Bin bir Damla - Yusuf YAVUZ
Hâricî Zihniyeti
Hz. Ali r.a. ve Hz. Muaviye r.a. arasında meydana gelen Sıffîn
Savaşı ve ardından ortaya çıkan hakem vakasından sonra, sulh işini hakemlere havale
edenlerin kâfir olduğunu iddia eden sapık Hâricî fırkasından binlerce kişi, Hz.
Ali’nin yanından ve Kûfe’den ayrılarak Dicle kıyısındaki Nehrevan’da toplanmaya
başlamışlardı. O Hâricîler ki, çok namaz kılmaktan dizlerini nasır kaplamıştı.
Fakat inanç ve zihniyetleri çarpık ve bulanıktı. O sıralarda onların din ve
siyaset namına, kaskatı ve karanlık anlayışını açığa çıkaran dehşetli bir vaka
yaşanmıştı.
Basra’dan çıkan Hâricîler’in bazıları Nehrevan’a
gelirken merkep üstünde hamile bir kadın ve arkasından bir adamın yürüdüğünü
gördüler. Onları durdurup sorguya çektiler. Bu zat Ashab-ı Kiram’dan Abdullah ibn
Habbab, kadın da onun eşiydi. Hâricîler, ondan işlerine yarayacak bir hadis
rivayet etmesini istediler. O da babasının Rasulullah Aleyhisselam’dan duyduğu
şu hadis-i şerifi aktardı: “Bir fitne çıkacak, onda kişinin bedeni öldüğü gibi
kalbi de ölecek. Mümin olarak akşamlayan kâfir olarak sabahlayacak, kâfir
olarak sabahlayan mümin olarak akşama erecek.”
Onlar bu hadis rivayetini dinledikten sonra kendisine Hz.
Osman ve Hz. Ali r.a. hakkındaki kanaatini sordular. O da, her ikisinin
doğruluk sahibi, haklı ve faziletli, ayrıca Hz. Ali’nin ilim ve takvada
kendilerinden çok ileride olduğunu söyledi. Hâricîler ise: “Sen hislerine
kapılıyor, isme ve şöhrete bakıyorsun, onların işlerine bakmıyorsun. Biz de
şimdiye kadar kimseye yapmadığımız şekilde seni öldürelim!” dediler. Eşiyle onu
bir hurma ağacının altına götürdüler. O sırada ağaçtan düşen bir hurmayı,
onlardan biri ağzına götürünce diğer birisi: “Hurmayı sahibinden izinsiz ya da
ücretini vermeden yiyemezsin!” diyerek ağzından attırdı.
Onların bu dinî hassasiyetini gören Abdullah İbn Habbab
hazretleri: “Halinize bakılırsa ve yaptığınızda sadık iseniz sizden bana zarar
gelmez. Çünkü ben müslümanım, İslâm’a göre bir kötülük işlemedim.” dedi. Onlar
ise hiç acımadan onu ve karısını koyun gibi yatırıp vahşet ve dehşetle
boğazladılar, sonra doğumu yaklaşmış olan hamile kadıncağızın da karnını
yardılar. Benzeri sapık inanç ve davranışları sebebiyle Hz. Ali, Nehrevan’da
iki bine yakın Hâricîyle savaşarak topluca imha etmek zorunda kalmıştır.
el-Kâmil, 3/341-346; en-Nüveyrî, Nihayetü’l-Ereb
(Kahire 1975), 20/174-179.
Hz. Muaviye r.a. Hakkında
Kureyş’in ileri gelenlerinden Ebu Süfyan oğlu Muaviye
r.a., Mekke’nin fethi gününde müslümanlığını açıklamıştı. Peygamber Aleyhisselam’ın
vahiy kâtibi ve kayınbiraderidir. Yirmi yıl Suriye/Şam valiliğinde bulunmuştur.
Hz. Osman’ın katillerini hemen ele geçirip cezalandırmadığını ve katil eşkiyaların
da onun ordusuna sızdığını ileri sürerek halifeye biat etmemiş, iki taraf
arasında istenmeyen Sıffîn Vakası yaşanmıştı. Hz. Ali’nin şehit edilmesinden
sonra onun taraftarları oğlu Hz. Hasan’ı halife olarak ilan etmişlerdi. Fakat
onu destekleyecek güçlü bir ordunun olmadığını gören Hz. Hasan r.a., bazı
şartlar çerçevesinde halifeliği Hz. Muaviye’ye devrederek Kûfe’de halktan biat
alındı. Hz. Hasan r.a., müslümanlar arasında çıkacak kavgaları önlemek için
böyle isabetli davranmıştı.
Taraflar arasında yapılan bu uzlaşmadan dolayı hicretin
41. yılına “Âmü’l-Cemaat” (Birlik Yılı) denilmiş, Hz. Muaviye’nin yaklaşık
yirmi yıllık hilafeti günlerinde kavgasız gürültüsüz bir dönem yaşanmıştır. Hz.
