Tabiatın Ruhunda Yolculuk - Ahmet ALEMDAR
İnsanın
varoluş şifrelerini çözebilen kişi, tabiatı da keşfetmiş olur. Bir başka
ifadeyle, insanın tabiatı ve tabiattaki temel unsurların sembolize ettiği
anlamları idrak edebilmesi için derinlemesine yoğunlaşması, kendisini
tanımasını da kolaylaştıracaktır. İnsan, tabiat içinde var olmuştur.
Dolayısıyla tabiat, insan için yaratılmıştır ve insana hizmet etmektedir. (Nahl,
12-14)
Mevlâna hazretlerinin buyurduğu gibi, iki parmağımızın
uçlarını gözümüze koysak ve böylece dünyadan bir şey göremesek de, bu alem ve
yeryüzü yok değildir. Gözünü kapatmadığı halde tabiatın muhteşem güzelliklerini
ve barındırdığı ilâhi tezahürleri göremeyenlere ne demeli! Evet, insan hem kendi
iç dünyasına (enfüs) kıvrılmalı, derununda sakladığı sırları ifşa edebilmeli,
hem de yaşadığı çevredeki tabiatın öğeleri (âfâk) üzerine tefekkür etmeli ki,
sonsuz zirvelerde yaşayacağı tecrübelerle kişisel miracını sürdürebilsin.
Sonsuz bir hayatın perdesi
Bu dünya ve içinde barındırdığı her şey, “gehvâre-i
fenâ” şeklinde ifade edilen fânilik beşiğidir. Yani dünya, sonsuz bir hayatın
perdesidir. Ancak bu noktada dikkat etmek gerekir ki, yaşadığımız hayat sonsuz
bir hayatın sahnesidir. İnsan ise, bu dünya sahnesini süsleyen tabiatın tüm
öğeleri arasında yer alan sonsuz bir hayatın figüranıdır.
Bediüzzaman Said Nursî hazretlerinin “Mektûbat” isimli
eserinde buyurduğu gibi, “Biz dini severiz. Dünyayı da yine din için severiz.”
ifadesi bu açıdan anlamlıdır. Din dünya için, dünya ise din için vardır. Dünya
ve içindekiler, Rabbimizin birer ayetleridirler. “Yeryüzünde böbürlenerek
yürüme!” (Lokman 18) ikazını, kibrin hoşnutsuzluğuna önemli bir vurgu yapmakla
birlikte, tabiatın yaratılmışlığını ve kutsîliğini hissedip mahcubiyet duyarak
tevazu içerisinde tabiatla bütünleşebilme olarak da anlayabiliriz.
Kalp gözüyle bakabilseydik
Tabiatın ruhunu hissedebilmek için öncelikle tefekkür
etmeyi bir ibadet ruhu ve disiplini içerisinde sıklıkla yapabilmeliyiz. Yüce
Peygamberimiz s.a.v.’in, “Bir saatlik tefekkür bin senelik nafile ibadetten
hayırlıdır.” şeklindeki hadisi şerifi (İ. Canan, Kütüb-i Sitte, 16/147-151),
günümüzün yoğunluğu arasında belki de artık yeterince yapamadığımız tefekkürün
önemini bizlere hatırlatmaktadır.
Hem ruhumuz, hem de tabiatın ruhu, ancak tefekkür
deryasına daldığımızda, istiridyeden bir incinin gözükmesi gibi o deryanın bir
nüvesi olarak kendisini bizlere açabilecektir. İnsanın tabiatla dost
olabilmesinin sırrı, onun öğelerini aynı bütünün birbirini tamamlayan parçaları
olarak görebilmekten geçiyor.
Hayatımızda tabiatın hangi öğesi gereksizdir ki!
Tabiatın bütünlüğünden hangi öğeyi çıkarabiliriz ki! Yeryüzünün herhangi bir
parçasının boş yere yaratıldığını veya bu unsurun az ya da çok olduğunu
söylemek, şu ayeti kerimeye göre, inkâr alametidir: “Göğü, yeri ve ikisi
arasındakileri boş yere yaratmadık, bunlar bir tesadüf eseri değildir. Bu
düşünce, inkâr edenlerin zannıdır, yani onlar kâinatın boş bir tesadüf eseri
olduğunu söylerler. Ateşten vay hallerine o nankörlerin!” (Sâd, 27)
Lichtenberg’in işaret ettiği gibi, biz tabiatta
kelimeleri değil, sadece baş harfleri görürüz; sonra da onları okumaya
kalkınca, yeni kelimeler sandığımız o şeylerin gene başka kelimelerin baş
harfleri olduğunu anlarız. Tabiatta her bir harf, her bir alamet yeni bir
dünyanın kapısıdır, yeni bir perspektife geçişimizdir. Algılama düzeyimizi bu
zeminde yükseltebilmemiz için gerekli olan sıçrama tahtamız ise, tabiatın
bizler gibi canlı bir varlık olduğunu idrak edebilmektir. İnsan canlı bir
varlık olarak bu dünyada varsa, diğer varlıklara da ancak canlı olmaları
durumunda gereken önem ve değeri verebilir.
