Ayın Konusu - Adım Adım O’nun İzinde - Ebubekir SİFİL
Allah Rasulü
s.a.v. Efendimiz’in sözlerine, uygulamalarına ve herhangi bir durumla ilgili
tavrına “Sünnet” diyoruz. Sünnet’i gözardı eden bir anlayışın İslâm’la, böyle
bir yaşantının müslümanlıkla ilgisi olamayacağına dair şüphe yok.
Bugün ilâhi köklerinden kopma tehdidi altındaki
anlayışımızın ve yaşantımızın yenilenmesi, tazelenmesi yani tecdidi ancak
Sünnet ile mümkün.
Sünnet’in bazı şeklî unsurlardan ibaret olmadığını, bir
hayat tarzı olduğunu anlamamız, karşılaştığımız her durumda “Allah Rasulü
olsaydı bu durumda ne yapardı?” sorusunun izini sürmemiz gerekiyor.
Efendimiz s.a.v. buyuruyor ki:
“Göğüs boşluğunuzda iman, tıpkı bir elbisenin eskidiği
gibi (zaman içinde) eskir. Öyleyse Allah’tan imanınızı tecdid etmesini
(yenilemesini) isteyin.” (el-Hâkim, el-Müstedrek, 1 /4)
Günümüze gelene kadar müslümanlar, Rabbanî alimler
vasıtasıyla bu hadisin bildirdiği gerçeği hayat rehberi edinmiş; amel, söz ve
davranış olarak, zikir ve fikir olarak şuurlarını mümkün olduğu kadar canlı
tutmanın gayreti içinde olmuşlardır.
İçinde yaşadığımız zaman diliminde durum epey
farklılaşmış görünüyor. Zira bu zaman diliminin yani modern dönemin temel vasfı
“tüketim” çılgınlığının neredeyse bütün insanlık üzerinde hakimiyet kurmuş
olmasıdır. Her şeyin kitlesel bir tüketim anlayışı içinde hızla eskidiği bu
dönemde Sünnet-i Seniyye’nin, din şuurumuzun ve algımızın diri tutulmasındaki
hayatî fonksiyonunu sık sık vurgulamakta şüphesiz büyük faydalar var.
Bu noktada, “dinî şuurumuzda baş gösteren yenilenme
ihtiyacı kendisini nasıl belli eder?” sorusu önemlidir. Bu soruya verilecek
cevabı aslında her birimiz kendi nefsimizde hissedebiliriz. Öğrenip hafızamıza
yerleştirdiğimiz ve hayatımıza intikal ettirdiğimiz İslâmî hakikatler, bir
zaman sonra ruhunu ve etkisini yitirmeye başladıysa, birtakım ibadetleri, evrad
u ezkârı yerine getirirken kalbimizde bir kıpırdanma olmuyorsa, yaptığımız
işleri alışkanlık haline getirip mekanikleştirmişsek “tecdid” vakti yani
yenilenme, tazelenme zamanı gelmiş demektir.
Hiç şüphesiz mekanikleşmenin, eskimenin, ruh
zayıflamasının kendisini belli ettiği en önemli alanlardan birisi Sünnet-i Seniyye’ye
tabi olma şuurumuzdur. Sünnet-i Seniyye’nin her bir ilkesine, her bir cüz’üne ittiba
ederken yaşadığımız “Sünnet’e uyma” şuurunun, bir süre sonra yerini bir
“alışkanlığa” bırakmaya başlaması, tehlike zillerinin çalmaya başladığını
işaret eder bize.
Söz gelimi yemeklerden önce dişlerimizi misvaklarken bir
sünneti yerine getirme niyetiyle hareket ettiğimiz sürece Sünnet’e ittiba
sevabı kazanıyoruz. Ama bir süre sonra bu bir alışkanlık haline geliyor ve
misvak kullanımı işini dişlerimiz daha beyaz görünsün diye yapmaya başlıyorsak,
işte orada ruh ve mana kaybolmuş, sadece şekil ve kabuk kalmıştır.
Sünnet-Tecdid ilişkisi
Hayatımızda sıklıkla “tecdid”e ihtiyaç duyacağımızı bize
haber veren de, onu nasıl yapacağımızı öğreten de Sünnet’tir. Bu sebeple Sünnet
şuurunun canlandırılması tecdid ihtiyacının karşılanması için gerekli ve
yeterli olacaktır.
