Avrupa’nın Orta Yeri Belçika - Ahmet MİROĞLU
Belçika da
Avrupa’nın geneli gibi dışarıdan göçe muhtaçtır. Sıradan bir Batılı akın akın
gelen insanlara tepeden bakıp onları kendi varlığına bağımlı sansa da, aslında
kendi geleceği onlara bağımlıdır. Göçmenlere kapıyı kapamanın Avrupa’da büyük
sorunlara yol açacağı bellidir. Bunu derinden hisseden ülkelerin başında
Belçika gelmektedir.
Küçük ülke büyük kader
Kuzeyinde ve kuzeydoğusunda Hollanda, doğusunda Almanya
ve Lüksemburg, güneyinde ve güneybatısında ise Fransa ile komşudur. Ayrıca
kuzeyinde Kuzey Denizi’nden nispeten ince bir kıyıya sahiptir. Zengin bir ülke
olan Belçika 30 bin 278 km²lik toprağında 10.5 milyonluk bir nüfusu barındırır.
Nüfusu, dünyanın en yüksek yoğunluklarından birini oluşturur. Kilometre kareye
316 kişi düşer ki bu Türkiye nüfus yoğunluğunun altı katı demektir.
Eski zamanlarda Kelt ve Germen kabileler tarafından
yönetiliyordu. Ortaçağda derebeyliklerine bölünmeden önce Roma İmparatorluğu’na
bağlıydı. Bu imparatorluğun üç Galya’sından Belçika adlı olanı teşkil ediyordu.
Daha sonra Fransa ve Alman İmparatorluğu arasında paylaşılmıştır. On beşinci
asırda Habsburgların egemenliğine girmiş ve 18. yüzyılın sonlarında yine
Fransızların eline düşmüştür.
Napolyon’un 1815’teki yenilgisinden sonra Hollanda’ya
bağlanmıştır. 1831 tarihinde Hollanda’dan ayrılıp bağımsızlığını kazanmış,
Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya tarafından işgal edilmiştir.
Belçikalılar Almanlara direnmemişlerdir bile. Almanlar savaşı kaybedince bu kez
yüklü bir tazminatla Amerika’ya yanaşıp NATO’nun merkezini Paris’ten Brüksel’e
aldırıvermişlerdir. Ardından bütün uluslararası kuruluşlar merkezlerini buraya
kaydırmış ve sonuçta yabancılar ülkeye akın etmiştir.
Küçüklüğüne bakmayın, Belçika Kongo ve Zaire gibi Afrika
ülkelerini uzun zaman sömürüp biraz da o sayede semirmiştir. Bugün büyük
şehirlerde görülen “siyahî nüfus” işte o sömürgecilik döneminin eseridir.
Görüldüğü gibi Belçika, Avrupa tarihinde her değişim ve
dönüşümden ilk etkilenen ülkedir. Zira öteden beri bir geçit bölgesi olmuştur.
On beşinci yüzyılda dünya ticaretinin beşte ikisi Anvers’ten sağlanıyordu.
Günümüzde dahi Belçika’daki kanallar ve demiryolu ağı dünyanın en yoğun
şebekelerindendir. Fransa ve Almanya’nın en zengin bölgelerinin buluşma
noktasındadır.
Bugün Avrupa Birliği’nin (AB) merkezi ve Benelüks’ün
parçası olarak uluslararası sistemde federalist nitelemesine uygun bir
yapılanma içindedir. Bu sebeple armasında Fransızca “L’Union Fait La Force”
(Birlikten güç doğar) yazar.
Benelüks, önce üye ülkelerin sonra da bütün Avrupa’nın
tarihini değiştirmeye aday sihirli bir kelime gibidir. Başlangıçta Belçika,
Hollanda ve Lüksemburg’un coğrafi, politik ve resmi işbirliği temeline oturan
gerçek bir bütünleşmeyi tanımlamak üzere kullanılmıştır.
Ancak zamanla bu üç ülkenin ortak bir tarihe, ülke
topraklarını sulayan nehirlerin birbirine karışmış deltaları çevresindeki
konumlarına, topraklarının darlığına, yüksek nüfus yoğunluğuna ve mübadeleye dayanan
ekonomilerine ilişkin bir birlikteliği ifade eder duruma gelmiştir.