Varlıkların zikir korosu
Hadid Suresi’nin ilk ayetinde, “Göklerde ve yerde
bulunan her şey Allah’ı tesbih eder.” buyrulmasıyla, tabiatta yer alan her bir
varlığın tesbihlerinden oluşan ve süreklilik arz eden ilâhi bir musikisi
olduğunu anlamaktayız. Düşünebiliyor muyuz; çok sert esen bir rüzgârın
uğultusundan şikâyet ederken acaba hangi haldeyiz? Ağaç dalları ve
yapraklarının esintileri bizler için ne anlam ifade ediyor? Gece uyurken farklı
hayvanatın sesleri bizi rahatsız mı ediyor? Kasvetli bir günde çakan şimşekler
ve gök gürültüsü bizi korkutuyor mu? Akmakta olan suyun ruhumuzu dinlendiren
şırıltılarına zikirle katılabiliyor muyuz?
“Allah’ın yarattığı şeylerin gölgelerinin dahi nasıl
sağdan, soldan sürünüp Allah’a secde ederek döndüğünü görmediler mi?” (Nahl,
48) Bu ayette buyrulduğu üzere, her şeyin gölgesi yerde uzanıp kısalarak
sürekli Allah’a secde etmektedir. Ya ay tutulmasında gördüğümüz celalin bir
tecellisi olarak düşünebileceğimiz o gölgeye ne diyeceğiz? Acaba ay tutulması
esnasında evrenin o muhteşem zikir ve secdesine bizler de iştirak edebiliyor
muyuz?
“Dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Halbuki
onlar, bulutların geçişi gibi hareket ederler. Bunu, herşeyi sağlam ve yerli
yerince yapan Allah yapmıştır.” (Neml, 88). Tabiatın canlı oluşunu
hissedebilmenin ve bu durumu kalben tasdik edebilmenin insan için zor bir aşama
olduğu söylenebilir. Ancak, görüp de donuk varlıklar olduğunu sandığımız yüce
dağlar, yukarıdaki ayete göre bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. Bu
durum, Allah’ın bir takdiridir; yarattıklarına verdiği bir değer göstergesidir.
Rabbimizin ilâhi özelliklerle donattığı tabiatın bu öğelerine karşı nasıl
ilgisiz kalabiliriz ki?
Varoluş tabiatın içinde
Çok süratli olarak hareket eden bir araba aniden
durduğunda nasıl insanı beklenmedik bir biçimde fırlatıyorsa, sürekli hareket
halinde olan kâinatta durağan olursak, fiziksel veya ruhsal intiharlarla
tabiatın manevi alanının dışına çıkarılabiliriz. İnsanın belki de asıl kaybı
budur; kendi varlığı için yaratılan ve onu tamamlayan öğelerden habersiz
yaşamak! Tabiattan kovulmak…
Oysa Aristofanes’in dediği gibi, akıllı bir insanın
dünyası, bütün dünyadır. Çünkü bu insan, tabiatın her yaprağında var olan
yazıları okuyabilmektedir. Kainat onun için, okudukça kendisine ve kendisinde
olana kavuştuğu ilâhi bir kitap hükmündedir. Bu kişinin tabiat dostluğu, bir
görev değil, kendi varoluşsal doğallığından ve duyarlılığından kaynaklanan
doğal bir sonuçtur. Şuurlu insanın aklen ve/veya kalben düşündüğü şey, aslında
tabiatla özdeşleştirdiği şeydir.
Allah’ın iyilik ve gücünün, bizim kadere müdahalemizi
gerektirmeyecek kadar büyük olduğunu anlayabilen insan, kendisini kendisi gibi
canlı olan tabiatın kucağına bırakır ve böylece kendisiyle barışık bir şekilde
huzur ve mutlulukla donanmış hayatını bütün hücrelerinin katıldığı ibadet, iman
ve ihlâs içerisinde sürdürür.