Allah’a Kulluktan Utanınca - Taha YILDIZ
Dinî
duyarlılıkların zayıfladığı toplumumuzda, Allah’ın bizlere farz kıldığı ve
mutlaka yerine getirmemiz gerektiğini bildiğimiz ibadetlerimizi eda etmekten
çekinir olduk. Bazı haramlardan kaçınmakta da ürkek olduk. Tuhaf
tedirginliklerimiz var.
İbadetler bazen alenî bazen de gizli eda edilmek
durumundadır. Ancak asıl olan her halükârda eda edilmeleridir. Günümüz müslümanlarının
karşılaştığı temel sorunlardan biri işte burada başlamaktadır. Şöyle ki:
Dinî duyarlılıkların zayıfladığı toplumumuzda, Allah’ın
bizlere farz kıldığı ve mutlaka yerine getirmemiz gerektiğini bildiğimiz
ibadetlerimizi eda etmekten çekinir olduk. Bazı haramlardan kaçınmakta da ürkek
olduk. Tuhaf tedirginliklerimiz var: Acaba etrafımızdaki insanlar bize nasıl
bakar? Bizimle alay ederler mi? Bize yafta takarlar mı? Gerici olarak suçlanır
mıyız? Böyle sorularda saklı bir endişe bizi yakalar, farz ve haram noktasında
üzerimize düşen görevi yapmaktan korkarız. Öncelikle şunu söylemek
durumundayız: Bu endişeyi taşıyan insanda, kula verilen önem Allah’a verilen
değerin önüne geçmiştir.
Kulluk borcumuzu eda etmezsek Rabbimiz bize nasıl bakar?
Haramdan kaçınmadığımız için bizleri mücrim kullar sınıfına dahil ederse
halimiz nice olur? Ahiretimizi heba etmiş olmaz mıyız? gibi sorular ikinci
plana düşmüştür. Böyle olunca da fedakârlığa kulluktan taviz vermekle
başlanmıştır. Sanki çekindiğimiz bu insanların ölümden sonra bizlere bir
faydası dokunacakmış gibi! Bunun adı ahireti dünya uğruna heba etmektir.
Dünyevî kaygılarla ebedî hayatımızı sıkıntıya sokmaktır.
Geçmekte olan namaz
Şöyle varsayalım: Eda etmek istediğimiz namazın vakti
çıkmak üzere. Bir mescide girip kılabilecek kadar zamanınız da kalmadı.
Etrafımızda dolanan yüzlerce insana aldırmadan, “Allah yeryüzünü bizlere mescid
kılmıştır” diyerek ceketi bir köşeye serip namazımızı eda edebilecek
cesaretimiz var mı? Yoksa yukarıda saydığımız hafakanlar bizi esir mi alır?
İnsanlar bana burun kıvırır, fotoğrafımı çekerek şurada burada basarlar,
namazımı kılarken laf atarlar endişesiyle Allah’ın hakkını ikinci sıraya mı
atarız?
Allah’ın selamının prestiji
Farz olan ibadetler bir yana, insanlar aman bizim
hakkımızda yanlış düşünmesin korkusuyla İslâmî geleneğimizin ayrılmaz bir
parçası olan ve Allah Rasalü s.a.v.’in bizlere mirası olan selamı ne kadar
kullanıyoruz diye bir düşünelim.
Selam kelamdan önce gelir değil mi? Peki girdiğimiz bir
işyerinde veya sabah mesai için dairemize gittiğimizde, selamı her şeyin önüne
alarak karşılaştığımız insanlara önce Allah’ın selamını mı veriyoruz yoksa bizi
yaftalarlar diyerek “günaydın”, “iyi sabahlar”, “merhabalar” gibi ikinci sırada
gelen temennî kelimeleriyle mi söze başlıyoruz?
Burada en büyük tehlike şudur: Değerlerimizin farkında
olan bizler, anlamsız endişelerimizden dolayı bunlara sahip çıkmadığımızda,
başta ailemiz olmak üzere toplum bu değerlerden yoksun olarak şekilleniyor.
Bunun sonuçlarından biri evlatlarımızın elimizden çıkıp gitmesidir, onları
kaybetmektir. Zira örnek bir yaşantıyla İslâmî kimliğimizi çocuklarımıza
intikal ettiremediğimiz takdirde, çok farklı değerleri kısa sürede
benimsemeleri kaçınılmaz olacak. Aynı çatı altında iki farklı kültürü temsil
eden insanlar haline geleceğiz.
Çocuklarımızla aramızdaki farklılıkları görmeye
çalışırsak, değerlerimizden ne kadar uzak yetiştiklerini ve başkalaştıklarını
kolay anlarız. Akşam eve vardığınızda, yavrularınızla kendinizi bir de bu
açıdan karşılaştırın. Sözümüzün doğruluğunu anlayacaksınız.