Bir keresinde Efendimiz s.a.v., “İmanınızı tecdid edin.”
buyurmuş, Sahabe-i Kiram’ın, “İmanımızı nasıl tecdid edelim?” sorusuna da, “Lâ
ilâhe illallâh”ı çokça söyleyin.” cevabını vermiştir. (Ahmed b. Hanbel)
Allah Tealâ’nın bu ümmete her yüz senenin başında dinini
tecdid edecek birini veya birilerini göndereceğini bildiren hadis (Ebu Davud)
üzerinde dururken ulema, bilhassa Sünnet’in ihyasına dikkat çekmiş ve müceddidin
unutulan sünnetleri ihya edeceğinin ve yaygınlaşma eğilimi gösteren bid’atleri
ortadan kaldıracağının altını çizmiştir.
Bu çerçevede İmam Ahmed b. Hanbel şöyle demiştir: “Allah
Tealâ, her yüzyılın başında insanlara Sünnetleri öğreten ve Rasul-i Ekrem
s.a.v. adına yalan uydurulmasına engel olan kimseleri gönderir…” (el-Azîmâbâdî,
Avnu’l-Ma’bûd, 11/387)
Bu durum, aynı zamanda Sünnet’in hayatımızdaki merkezî
yerini de işaret etmektedir. Din’in tecdidi Sünnet’in ihyasına bağlı olduğuna
göre, biz de içinde bulunduğumuz zaman diliminde Sünnet şuurumuzu
yenilediğimizde Efendimiz s.a.v.’in haber verdiği tecdid faaliyetini kısmen de
olsa yerine getirmiş olacağız.
Sünnet bütün hayatı kuşatır
Sünnet-i Seniyye’nin hayatımızdan çekilmesi hiç şüphesiz
biraz yukarıdaki örnekte geçen misvak kullanımı konusuna münhasır değildir.
Sünnet bütün hayatımızı kuşatan bir rehberdir. Bireysel sorumluluklarımızdan
toplumsal ilişkilerimize kadar her adımımız, her fiilimiz Sünnet’in ilgi ve
belirleyicilik alanı içindedir. Zira Efendimiz s.a.v.’in hayatı, sünneti ve sîreti
yani hayat tarzı bütünüyle Kur’an’ın canlı bir tefsiridir. O’nun her sözü, her
davranışı bizim için Allah Tealâ’nın rızasına götüren bir rehberlik niteliği
taşır. Günlük hayatta, evinin içinde, komşularla ilişkilerde, devlet
yönetiminde, mescitte ve sokakta… kısacası hayatın her anında ve alanında O,
“canlı Kur’an” olarak biz mü’minlere yol gösterir. O’nun kılavuzluğu olmadan
hakkıyla müslüman olmak ve müslüman kalmak mümkün değildir.
Efendimiz s.a.v. bir gün mübarek başını göğe kaldırıp
bir süre tefekküre daldıktan sonra şöyle buyurdu:
– İlim sizden çekilip alındığı zaman haliniz nice olur?!
Orada bulunan sahabiler biraz şaşkınlıkla şöyle dediler:
– Ey Allah’ın Rasulü! Bizler Kur’an’ı okuduğumuz ve ev
halkımıza öğretip durduğumuz halde ilim bizden nasıl çekilip alınır?
Efendimiz s.a.v.’in cevabı son derece düşündürücü oldu:
– Tevrat ve İncil yahudilerin ve hıristiyanlar’ın
elindeyken onlara bir fayda sağladı mı? (Ahmed b. Hanbel, Tirmizî, İbn Mace)
Evet, Tevrat ve İncil, Hz. Musa ve Hz. İsa (ikisine de
selam olsun) ümmetlerinin bir süre sonra Yahudileşmesine ve Hristiyanlaşmasına
mani olmamıştır.
Bu son derece çarpıcı gerçek, sadece geçmiş kavimlerin
durumunu anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda bizi şu hayatî sorunun muhatabı
kılıyor:
İslâm Ümmeti’ni yahudi ve hıristiyanlarınkine benzer bir
hüsrana sürüklenmekten koruyacak olan nedir?
Hiç şüphesiz bu sorunun cevabı “Sünnet-i Seniyye”dir.
Onun kurtarıcı rehberliğinden kendisini müstağni zannedenlerin varacağı yer iki
dünyada da hüsrandan başkası olmayacaktır. Zira Efendimiz s.a.v., “Nefsimi
kudret elinde tutana yemin ederim ki, hevâsını (arzu ve isteklerini) benim
getirdiklerime tabi kılmayan iman etmiş olmaz.” (Begavî, Şerhu’s-Sünne, 1/213)
buyurmuştur.
Ulemamızın bu hadiste ifade buyurulan “benim
getirdiklerim” sözünün sadece Kur’an’ı anlatmadığı, buradaki esas vurgunun
Sünnet-i Seniyye’nin rehberliğini anlattığı konusunda aydınlatıcı beyanları
vardır.