Üç ülkenin sınırlarını kaldırmasıyla başlayan ilk adım, Benelüks
ülkelerini Avrupa’da güçlü bir konuma yükseltmekle sonuçlanmıştır. Söz konusu
birliktelik, AB’nin kurulmasına ön ayak olmakla kalmamış, Avrupa’nın
gelişmesine katkıda bulunan önemli girişimlere ev sahipliği yapar hale
gelmiştir. Günümüzde Avrupa’nın gelişmesi Benelüks işbirliğinin kapsam ve şekli
ile anlamlandırılmaktadır.
İçinde yer aldığı oluşumla birlikte Belçika’nın Avrupa
tarihinde bu kadar önemli roller oynamasına şaşmamak gerekir. Çünkü Manş
kıyılarına gitmek isteyen Almanın, Fransa’ya geçecek Hollandalının, daha da
güneye inecek tüm kuzeylilerin yolu üzerindedir. Yani Avrupa’nın tam orta
yerinde… Onun için her ülkeye ulaşım çok kolaydır. Başkentten Paris,
Amsterdam, Lüksemburg, Aachen sadece iki saat sürer. Bir öğleden sonrası karar
verip akşam yemeğini Holanda’da, Fransa’da yahut Almanya’da yiyebilirsiniz.
İslâm’la ilk tanışma
Belçikalılar müslümanlarla ilk defa Haçlı Seferleri
sırasında 11. yüzyılda karşılaşmışlardır. Daha sonra da Osmanlı Devleti’yle
ilişki kurmuşlardır.
Osmanlılar bugün Belçika’nın üzerinde bulunduğu
topraklardan Filandre (Flander, Flandır, Flandırya) şeklinde söz etmişlerdir.
Hollandalıların ve dolayısıyla Belçikalıların tarihteki
rolü ne ders kitaplarımızda yeterince işlenmekte ne de kamuoyunca tam
bilinmektedir. Halbuki bu iki ülkenin vatandaşları dünya tarihinde çok büyük
etkinliklerde bulunmuşlardır. Belki de en önemlisi ticarî kapitalizm bu
topraklarda doğmuştur.
Hollandalılar ve Belçikalılar 16. yüzyılın sonlarından
itibaren Akdeniz’in doğusunda ticarete başlarlar. O dönemde bağımsızlıklarını
ilan ettikleri için İspanya’yla savaş halindedirler. Osmanlı Devleti de Akdeniz
hakimiyeti için İspanyollarla sıkı bir mücadeleye girişmiştir. Hal böyle olunca
kolaylıkla anlaşıp kapitülasyonlar elde ederler.
Osmanlı ile ilişkiler
Bu devre tam da Avrupa kıtasında ticaretin el
değiştirdiği çok kritik bir zaman dilimine rastlamıştır. Artık Avrupa’daki
şehir merkezli kendine yeten ekonomik yapılar yıkılmakta ve kıta ticaretle
birbirine bağlanmaktadır. Avrupa’nın kesintisiz olarak Asya’ya ulaşmasının
getirdiği fiilî durum, varlığı Akdeniz ticaretine bağlı olan Venedik ve Cenova’nın
yaklaşık iki yüzyıllık bir sürede cazibesini ve gücünü yitirmesine sebep
olmuştur. Hollanda ile Belçika’nın ticarî merkez halini almalarında Osmanlı
kapitülasyonlarının etkisi büyüktür. Biraz da bu sayede Portekiz gibi bir devi
geride bırakarak, kendi tarihlerinde “altın yüzyıl” adıyla andıkları 17.
yüzyıldan “bir numara” olarak çıkarlar.
Osmanlı Devleti’nin bu ülke tacirlerine verdiği
imtiyazlara bakıldığında esirlerin iadesi, söz konusu ülke vatandaşlarının
Osmanlı topraklarında çiftçilik yapmaları halinde haraçtan muaf tutulmaları,
elçilik görevlilerinden birtakım vergilerin alınmaması, konsolos atama
serbestisi, zorla mal satılmaması, mahkemede tercüman bulundurma hakkının
gözetilmesi, açık denizlerde gemilerine dokunulmaması, ayrıca Fransa ve
İngiltere’ye verilen imtiyazlardan yararlanmaları gibi hususlarla karşılaşırız.
