Tasavvuf Klasikleri - Sülemî’nin Risaleleri - Ali KAYA
Zühd (Gözü Gönlü Dünyadan Uzak Tutmak)
Zühd, dünya malından bir şey gelirse ona sevinmemek,
elden giderse ona da üzülmemektir.
Zühd, karşılık gözetmekten vazgeçmektedir. Arzularını
kısmadan hiç kimse doğru bir zühd yapamaz. Zâhidlerin sahih zühdü onlara
dünyada da ahirette de rahat ve huzur getirir.
Zühdün hakikati, kulun Allah’tan başka her şeyden zühd
etmesi (kalbini uzak tutması) onlara iltifat etmemesidir.
Zühdün hakikati, Allah’tan başka hiçbir şeye rağbet
etmemektir. Horasanlılara göre zühd, nefsleri ve elleri dünyadan çekmek ve
nefsin terk ettiği şeyden kalbi de temizlemek ve bütün arzularını bırakmaktır.
Zühd ancak sahih tevbe ve inâbeden (bir mürşide
bağlanmaktan) sonra doğru olur. Zühd birkaç çeşide ayrılır:
• Dünyadan ve dünya malından zühd,
• Halktan ve onlara yaranma çabasından zühd,
• Baş olma sevdasından zühd,
• Haram ve şüpheli şeylerden zühd,
• Helâlden zühd.
Asıl zühd, helâl olan şeylerden zühddür. Çünkü diğer
şeylere karşı zühd farzdır, ancak helâl şeylere karşı olan zühd, fazilettir.
Edebi Öğrenmenin Yolu
Edep ancak yol gösteren, kusurları, düşük yönleri, ayak
sürçmelerini anlatacak bir mürşidin önderliğiyle öğrenilir. Çünkü nefsini mücahede
ile öldüren, vakitlerini zühd içinde yok eden kimse, nefsinin yanında olur.
Haline kibirlenir, kendindeki kusurunu bilemez.
O halde mutlaka makamları yürüyüp geçmiş, halleri
yaşamış mürşidlerinden kendisine kutluluklar hâsıl olmuş, şefkat nurlarına
ermiş birinin kendisine yol göstermesi lazımdır. Bu zat müride yolunu gösterir,
ona vakitlerinin düzgün ve bozuk olanlarını açıklar; hayrını, şerrini bildirir.
Böylece mürid, eğer nasibi varsa rüşt (olgunluk, kemâl) yoluna ulaşır.
Eğer bu Hak yolcusu yaşadığı makamlarda ve hallerde
yanılırsa, ilmiyle amel eden, dünyadan yüz çeviren öğüt verici bir bilgine
müracaat eder, ona halini söyler, onun öğüdünü ve işaretini kabul eder, bu
suretle doğru yolunu kaybetmez.
Eğer müridin iradesi doğru olursa, Allah ona ileri
gitmiş bir sâlik, ya da öğüt veren bir bilgin nasip eder. Zira tamamen Allah’a
yönelen kimsenin bütün muradını Allah kendi üzerine alır ve hiçbir zaman onu
ihmal etmez.
Eğer öğüt veren bir alim ve yolu yürümüş bir velî
bulamazsa tamamen Rabbine müracaat eder. Ona yüz tutar ki, Allah bu kulunda
sağlam irade ve karar gördüğü takdirde onun terbiye ve öğretimini bizzat
kendisi yapsın.
Sûfilerin Halleri
Sûfilerin adab veya gereklerinden biri, o toplumun önde
gelenlerinden birinin edebiyle edeplenmek, onun ahlâkıyla ahlâklanmak, bütün
fiillerinde, sözlerinde ve hallerinde Sünnet’e uymak, bid’atten ve bid’atçilerle
arkadaş olmaktan kaçınmak, insanlar arasında kendisini onlardan ayıracak,
fakirliğini gösterecek elbise giymemek, ihtiyacını belli edecek bir yere
oturmamak, halkla iyi geçinmek, her zaman insan tabiatına en uygun ne ise onu
yapmak, yani kendisi yorgunluk ve sıkıntı çekse de, halkın kendisinden rahat
edeceği, zarar görmeyeceği biçimde davranmaktır.
Sûfi, Allah’tan başka hiçbir şeye güvenmez, bir yitiğe
üzülmez, ancak helâl olduğuna kalbinin yattığı yerden gelen yardımı kabul eder.
Doğru kazanç veya bir tevekkülle elde edilen yardımları alır. Kendi
eksikliğini, halkın kendisinden üstün olduğunu görür, şeyhlere saygı gösterir,
kardeşlere ikramda bulunur, müritlere acır, arkadaşların sıkıntılarına
katlanır, onlara eziyet etmez, sıkıntı vermez, onların hükümlerini (emirlerini)
kabul eder, kendisi onlara hükmetmez. Nafileleri küçümsemez, sünnetleri ihmal
etmez, farzları yaparken bütün gönlüyle yapar ki farzlar huzur ve heybetle
yapılmış olsun. Farzların yapılması için gerekli olan bilgileri öğrenir. Önce
arkadaşlarına, yakınlığında bulunanlara yardım eder, onların sıkıntılarına
katlanır. Dinî hükümlerin yerine getirilmesinde kardeşlere müsamaha eder, yani
onların bu husustaki kusurlarını hoş görür ama nefsine bu müsamahayı göstermez.
Kendisini ilgilendirmeyen şeylerle uğraşmaz, kendisini ilgilendiren şeylerle
meşgul olur. Bir çıkar yüzünden yola aykırı olan insanla sohbet etmez, mal
yüzünden dünyalıklı kişiye yaltaklanmaz. Bu saydıklarımız, sûfilerin
huylarından ve yollarındandır.
Sûfilerin Adabı
Sûfilerin adabından biri de hiç usanmadan ibadet ve taate
devam etmektir. Yüce Allah buyurdu: “Din daima ve yalnız O’nundur.” (Nahl, 52).
Burada din, ibadet olarak tefsir edilmiştir. Yani ibadet daima O’na mahsustur.
Ebu Osman el-Hîrî şöyle dedi: “İbadetin tadını tadan
kimse, ondan usanmaz. İbadetten usanan kimse ibadet ettiği Zatı az bildiğinden
dolayı usanır. Görmüyor musun Peygamber s.a.v. öyle namaz kılardı ki ayaklan
şişerdi.”
Sûfilerin hastalık zamanındaki adabından biri de Ebu
Bekir er-Râzî’nin şu anlattığıdır: “Bişr-i Hafî ve Maruf-i Kerhi hastalandı.
Doktor gidip kendilerini ayrı ayrı sorardı. Bişr hastalığını söyler, Maruf
söylemezdi. Doktor Maruf’a:
– Neden Bişr gibi hastalığını söylemiyorsun, dedi. Maruf
şöyle cevap verdi:
– İster misin ki Allah’ı sana şikayet edeyim?
Doktor Bişr’e gitti, Marufun sözünü ona haber verdi. Bişr
dedi ki:
– Ey doktor, biz sana Allah’ı şikayet etmedik, O’nun
bizdeki gücünü, bize neler yapabileceğini anlattık.”