Dün Bugün Yarın - Sadık ILGAZ
Wikileaks, Diplomasi ve Tarih
Wikileaks isimli internet sitesi geride bıraktığımız
Kasım ayında önemli bir habercilik başarısına imza attı. ABD Dışişleri
Bakanlığı’na ait yaklaşık 251 bin gizli belgeyi ele geçirerek yayımlamaya
başlayan site, birçok tartışmayı da beraberinde getirdi.
Bu tartışmalardan biri de ülkelerin diplomasi
sistemlerinin işleyiş biçimiydi. Wikileaks’in yayınladığı belgelere göre ABD’li
diplomatlar, görev yaptıkları ülke ve siyasetçileri hakkında ABD’nin dış
siyasetini etkileyecek kritik bilgilerin yanı sıra, çok sayıda dedikoduyu da
ABD Dışişleri Bakanlığı’na iletmişlerdi. Bu gerçeğin ortaya çıkmasıyla birlikte
medyamız doğal olarak bizim diplomatlarımız ve diplomasi sistemimizin işleyişi
de benzer karakter mi taşıyor, yoksa daha farklı bir tarza mı sahibiz sorusunu
sordu.
Şu günlerde tartışmaları süren bu güncel konuyu biz de
köklü bir diplomasi tarihimiz olması nedeniyle, tarihten bir örnek ile
işleyelim istedik. Bu sebeple, daha önce de bir vesile ile köşemize konuk
ettiğimiz (Semerkand, Mayıs 2009) Osmanlı Devleti’nin Avrupa’ya gönderdiği ilk
fevkalade büyükelçisi olan Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Fransa’daki elçilik
görevi sırasında yazdığı sefaretnameden (diplomat günlüğü) alıntılarla ele
aldık. Diplomatların siyasal, toplumsal ve ekonomik bilgiler dışında merkeze ne
tür bilgiler geçebildiğine yönelik tarihte neler olup bittiğine baktık.
“Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Fransa Seyahatnamesi”
(Hayat Tarih Mecmuası Yayınları, İstanbul, 1970) adlı kitapta yer alan oldukça
ilginç bazı bölümleri Şevket Rado’nun sadeleştirmesiyle sunuyoruz.
Kral ile şakalaşma
Lala Merşal [Mareşal François de Villeroi], ziyafet
tertip edüp bizi davet eyledi. Kral sarayında olmakla ol mahalle vardık. Bize
büyük ikramda bulundu. “Kralı görmekden hazzeder misiz?” deyu sual eyledi. Biz
dahi: “Zahir o da bir padişahtır. Padişah görmeden hazzolunmaz mı?” diyerek memnun
olacağımızı belli ettik. “Hele yemek hazır oluncaya dek size Kralı
seyrüttirelim” deyu elimize yapıştı, gittik.
Kralı (15. Louis) daha önce Nâme-i Hümâyûn’u teslim
ederken buluştuğumuz Divanhanede, tahtında bulduk. Birkaç beyzâde ile sohbet
ederlermiş. Lalasıyle bizi görünce tahtından inüp bize doğru döndü, buluştuk.
Ayak üzerinde birçok dostane sözler söyleştik, latifeler ettik. Hançerimizi,
elbisemizi birer birer temâşâ eyledi. Lala Merşal: “Kralımızın güzelliğine ne
dersiz?” deyu sual eyledi. “Maşallah” dedik. “Henüz onbir yaşında, dört
aylıktır. Şimdi bu boyu bosu ile hiç güzel olmaz mı? Hem saçları da takma
değildir, bakın?” deyu Kralı tutup arkasın çevirdi. Biz dahi saçlarına yapışıp
ohşadık. “Yürüyüşü dahi güzeldir. Şöyle yürüyünüz, görsünler!” dedi. Kral dahi
Divanhane ortasına değin yürüyüp yine avdet eyledi. “Daha süratli hareket eyle,
koştuğunuzu dahi görsünler!” dedi. Kral dahi koşarak Divanhane ortasına
varıncaya kadar seğirtip avdet eyledi. Merşal: “Beğendiniz mi?” deyu sual
eyledi. Biz dahi: “Bârekallah (Allah mübarek etsin)” deyu cevab eyledik.
Operada bir gece
Paris şehrine mahsus bir oyun varmış. Opâre derler imiş.
Acaip san’atler gösterirmiş. Ol şehre mahsus imiş. Şehrin kibarları varırlar,
Vasi [Lala] dahi ekseriya varır, Kral bile ara sıra gelir imiş. Bir gün bizi
Vasi Merşal davet eyledi. Anı seyre gidecek olduk. Vasinin sarayına bitişik bir
yere vardık. Ol saray mahsus Opâre için yapılmış. Rütbesine göre herkesin
mahsus oturacak yerleri var.
Bizi Kralın oturduğu yere götürdüler. Kırmızı kadife ile
döşenmiş idi. Vasi Merşal dahi gelmiş, yerinde otururdu. Her taraf erkek ve
kadın ile baştan başa dolmuş idi. Ve yüzden fazla çeşitli saz hazır idi.