Dolayısıyla bu dinin hakkıyla öğrenilmesi de, yaşanması
da ancak Sünnet-i Seniyye’ye ittiba ile mümkündür.
Toplumsal ilişkilerimize
dikkat!
Pek çok ayet-i kerime bu temel gerçeği vurgulamaktadır.
Onlardan birisi şudur:
“(Ey Habibim!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba
edin ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmran, 31)
Efendimiz s.a.v.’den nakledilen bir hadis bu ayeti şöyle
tefsir ediyor: “Kim Allah’ın ve Rasulü’nün kendisini sevmesini istiyorsa, doğru
sözlü olmaya, emanete riayete ve komşusuna eziyet etmemeye baksın.” (Abdürrezzak
es-San’ânî, el-Musannef, 11/8)
Bu hadiste ifade buyurulan 3 husus arasında nasıl bir
ortak özellik vardır diye düşündüğümüzde karşımıza şu gerçek çıkıyor: Efendimiz
s.a.v. burada namazımıza, orucumuza ve sair bireysel ibadetlerimize değil,
toplumsal ilişkilerimize dikkat çekiyor:
1. Yalanı
hayatınızdan çıkarın buyuruyor. Her ne şekilde olursa olsun yalan söylemeyin.
Buna göre bir başka hadiste ifade buyurulan üç hal dışında yalanın hayatımızda
yerinin olmaması gerekiyor. (O üç hal, düşmanla savaş, küs arkadaşların
arasının bulunması ve evliliğin kurtarılmasıdır.)
2. Size emanet
edilen şeye hıyanet etmeyin. Emanet denilince sadece birisinin bize geçici
olarak teslim ettiği ve bir süre sonra gelip alacağı şeyleri düşünmeyelim. Bize
verilen sağlık sıhhat ve bedenden çoluk-çocuğumuza, mal-mülkten mevki ve makama
kadar hayatımızda uhdemize verilmiş ne varsa hepsi birer emanettir ve bizler
onların her birinden hesaba çekileceğiz.
3. “Komşuya eziyet
etmeme” ifadesinden sadece aynı binada veya mahallede oturduğumuz insanlara
kötülük etmemeyi anlamamalıyız. Aksi takdirde buradan şöyle bir anlam çıkar:
Komşumuz dışındaki insanlara eziyet edebiliriz! Bu doğru olamayacağına göre
Efendimiz s.a.v.’in bu ikazından, aynı apartman ve mahalleyi paylaştığımız
“yakın komşu”dan, aynı şehri paylaştığımız “uzak komşu”ya kadar ilişki ve
irtibatta bulunduğumuz bütün insanları anlamalıyız.
Üretim ve tüketim anlayışımıza, eğlenme ve dinlenme
tarzımıza, aileden başlayan toplumsal ilişkilerimize kadar hayatın her alanında
Sünnet’in öngördüğü davranış ve tutumu ortaya koyamıyorsak, Allah Tealâ’nın
sevdiği ve bağışladığı bahtiyarlar arasına girmemiz hiçbir zaman mümün
olmayacaktır.
Yüce Kitabımız’da “De ki: Eğer Allahı seviyorsanız bana
uyun ki Allah sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin.” (Âli İmran, 31) buyurulmaktadır.
Efendimiz s.a.v. de, yukarıda zikrettiğimiz üzere “Hevâsını
(arzu ve isteklerini) benim getirdiklerime tabi kılmayan iman etmiş olmaz.”
buyurmak suretiyle Kur’an-Sünnet bütünlüğüne ve Sünnet’i dışlayarak müslüman
kalmanın imkansızlığına dikkat çekmiştir. Dolayısıyla hakiki ve makbul iman,
ancak Efendimiz s.a.v.’in rehberliğine titizlikle riayet etmekle mümkün
olacaktır.
Medeniyet, kültür ve Sünnet
Yukarıda Sünnet-i Seniyye’nin, bizim için hayat rehberi
olduğunu söylemiştik. Sünnet’e yaptığımız bu vurgu akla şöyle bir soru
getirebilir: Müslümanlığımızın temeli Kur’an-ı Kerim olduğu halde, Sünnet’e bu
kadar vurgu yapmak doğru mudur?
İlk bakışta bu soru haklı gibi görünmektedir. Ancak
meseleye biraz yakından baktığımızda farklı bir durumla karşılaşırız.
