Bir Yanlış Görünce - Selim GÜNEŞ
“Sizden
biri bir kötülük gördüğünde gücü yetiyorsa eliyle düzeltsin, yetmezse diliyle
düzeltsin, onu da yapamazsa, hiç olmazsa kalbiyle buğz etsin. Fakat bu, imanın
en zayıf mertebesidir.” (Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd)
Yukarıdaki hadis-i şerif her müslümanın ‘münker’e yani
‘yanlış’a karşı tavrını net bir şekilde belirliyor. Buna göre müslüman kişi,
her daim ‘münker’in karşısında olmalıdır. Bu tavrı başka pek çok hadis-i şerifte
de görüyoruz.
Peki, münker ya da yanlış nedir?
Seyyid Şerif Cürcânî rh.a. Tarîfât adlı eserinde ‘münker’i
“içinde Allah’ın rızasının olmadığı söz ve iş” olarak tarif ediyor. Münker
kavramının zıddı “maruf”dur. Bu da Allah’ın rızasına uygun söz, iş ve durumdur.
Maruf ve münker günlük hayatta her müslümanın muhatap olduğu iki temel
unsurdur. Bu yüzden ‘emri bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münker’ bütün İslâm
alimlerince vacip bir görev olarak kabul edilmiştir.
Bu hadis-i şerife göre, müslümanın münker karşısında
alacağı tavır üç derecede sıralanmıştır. İlki “gücü yettiği takdirde eliyle
düzeltmesi”dir. Yani bilfiil müdahale etmesidir. Sahih-i Müslim
açıklayıcılarından olan Muhammed b. Halîfe el-Veştânî rh.a. bunu şöyle
açıklamıştır:
“İyiliği emretmek, kötülüğü engellemek İslâm’ın
direkleridir, bu görev vaciptir ve icma ile sabittir. Buna Rafızîler haricinde
muhalefet eden olmamıştır. Bu yolda çabalayan kişi sadece Allah rızasına itibar
etmeli ve ne yöneticiden korkmalı ne de arkadaşından çekinmelidir. Gerçek dost,
-dünyasını harap etse bile- arkadaşının ahiretini bayındır kılan kişidir.
Düşman ise -dünyasını mamur kılsa da- arkadaşının ahiretini harap edendir.” Bu
açıklamalardan anlaşılacağı gibi, ‘münker’i engellemeden maksat, özelde müslüman
kardeşini kurtarmak, genelde ise toplumun düzenini korumaktır. Çünkü kötülüğün
yayılmasını engellemek İslâm’ın temel prensiplerindendir. İnsanlara yahut
tabiata, maddi manevi zarar veren her türlü iş yasaklanmıştır.
Bu yasak, dünya ve ahiret maslahatı içindir. Bu maslahatın
sağlanması için de bütün müslümanlar bizzat görevli ve mükelleftir. Fakat bu
mükelleflik herkesin istediği gibi, keyfince uygulayacağı bir şey değildir.
Bunun bir sınırı, ölçüsü ve adabı vardır. Bunların en başında kişinin keyfî
olarak her şeye müdahele etmemesi gelir.
İmam Muhammed Veştânî rh.a. bu noktada ölçüyü şöyle
belirlemiştir:
“İyiliği emredip kötülüğü nehyetmenin şartı bilgi sahibi
olmaktır. Sonra ise namaz ve zina gibi hükmü sabit konular gelir.” Yani
müdahale edilecek işin doğruluğu yanlışlığı net ve kesin olmalıdır.
İkinci tavır olan “gücü yetmediği takdirde diliyle
düzeltmesi” ifadesini Veştânî rh.a. şöyle açıklamıştır:
“Müdahalede bulunmak için kişinin işin doğru halini
bilmesi gerekir. Eğer elle değiştirmekten, düzeltmekten korkuyorsa sözle
uyarmalı, nasihat etmelidir. Cahil kimseye ve zulmünden korkulan zalime karşı
mülayim bir şekilde uyarı yapılmalıdır. Çünkü bu daha etkili olur. Bu yüzden
uyaran kişinin salah ehli, yani kendi halinin düzgün olması tavsiye olunmuştur.
Çünkü böyle bir kişinin uyarısı daha faydalı olur.”
Üçüncü tavır olan “en azından kalpte buğzun var olması”
mümini teyakkuz halinde tutmak içindir. Böylece mümin Allah’ın rızasının
olmadığı şeylerden kendisini uzak tutmuş olur. Nitekim bir başka hadis-i şerif
“Allah için sevmeyi ve Allah için buğzetmeyi” emreder. Nitecide müminin her
halükârda iyinin, doğrunun yanında olması, bu haldeki kişi ve işleri
desteklemesi, daima doğruyu söylemesi lazımdır. Aynı şekilde, Allah’ın yasak
kıldığı şeyleri elinden geldiğince engellemesi bu noktada insanları uyarması,
-hiçbirini yapamıyorsa- en azından kendi nefsini uzak tutması imanı için
gereklidir.