[…]
Önümüzde, sazendelerin olduğu mahalde, işlemeli bir
büyük perde asmışlardır. Tamam yerleşildikten sonra birden bire ol perde
kaldırılup ardından bir büyük saray zuhur eyledi. Sarayın avlusunda oyuncular
kendilerine mahsus elbiseleriyle ve yirmi kadar peri yüzlü kız pırıl pırıl
taşlı elbise ve fistanlarıyle meclise tekrar parıltılar salup sazlar dahi hep
birden nağmeye giriştiler. Bir müddet raksolunup sonra Opâreye başladılar.
Bunun aslı bir hikâyeyi canlı göstermek. Her hikâyeyi
bir kitap edüp basmışlar. Hepsi otuz kitap olmuş. Her birinin adı var. Her
mecliste bir başka hikâyeyi henüz oluyormuş gibi gösterdiler.
Bizim olduğumuz mecliste bir padişah var imiş. Bir başka
padişahın kızına âşık olup istemiş. Amma kızı dahi bir başka padişahın oğluna
âşık imiş. Aralarında geçen halleri ayni ile gösterdiler. Meselâ padişah kızın
bahçesine varacak oldu. Önümüzdeki saray bir anda kaybolup yerinde bir bahçe
zuhur etti ki limon ve turunç ağaçlarıyle dolu idi.
[…]
Sözün kısası, o kadar şaşılacak şeyler gösterdiler ki,
tâbiri kabil değildir. Gök gürlemeleri ve şimşekler gösterdiler. Görülmedikçe
inanılmayacak acaiplikler ve gariplikler temâşâ olundu. Hele aşk hallerini
öylesine gösterüp icrâ ettiler ki, gerek padişahın ve gerek kızın ve gerek
kralzadenin tavır ve hareketlerine bakıldıkça insanın acıyacağı gelirdi.
Kral’ı uykusunda izliyorlardı
Kadın ve erkek, kimi ziyaret, kimi seyretmek maksadıyle
kalabalık halinde gelüp, hususan yemek yediğimizi görmeyi pek isterler idi.
“Filan kimesnenin kızı veya filânın karısıdır, yemek yidiginüze bakmağa
izninizi rica eder” deyu haberler gelüp, kimini def’edemeyüp nâçar ruhsat
verirdik.
Perhizleri vaktine rastladığı için kendileri yemek
yemeyüp sofranın etrafını çevirüp seyrederlerdi. Hatırları için sabrederdik.
Onlar ise yemek seyretmeyi âdet edinmişler. Faraza kralın yemek yediğini
seyretmek isteyen, varup seyretmesine izin alır, âdetleri böyle imiş. Daha
garip olanı bu ki, kral yatağında nasıl yatar ve nasıl kalkar ve nasıl giyinir,
seyr ü temaşa ederler imiş. Bu yüzden bize dahi bu türlü tekliflerde bulunarak
ağırlık verirlerdi.
Paris’te ramazan
Ramazan-ı Şerif geldi, oruç tuttuk ve giceleri, cemaatle
Teravih namazı kıldırdık. Bu esnada Merşal gelüp âyan ve ekâbirden selâm
getürüp “Rica ve niyaz ideriz ki, hanımlarımız gelüp iftar eyledüğünüzü ve
yemek yidüğünüzü seyretmek isterler. Eğer ki izniniz olursa cümlemizi
sevindirirsiniz ve belki Kralımız dahi hazzeder” dedi.
Çaresiz kalup: “Elimizden ne gelür, hoş geldiler, safa
geldiler” dedik, gitti. Onı gördüm ki, akşama yarım saat kaldıkda bir iki yüz
avret, altın ve ziynet içinde ve elmaslara batmış halde gelüp karşu be karşu
sandalyelere oturdular. Gûya konağımız kadınlar evine dönüp doldu, taştı.
Sonra, etrafımızda olanlardan dahi iznimizi haber alanlar bir taraftan gelmede.
Birkaç bin kadın içinde kaldık. Sanki düğün evine döndü.
Hele her ne hal ise bu azâbı çeküp iftar ettük ve yemek
yedük. Bundan sonra Teravih namazını gece edâ eyledük. Bunlar, Teravih
kıldığımızı ertesi günü haber almışlar. Yine iftara yarım saat kalınca bir iki
bin avret kızlar çıkageldiler. Her biri şekerleme ve çörekler getirdiler. İftar
ve taam eyledik. Bunlar gitmezler, saat üçe varınca otururlar. Meğer bunlar
namazı beklerler imiş. Çare yok, abdest alup namazı kıldık. Tekrar izin
istediler. Her gece bunlar gelüp iftar ve taam ile namazımızı temâşâ etmek için
yalvarır oldular, izin verdük. Cemaatle oturup gece Teravihi tamam edâ idüp
ilâhîler ve tesbihlerle bütün kadınlar bizleri seyretti ve hayran oldular.