Sünnet-i Seniyye Kur’an-ı Kerim’in hayata aktarılmasının
biricik yoludur. Bu noktada herhangi bir farklı görüş ileri sürülemez. Kur’an
bize Oruç tutmamızı emreder; Sünnet ise onu Teravih’le, sahurla, iftarla
süsleyerek hayatımıza indirir. Kur’an bize infak ve tasadduku emreder; Sünnet
onu “vakıf” formatında müesseseleştirerek hayatımıza sokar. Yine Kur’an bize
zekâtı emreder, Sünnet onu fıtır sadakasıyla ve nafile tasadduklarla
güçlendirerek toplumsal dayanışmayı perçinler.
Bütün bu ve benzeri meseleler Din’in toplumsal hayatta
yaşanması için vazgeçilmez yapılanmalardır ve hepsinin kaynağının Sünnet-i Seniyye
olduğuna dikkat edilmelidir. Kur’an’ın, muhataplarını sıklıkla Rasul-i Ekrem
s.a.v.’e itaat ve ittibaya yönlendirmesinin altındaki en önemli saik budur.
Bu durum, müslümanların inşa ettiği kültür ve
medeniyetin Sünnet-i Seniyye üzerinde yükseldiği gerçeğini dikkatimize
sunmaktadır.
Çürük elmaya göz yummak
Tıpkı bir sepetin içindeki bir tek çürük elmanın zamanla
sağlam elmaları çürütmesi gibi, münkerat işleyen bir tek kişinin mevcudiyeti ve
görmezden gelinmesi de zamanla günahın bütün toplumu çürütmesine yol
açacaktır.
Kendini akıntıya kaptırmak, toplumun yanlış istikamete
gittiğini bile bile “ortama ayak uydurmak” günümüzde hayli yaygınlaştığı
görülen hastalıklı tutumların başında gelmektedir. Siyasî, sosyal, ekonomik…
hayata İslâm’ın ölçülerine uymayan bir gidişatın hakim olmasının en temel
sebeplerinden biri işte budur.
Sultanahmet camiinin banisi 1. Ahmed, dönemin
Şeyhülislâmı Muhammed Sadeddin Efendi’ye ileri gelen görevlilerinden birini
göndererek bir fermanla şöyle bir soru sormuştu:
– Bu ümmete ilâhi yardım vaadedilmiş iken, devlet
yapısına ve tebaanın işlerine yansıyan bozgunun sebebi nedir?
Şeyhülislâm, bu sayfayı görevlinin elinden alarak “el-Cevâb”
yazdıktan sonra Sultanın yazısının altına şöyle yazdı: “Bana ne?”
Ve kâğıdı görevliye iade etti. Şeyhülislâm’ın, sorusunu kaale
almadığını düşünen Padişah son derece hiddetlendi ve Şeyhülislâm’ın derhal
huzuruna gelmesini emretti. Şeyhülislâm huzura gelince, bu makamdakilere karşı
alışılagelmiş tavrın dışına çıkarak azarladı ve şöyle dedi:
– Benim için son derece önemli bir konuda sen nasıl
“bana ne” der ve cevap vermezlik edersin?
Şeyhülislâm şöyle karşılık verdi:
– Kesinlikle hayır! Aksine ben, hünkârımın sorusuna en
ince cevabı verdim. Zira devlet adamları ve ümmetin fertleri, ne zaman ki
zararı veya faydası herkesi kapsayan konularda “bana ne” diyerek, umumun
menfaati yerine yalnızca kendi çıkarlarını düşündüler; işte bela o zaman
yayıldı ve musibet herkesi kapladı.
Şeyhülislâm sözünü bu şekilde açınca Padişah şaşırdı ve
kendisini azarladığı için mahcup oldu, Şeyhülislâm’ın gönlünü almaya çalıştı.
Kendisine, üç adet kıymetli elbiseyle ihsanda bulundu. (el-Kevserî, Makâlât,
636-7)
İşte tam da bu “araziye uyma” tavrı konusunda Sünnet-i Seniyye’nin
şu çarpıcı ikazıyla karşılaşıyoruz:
“Herkes iyilik yaparsa biz de yaparız, herkes haksızlık
yaparsa biz de haksızlık ederiz diyen kimseler gibi olmayın. Kendinizi iyilik
yapanlara karşı iyilik yapmaya, kötülük yapanlara karşı da haksızlık yapmamaya
hazırlayın.” (Tirmizî)
Sünnet’in küllî boyutu
Söz buraya gelmişken, Sünnet-i Seniyye konusunda halk
arasında genellikle düşülen bir yanlışa dikkat çekelim: Sünnet denilince sadece
namaz kılarken sarık sarmak, yemeği sağ elle yemek, sakal bırakmak gibi “şeklî”
unsurları anlamamak gerekir. Elbette bunlar da Sünnet-i Seniyye’nin anlam
sahası içindedir. Ama esas “Sünnet” denildiğinde, insana şahsiyetini veren ve
toplumu inşa eden hususlar anlaşılmalıdır.
