Mağfiret Vesilesi Şefaat - Siraceddin ÖNLÜER
Rabbimiz
kullarını çeşitli vesilelerle affetmek ister ve bundan da hoşlanır. Bu sebeple
bazı kullarına, ahirette şefaat etme izni verecektir. Böylece hem affetmek
istediği kulları için bir bahane yaratmış, hem de sevdiği kullarının değerine
dikkat çekmiş olacaktır.
Şefaat, ahirette peygamberlerin ve şefaat yetkisi
verilen diğer kimselerin, günahkâr bir müminin affedilmesi, günahı olmayanın
daha yüksek derecelere ulaşması için Allah’a yalvarmaları, dua etmeleri, aracı
olmaları demektir. Şefaat insanın tabiatında vardır. Dünya işlerinde daima bir
vesile edinmeye çalışırız. Başımız sıkışınca güvendiğimiz birinden destek ve
yardım isteriz. İnsanın bir desteğe, bir vesileye en fazla muhtaç olacağı gün
hiç şüphesiz kıyamet günüdür, mahşer meydanıdır. Orada bunalacak, terleyecek,
korkudan titreyecek, eşinden dostundan yardım isteyecek, uzanacak bir el
arayacaktır.
Kur’an ve Sünnet’ten öğrendiğimize göre, dünya hayatında
olduğu gibi ahirette de destekçi ve şefaatçiler olacaktır. Ayet-i kerimede; “O
gün, Rahman’ın şefaat izni verip sözünden razı olduğu kimselerden başkasının
şefaati fayda vermez.” (Tâhâ, 109) buyrulmak suretiyle Cenâb-ı Hakk’ın izin
verdiklerinin ahirette şefaat hakkı olduğuna işaret edilmiştir.
Yeni itirazlar
Günümüzde, bazı kimseler şeffaatin dinde yerinin
olmadığına dair sözler söylüyor, şefaati reddediyorlar. Hatta şefaate inanmanın
şirk olduğuna dair iddialarda bulunuyorlar. Oysa şimdiye kadar hiçbir akıl
sahibi, istemenin “tapmak” manasına geldiğini, istenilenin de “tapılan” olarak
görüldüğünü iddia etmemiştir, edemez de.
Buradaki isteme, günahkâr ve çaresiz bir kimsenin Allah
katında değeri ve bir makamı olan birinden aracı olmasını istemesidir. Şefaat
sahiplerinin şefaatleri Allah’ın iznine bağlıdır. Dolayısıyla şefaat vesilesi
kimseler asla Allah’ın kudretine eşdeğer bir güç olarak görülmez. Çünkü hepsi
Allah Tealâ’nın irade ve kudretiyledir.
Kur’an-ı Kerim ve hadisler genel manada kişiyi başkası
lehine iyilik ve yardım yapmaya, başkası için dua ve istiğfar etmeye,
başkasının elinden tutmaya, kendisi muhtaç iken başkasını kendine tercih etmeye
açık bir şekilde teşvik etmektedir. Şefaat de, kişinin başkası lehine dua ve
istiğfar etmesinden başka bir şey değildir. Yüce kitabımız Kur’an’da bu durum
teşvik edilmekte ve övülmektedir:
“O halde onları affet, onlar için istiğfarda bulun.”
(Âl-i İmran, 159)
“(Sana gelen kadınların biatlerini kabul et ve) onlar
için Allah’tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet
edendir.” (Mümtehine, 12)
“Hem kendi günahın, hem mümin erkekler ve mümin kadınlar
için mağfiret dile.” (Muhammed, 19)
Şefaat haktır, gerçektir
Şefaatin hak oluşu ayet, hadis ve icma ile sabittir.
Dolayısıyla inkârı insanı iman dairesinden çıkarır. Şefaatin hak olduğuna
inanan kimseler de Allah’ın izniyle buna nail olacaklardır. Nitekim Rasulullah
s.a.v. efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günündeki şefaatim haktır. Ona
inanmayan kimse şefaati hak etmiş olmaz.” (Suyûtî, Câmiü’s-Sağîr, 4896)
Rabbimiz kullarını çeşitli vesilelerle affetmek ister,
bundan hoşlanır. Bu sebeple bazı kullarına ahirette şefaat etme izni
verecektir. Böylece hem affetmek istediği kulları için bir bahane yaratmış, hem
de sevdiği kullarının değerine dikkat çekmiş olacaktır.
