayfasından
kendi kendini silerek herkes olmanın ve herkesi Allah’a bağlayan en büyük
rabıtanın sahibi olmanın sırrına ermiştir.