Kur’an iyi incelendiğinde görülecektir ki, Efendimiz
s.a.v.’in peygamberliği konusunda bizim iki türlü mükellefiyetimiz bahis
konusudur. Bu nokta gerçekten dikkat çekicidir. Kur’an bizden Allah Tealâ’ya
“itaat” etmemizi isterken; Efendimiz s.a.v.’e hem “itaat”, hem de “ittiba”
etmemizi ister. Bunun anlamı üzerinde iyi düşünüldüğünde hem “itaat” ile “ittiba”
arasındaki fark, hem de Efendimiz s.a.v.’in Kur’an’ın hakkıyla anlaşılıp
yaşanmasındaki merkezî fonksiyonu daha net anlaşılacaktır.
Efendimiz s.a.v., sadece Allah Tealâ’dan getirdikleri
konusunda otoritesine boyun eğilen değil, aynı zamanda günlük hayatta izi takip
edilen, arkasından gidilen bir önderdir. Esasen bu durum bütün peygamberler
için söz konusudur. Dolayısıyla Sünnet’e riayet eden kimsenin, günlük hayatta
ve ilişkilerinde, algılarında ve tasavvurlarında Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in
izini sürmesi gerekir. Söz gelimi Efendimiz s.a.v., mazeretinden dolayı borcunu
geciktiren mümine ruhsat tanınmasını, alışverişlerde ve sair ilişkilerde
dürüstlüğü ve kolaylaştırmayı, insanlara yukarıdan bakmamayı, gösteriş ve lükse
kaçmamayı birer hayat düsturu olarak işaretlemişken O’nun izinden gittiğini
söyleyen bir kimsenin tam aksi istikamette yürümesi düşünülebilir mi?
Yine Efendimiz s.a.v., dinde aslı olmayan bid’at
uygulama, inanç ve tutumlardan ümmetini şiddetle sakındırmışken, hayatı
kompartımanlara ayırıp, bazı alanları Din’in ve Sünnet’in denetiminden bağımsız
düşünmek mümkün olabilir mi?
“Çağa ayak uydurmak”, “dünyanın gerisinde kalmamak” gibi
gerekçelerle Kur’an ve Sünnet’in çizdiği çerçeveye burun kıvırmak, onu “modası
geçmiş” olarak telakki etmek, tam da “tecdid” faaliyeti kapsamında istikamete
sokulması gereken “sapmalar” olarak dikkat çekmektedir. Sünnet-i Seniyye’yi
ciddiye alan ve hayatını Efendimiz s.a.v.’in rehberliğinde yönlendiren bir
insanda böyle tutumların görülmesi mümkün değildir.
İtikattan hayata
İtikatta “Ehl-i Sünnet” olmanın manası üzerinde
düşündüğümüzde bu gerçek daha bariz bir şekilde ortaya çıkacaktır. Acaba hiç
düşündük mü, neden Sahabe’den (Allah hepsinden razı olsun) devralınan çizgi
üzerinde yürüyen kutlu kervan kendisine mesela “Ehl-i Kur’an” değil de “Ehl-i
Sünnet” demiştir?
Bunun en temel sebebi hiç şüphesiz, hakiki müslümanlığın
ancak Sünnet-i Seniyye’nin inşa ettiği inanç ve tasavvur ile mümkün olmasıdır.
Dolayısıyla itikattan amele ve ahlâka, bireysel alandan toplumsal alana kadar
hayatı kuşatan her ne varsa anlamını ve ifadesini Sünnet-i Seniyye ile
bulacaktır.
Bu çerçeveden baktığımızda “Ehl-i Sünnet”i, tarihte
yaşamış ve orada kalmış birtakım fırkalara tepki olarak ortaya çıkmış bir akım
olarak görmek hayatî bir hata olacaktır. O, dün olduğu gibi bugün de inancı ve
hayatı Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in kılavuzluğunda inşa etmenin biricik
zemini ve imkanıdır.
Öyleyse şu temel gerçeğin altını bir daha kalın bir
çizgiyle çizelim: Allah Tealâ’nın razı olduğu müslümanlık ancak Sünnet-i Seniyye’ye
ittiba ile yaşanabilir. Nihayet Sünnet-i Seniyye, vahyin hayatımızı bütünüyle
kuşatan ve en ince detayına kadar ilmik ilmik ören ilâhi rehberliğinin ete
kemiğe bürünmüş halidir.