Ayet ve hadislerde peygamberlerin, velilerin, alimlerin,
şehitlerin ve salih müminlerin, derecelerine göre Cenab-ı Hakk’ın bahşettiği
seviyede şefaat hakkına sahip olacakları ifade buyrulmuştur. Bütün şefaatler ancak
Cenab-ı Hakk’ın izni ve koyduğu ölçü nispetinde olacaktır. Şu ayet bize bunu
anlatmaktadır:
“O’nun izni olmadıktan sonra hiçbir şefaatçi şefaat
edemez.” (Yunus, 3)
Şefaat torpil yapma değil, sadece Allah’ın iradesini
insanlara ulaştırmak, yardım ve dostluk elini uzatmaktır. Şefaat Allah
Tealâ’nın işine karışmak da değildir. Dolayısıyla izin ve yetki verilen bir
kimseden şefaat istemek Allah’a şirk koşmak değildir. Çünkü o Allah Tealâ’nın
sevdiklerine bahşettiği bir şeref ve yetkidir. Şefaat, sevenlerin sevdikleri
için aracı olup naz makamında niyaz etmeleri, dostları adına yardım ve merhamet
dilemeleridir.
Efendimiz’in şefaati
Ahiret gününde Allah Rasulü s.a.v. bütün insanlığı içine
alan şefaatiyle ortaya çıkacaktır. Çünkü O, hiçbir kimseye nasip olmayan
“şefaat-i uzmâ” ile müjdelenmiştir. Şefaat-i uzmâ “en büyük şefaat” demektir.
Peygamberler içinde ilk defa şefaat edecek ve şefaati
kabul olunacak peygamber yine Efendimiz s.a.v.’dir. O’nun bu ilk şefaati mahşer
halkının hesaba çekilmesiyle gerçekleşecek ve bütün insanlığı mahşerin
sıkıntısından kurtulması şeklinde olacaktır. Bu durum belki Hz. Peygamber
s.a.v.’in Allah katındaki değerini bütün insanlığa göstermek içindir. Bütün
peygamberler mahşerin sıkıntısı ve cehennemin mahşer halkına hücumu karşısında
“Allahım selâmet ver...” (Buharî) diye korku ile diz üstü düşerek Allah’a
yalvaracaklar. İnsanlığı bu dehşetli durumdan kurtaracak olan ise,
Peygamberimiz s.a.v.’in Arş’ın altında Allah’a şefaat talebi olacaktır.
Rasulullah s.a.v., diğer peygamberlere verilmeyen beş
şeyden birinin de, kendisine verilen genel şefaat yetkisi olduğunu beyan
etmiştir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Allah bana benden önce hiç
kimseye vermediği beş özellik vermiştir. Onlardan biri de şefaattir. Şirk üzere
ölmeyen (imanla ölen) herkese şefaat edeceğim.” (İbn Mâce)
Sahih rivayetlere göre, mahşerin dehşet ve şiddetinden
herkes, hatta peygamberler bile, “nefsim, nefsim” diyecekleri bir zamanda,
Rahmet Peygamberi s.a.v. efendimiz “ümmetim, ümmetim” diyerek ümmetine sahip
çıkacak ve onları koruyacaktır. O, bir hadisinde şöyle buyurmuştur:
“Her peygamberin Allah katında makbul bir duası vardır.
Bütün peygamberler o duayı yapmada acele davrandılar. Ben ise bu duamı kıyamet
gününde ümmetime şefaat için sakladım. Ümmetimden şirk koşmadan ölenler için
şefaat edeceğim.” (Buharî)
Hz. Peygamber s.a.v.’in en büyük şefaati ümmetine
olacaktır. Bu da müminlerin durumuna göre farklı şekillerde gerçekleşecektir.
Günahları az olanlar bu şefaat sayesinde azaptan tamamen kurtulacaklar,
bazılarının günahlarının yarısı ya da daha azı veya daha fazlası silinecektir.