Söz konusu kapitülasyonlar incelendiğinde
Hollandalılarla Belçikalıların İskenderiye, Trablusşam, Cezayir, Tunus,
Cezayir-i Garb, Mısır ve daha başka iskelelerde konsolosluklar açtıkları
anlaşılır. Ayrıca İstanbul’a gelip gittikleri, Osmanlı topraklarının denize
kıyısı olan yörelerinden ve Halep’ten ipek ve sair malları Kıbrıs üzerinden
Avrupa’ya götürdükleri, buna karşılık Osmanlı diyarına kurşun, kalay, demir
çelik ve benzeri metalleri getirdikleri görülür. Bunların Trabzon, Kefe ve
diğer Karadeniz limanlarından yararlanabilmelerine izin verildiği gibi,
mallarını karadan Don Nehri üzerinden Azak’a ve oradan Rusya’ya götürmelerine
de müsaade edilmiştir.
Belçika’da müslümanlar
Dünya Savaşını takip eden günlerde Belçika’daki müslümanların
sayısı birkaç yüzü geçmezken, 1960’lı yılların başından itibaren bilhassa Fas
ve Türkiye’den işçi akını hızlandı. Komünizminden kaçan 3000’den fazla Arnavut
asıllı Yugoslav müslüman da Belçika’ya geldi.
Ayhan Kaya ve Ferhat Kentel tarafından 2008 yılında
yayınlanan rapora göre kaçak olarak gelenlerle birlikte Belçika’daki Türk nüfus
200 bin civarındadır. Daha başka bazı araştırmalarda ise 230-300 binlik bir
nüfustan söz edilmektedir.
Türkler en çok başkent Brüksel, Anvers ve Gent’te
yoğundurlar. Resmi istatistiklerdeyse (mesela 2006 Aralık ayı verileri)
Belçika’da yaşayan Türklerin sayısı 39.664’tür. Söz konusu rakam ülkeye resmi
yollardan giriş yapanları göstermektedir.
Ülkede yaşayan Faslıların sayısının Türklere denk olduğu
hesap edildiğinde Belçika’daki müslümanların genel nüfusa oranı % 4-5’ler
düzeyine yükselmektedir. Zira Pakistanlılar, Tunuslular ve Cezayirliler de
yekûn teşkil etmektedir. Bu arada Belçika asıllı müslümanların sayısının 3000’leri
bulduğu sanılmaktadır.
Belçika’ya müslüman işçi göçünün başladığı yıllarda din
hizmetleri hem düzensiz hem de yetersizdi. Başlangıçta her yönden yabancı
oldukları bir toplum içinde büyük zorluklarla karşılaşan müslümanlar zamanla
dinî ihtiyaçlarını karşılamak üzere ferdî planda ve gruplar halinde çalışmalara
giriştiler.
Zamanla geldikleri ülkelerden destek alarak güçlenen müslümanlar
bugün Belçika genelinde yaklaşık 400 cami ve mescide sahiptirler. Özellikle
Türkler arasında büyük merkezî camiler yaptırma temayülü artmıştır. İslâmiyet
1974 yılında Belçika yönetimi tarafından resmi din olarak kabul edilmiştir.
Belçika da Avrupa’nın geneli gibi dışarıdan göçe
muhtaçtır. Sıradan bir Batılı akın akın gelen insanlara tepeden bakıp onları
kendi varlığına bağımlı sansa da, aslında kendi geleceği onlara bağımlıdır.
Göçmenlere kapıyı kapamanın Avrupa’da büyük sorunlara yol açacağı bellidir.
Bunu derinden hisseden ülkelerin başında Belçika gelmektedir.
Ne var ki parçalı bütünlüklü bir yapısı olan Belçika’da
siyasi gerilim Flaman kampı ile Valon kampı arasındaki tansiyona göre
yükseliyor. Özellikle ayrılıkçı Flaman partilerinin seçim zaferleri Belçika’nın
geleceğini tartışmalı hale getiriyor. Ülkenin idarî yapısının karmaşıklığı,
Fransızca konuşan Brüksel’in ve onun çevresindeki Flamanca konuşulan kesimlerin
statüsünün ne olacağı konusundaki belirsizliği güçlendiriyor.
İşte bu durum yalnız Belçika’yı değil, küçük ama Avrupa
açısından çok önemli bu ülkenin uluslararası ve uluslar üstü kurumlardaki
üyeliğinin geleceğini yakından ilgilendiriyor. Tıpkı bu ülkede yaşayan müslümanların
varlığını devam ettirmelerini ve dinlerini özgürce yaşamalarını ilgilendirdiği
gibi...