Muaviye devrinde birçok fetih yapılmış, büyük sahabilerin de katıldığı ilk
İstanbul kuşatması onun zamanında gerçekleşmiştir (48/668). Hz. Muaviye, sabrı,
yumuşaklığı, cömertliği, bilgi ve dehasıyla zamanının en üstün, en başarılı
devlet ve siyaset adamıydı. Yetmiş sekiz yaşında Şam’da vefat etmiştir (Receb
60/ Nisan 680).
Hz. Muaviye döneminden itibaren Ömer b. Abdülaziz’e
kadar Emevî idarecileri tarafından hutbelerde Hz. Ali’yi kötüleme adeti/bid’atı
devam etmişti. Fakat Hz. Muaviye’nin bizzat bu işi yaptığı veya yaptırdığı
sabit değildir. Kendisinden sonraki halife namzedi olarak oğlu Yezid için
halktan biat almış ve bu durum büyükler tarafından hoş karşılanmamıştır. Ancak
bunu, hilafet ve saltanat yüzünden yeni kavgaların çıkmasını önlemek için
yapmıştır. Hz. Ali ve Hz. Muaviye arasındaki siyasi kavgada, Ehl-i Sünnet’e
göre Hz. Ali haklı, Hz. Muaviye ise içtihat ve muhalefetinde hatalıydı. Ama Hz.
Muaviye dahil hiçbir sahabiye karşı olumsuz konuşmak, hakarette bulunmak bizler
için caiz değildir.
et-Tabakâtü’l-Kebir, 6/15-34; Kısas-ı Enbiya,
3/181-230; Ö. Nasuhi Bilmen, Ashab-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih
itikatları (Hisar Yay. İstanbul), s. 106-135.
Kerbela Faciası
Hz. Muaviye’nin vefatından sonra (60/680) oğlu Yezid’in
halifeliği ilan edilmişti. İçki ve sefahate düşkün birisi olan Yezid’e bazı
ileri gelen zatlar biat etmek istememişlerdi. Hz. Hüseyin, Abdullah ibn Zübeyr,
Abdullah ibn Ömer bunların başında geliyordu. Bu arada Kûfe’deki Yezid
muhalifleri de Mekke’ye gitmiş olan Hz. Hüseyin’e yüz elli kadar mektup
göndererek, kendisine biat için onu Kûfe’ye davet etmişlerdi. Bunun üzerine Hz.
Hüseyin de amcası oğlu Müslim ibn Akîl’i, durumu iyice öğrenmek için Kûfe’ye
gönderdi. Müslim, Kûfe’de yaptığı görüşmelerle, Hz. Hüseyin namına on sekiz bin
kişinin biatını almıştı. Fakat Yezid’in Kûfe valisi Ubeydullah b. Ziyad
tarafından tehdit edilen Müslim’in taraftarları, etrafından dağılıp onu yalnız
bırakıverdiler. Müslim b. Akîl yakalanıp idam edildi.
Mekke’de bulunan Hz. Hüseyin ise davet mektupları
üzerine Kûfe’ye gitmeye karar vermişti. Oradaki son durumdan da haberi yoktu.
Onu sevenler ise güvenli olmayan Kûfe’ye gitmemesi için çok yalvarmışlar, fakat
o kararından vazgeçmemişti. Daha sonra ailesi ve çocuklarını alarak yola çıktı
(8 Zilhicce 60).
Hz. Hüseyin Irak topraklarında ilerlerken vali İbn Ziyad’ın
gönderdiği Hurr b. Yezid ve Ömer b. Sa’d’ın toplam beş bin kişilik askerî
birliğiyle karşılaştı. Bu durumda geri dönmek istedi, fakat buna izin
verilmedi. Kûfe valisi İbn Ziyad’a teslim olması isteniyordu. Bu teklife
yanaşmayan Hz. Hüseyin, 80 kişiyi geçmeyen grubuyla Kerbela’da kuşatma altına
alınarak su yolu kapatıldı. 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680) günü, fedakâr
arkadaşlarıyla elli beş yaşında şehit edildi. Bu şehitler yetmiş iki kişiydi.
Karşı taraf ise seksen sekiz kayıp vermişti.
Şehit cesetleri komşu köylüler tarafından Kerbela’da
defnedildi. Hz. Hüseyin’in mübarek başı ile sağ kalan aile fertleri Şam’a Yezid’in
yanına götürüldü. Yezid’in gözleri yaşardı, Hz. Hüseyin’e rahmet ve İbn Ziyad’a
lanet okudu. Getirilen esirleri ikram ve iyilikle sarayında ağırladı. Bir süre
sonra onları emniyetli bir kafileyle Medine’ye gönderdi. Fasık Yezid -sahabi
değildir- üçbuçuk yıllık saltanattan sonra otuz sekiz yaşında sarhoş olarak
avlanırken bindiği yaban eşeğinden düşüp boynu kırılarak ölmüştür (64/683).
el-Kâmil fi’t-tarih, 4/14-94; el-Bidâye ve’n-Nihâye,
8/545-601; M. Asım Köksal, Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası, s.40-252.