Hatta büyük günah işleyenler dahi eğer Allah’a şirk koşmadan ölmüşlerse bundan
nasibini alacaklardır. Bir hadis-i şerifte buyrulmuştur ki: “Benim şefaatim,
ümmetimden büyük günah işleyenleredir.” (Ebu Davud)
Diğer şefaatçiler
Allah Rasulü s.a.v.’in müminlere başka kimlerin şefaatçi
olacağına dair beyanları vardır. Bunlar Kur’an-ı Kerim, hafızlar, melekler,
şehitler, alimler, veliler, salih ameller ve çocuklardır. Kısaca bunlara
değinelim.
Kur’an-ı Kerim: Kuran’ın şefaatiyle alakalı birkaç
hadis-i şerif mevcuttur. Bunlardan biri şöyledir:
“Kur’an-ı Kerim’i okuyun. Çünkü Kur’an, onu okuyanlara
kıyamet günü şefaatçi olarak gelecektir.” (Müslim)
Hafızlar: Hz. Peygamber s.a.v., Kur’an’ı ezberleyen ve
onunla amel eden hafızlara da ayrı bir değer vermiş, onların Allah’ın seçkin
kulları olduklarını bildirmiştir. (İbn Mâce) Altı büyük hadis kaynağından
Tirmizî’de kayıtlı bir hadis-i şerif şöyledir:
“Kim Kur’an’ı okur, ezberler, helal kıldığı şeyi helal
kabul eder, haram kıldığı şeyi de haram kabul ederse, Allah o kimseyi cennete
koyar. Ayrıca ailesinden cehennemlik olmuş on kişiye şefaatçi kılınır.”
Melekler: Melekler de, ahirette Allah’ın razı olduğu
kimselere şefaat edeceklerdir. Onlar şefaat için emir almadıkça şefaatte
bulunmazlar ve sadece müminlere şefaat ederler. Nitekim Allah Tealâ; “Göklerde
nice melekler vardır ki onların şefaatleri ancak Allah’ın izniyle, dilediği ve
hoşnut olduğu kimselere yarar sağlar.” (Necm, 26) buyurmaktadır.
Şehitler: Hadis-i şeriflerden anlaşıldığına göre
şehitlere de şefaat yetkisi verilecektir. Hz. Peygamber s.a.v., şöyle
buyurmuştur: “Kıyamet günü üç grup şefaat edecektir: Peygamberler, alimler ve
şehitler.” (İbn Mâce)
Bir diğer hadis de şöyledir: “Şehit, ailesinden yetmiş
kişiye şefaat eder.” (Ebu Davud)
Müminler: Allah Rasulü s.a.v.’in şefaat yetkisinin bir
kısmını ümmetinden veliler ve alimlere devredereceği ve onların da yakınlarına
şefaat edebilecekleri hadisler ile sabittir. Bunlardan biri şöyledir:
“Ümmetimden bazıları var ki büyük bir cemaate, bazıları
var ki bir kabileye, bazıları var ki bir gruba, bazıları da var ki tek bir
kişiye şefaat eder ve cennete girmelerini sağlar.” (Tirmizî)
Yine aynı kaynakta geçen bir hadis-i şerife göre
Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Bir adamın cehennem ateşine atılması için emir verilir.
Giderken, dünyada susuzluğunu giderdiği adama rastlar, onu tanır ve; ‘Benim
için şefaat etmeyecek misin?’ der. Adam; ‘Sen de kimsin?’ diye sorar. ‘Ben sana
falan gün su içirmedim mi?’ diye hatırlatır. Öbürü onu tanır ve Allah nezdinde
lehinde şefaatte bulunur. Adam da böylece geri çevrilir ve cennete gider.”
Ameller: Yapılan güzel bir amelin şefaat edeceğine dair
Efendimiz s.a.v şöyle buyururlar:
“Kur’an ve oruç, kıyamet gününde kullara şefaatçi olur.
Oruç der ki: ‘Ey Rabbim! Ben onu gündüzleri yemeden içmeden ve şehvetten
alıkoydum. Bana şefaat hakkı ver.’ Kur’an der ki: ‘Ey Rabbim! Ben onu geceleri
uyumaktan alıkoydum, bana şefaat hakkı ver.’ Böylece ikisi de şefaat eder.”
(Ahmed ibn Hanbel, Heysemî)
Çocuklar: Allah Rasulü s.a.v. küçük yaşta ölen
çocukların anne ve babalarına şefaatçi olacaklarını birçok hadiste
müjdelemiştir. Bu meyanda bir hadis-i şerif şöyledir:
“Küçük yaşta ölen çocuğa, cennete gir, denir. Fakat o
cennetin kapısında durur, huzursuz bir şekilde beklemeye başlar ve der ki;
‘Annemle babam yanımda olmadıkça girmem!’ O zaman meleklere: ‘Anne babasını da
onunla birlikte cennete koyun.’ denir.” (Müslim, İbn Mâce)
Diğer bir hadis-i şerifte de: “Henüz ergenlik çağına
ulaşmamış üç çocuğu ölen her müslümanı, Allah çocuklara olan rahmet ve şefkati
sebebiyle cennete koyar.” (Buharî, Müslim) buyurulur.
Kimden şefaat istiyoruz?
Peygamber veya velilerden şefaat dileyen kişi, aslında
Allah’tan diliyor demektir. “Şefaat ya Rasulallah!” diyen bir kimse, şunu demek
istiyor: “Ya Rabbi, sevdiğin ve razı olduğun habibin hürmetine beni bağışla!”
Şu halde gerçek ve mutlak şefaatçi Cenab-ı Hak’tır. Bu
hususla ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “De ki: Bütün şefaat
sadece Allah’ındır.” (Zümer, 44)
Şayet Allah’tan başka birisi şefaat edecekse bu,
Allah’ın izni ve yetki vermesi ile mümkün olacaktır. Ayrıca bütün şefaatçiler
Hak Tealâ’nın koyduğu sınır dahilinde şefaat edeceklerdir. Çünkü şefaatin ve
şefaatçinin bir sınırı vardır. Allah’ın her icraatında adalet vardır, denge
vardır. O’nun vereceği şefaat yetkisinde de adalet ve denge söz konusudur. Bu
sebeple Allah hiç kimseye sınırsız şefaat yetkisini vermemiştir. Fakat imanını
muhafaza ederek ölen herkes derece derece şefaate kavuşacaktır. Kâfir ve
münafıklar için ise şefaat söz konusu değildir.
Kısaca şefaat herkese ve sınırsız bir ölçüde değildir.
Kim, kime şefaat ederse, muhakkak kabul görür diye bir şart da yoktur. Bütün
işlerde olduğu gibi, bunda da Allah’ın dilemesi esastır.
Alimlerimiz
Ne Diyor?
Şefaat aklen caiz, Kur’an, Sünnet ve bütün Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat ittifakı
ile sabittir. Sadece Mutezile ve Haricîler inkâr etmişlerdir. Hatta Mutezile
bile şefaatin bir kısmını kabul etmiştir.
Bütün İslâm alimleri bu hususu ele almış ve cevazını ispatlamışlardır. İmam-ı
Azam Ebu Hanife rh.a. de “Fıkhu’l-Ekber” adlı eserinde bu konu hakkında şunları
söylemiştir:
“Peygamberlerin özellikle de Efendimiz s.a.v.’in günahkâr müminlere şefaat
etmeleri hak olup Kitap ve Sünnet’le sabittir.”
Büyük İslâm alimi İmam Sübkî rh.a. “Şifâü’s-Sikâm fî Ziyâreti Hayri’l-Enâm”
adlı eserinde şefaat, tevessül, istiğase, kabir ziyareti gibi konuları genişçe
ele almış, bu hususta şöyle demiştir:
“Hz. Peygamber s.a.v. ve velilerle şefaat, tevessül ve istiğase dinen caiz olup
güzeldir. İlk günden İbn Teymiyye gelinceye kadar bu konuyu hiçbir alim, hiçbir
veli, hiçbir müslüman reddetmemiştir.”
Meşhur alimlerimizden Teftazânî rh.a. “Akaidü’n-Nesefî” adlı esere yapmış
olduğu şerhte şöyle demiştir:
“Şefaat Kur’an, Sünnet ve icmâ’ın kesin delilleriyle sabittir. Hatta Mutezile
bile sevabın artması için şefaatin caiz olacağını söylemiştir.”