Dönüşerek kökünü kaybetme
Burada esasında bizim için de bir felaket söz konusudur.
Değerlerimize sahip çıkmadığımızda, toplum yavaş yavaş bizi kendisine benzetir.
Bir süre sonra taviz verdiğimiz kıymetlerimizi yavaş yavaş terk etmeye başlar,
bizler de sıradanlaşırız. Bunun anlamı ise, hem bizim hem de ailemizin
geçmişimizden kopmasıdır. Bir müddet sonra başta bizdekiler olmak üzere
ailemizdeki değerler hayatımızdan silinip gider, bu kargaşada kayboluruz.
Böyle bir akışa kendisini kaptırmış, kimliğini
kaybetmekte olan, değerleri üzerinde dıuramayan topluma gelince, varlığını
devam ettirmesi güçtür. Dünyacı batı kültürünün yeryüzünün her köşesinde
hegemonya kurmasının bir nedeni de toplumların dirençlerinin zayıflamasıdır.
Bizde de bu çok açık bir biçimde görülüyor.
Öncülerini bekleyen toplum
Çeşitli endişelerden dolayı bazen dindarlığımızı
gizliyoruz, çekiniyoruz, bazen haramları işliyoruz. Ancak ihmal ettiğimiz bir
husus var:
Halkımızın ibadetler noktasındaki zafiyeti her geçen gün
artsa da, değerleri kaybolmaya yüz tutsa da dinî duyarlılığı hâlâ güçlüdür ve
iyiden hemen etkilenir. İşin bilincinde olan bizler dinimizi elimizden
geldiğince mütevazi bir şekilde yaşamaya çalışsak ve hayatımızı dinin
güzellikleriyle süslesek, çevremizdeki insanlar bizden mutlaka etkilenirler.
Silikleşmeye yüz tutan değerlerimizi görüp özenirler, sahip çıkarlar.
Şehirlerarası yolculuk esnasında, vaktinin geçeceğinden
endişe ettiğiniz namaz için şoföre ricada bulunup otobüsü bir mescidin önüne
çektirdiğinizde, sizinle beraber birkaç kişinin daha namaz kılmaya koştuğunu
görürsünüz. Çünkü insanlar birinin öncülüğünü beklerler.
Hayatın diğer alanlarına yayılmış olan dinî mirasımız da
bunun gibidir. Birileri buna sahip çıktığında, onu sahiplenmeye hazır zaten pek
çok insan vardır. İşyerindeki arkadaşlarımızı Allah’ın selamıyla selamlaşmaya
alıştırdığımızda, bunun sevap boyutundan, bizi bir arada tutan değerlerden
olduğundan söz ettiğimizde, pek çoğunun kısa sürede bunu benimsediğini ve
evlerine gittiklerinde kapı yüzlerine açıldığında, ilk sözlerinin “selamün aleyküm”
olduğunu göreceğiz. Biz dinimize sahip çıksak olumlu etkiler yavaş yavaş
topluma yayılacaktır.
Allah’ın hakkından önce ne
gelir?
Bize düşen, Allah’ın hakkını her şeyin önüne koymaktır.
Bu yüzden İslâm yolunda dinî hassasiyetini yitirmişlerin veya Allah
düşmanlarının bizleri horlamasını, küçümsemesini önemsemeyelim. Çünkü Allah
bize yeter, o ne güzel bir vekildir.
İslâmî vecibelerimizi kararlılıkla yerine getirirken
hakkımızı aramasını da bilelim. Siliklik, çekingenlik bizim sıfatımız olmasın.
Makul ölçüler içerisinde tepkimizi ortaya koyalım. Kulluğumuzu yaşamamızın
önündeki engelleri tatlı ve güzel bir üslup ile ortadan kaldırmaya gayret
edelim. İşte yapılacaklardan biri:
Büyük şehirlerdeki devasa alışveriş merkezlerine
girdiğinizde vaktin nasıl geçtiğini anlamazsınız. Zaman hızla akıp giderken,
vakti geçmekte olan namazınızı eda etmek istersiniz. Ancak bunların büyük
kısmında bir minik mescit bile bulamazsınız. Alışveriş mekanlarını yaptığımız
harcamalarla ayakta tutan bizleriz. O halde en temel ihtiyacımız olan namazı
eda edebilmemiz için neden bir mescit bulunmamaktadır? Yapmazlar, çünkü bunun
ticarî bir getirisi yoktur, muhtemelen artı bir maliyeti ve masrafı vardır.
Mescit yeri ayrılmayışının belki art niyetli başka nedenleri de vardır,
bilemeyiz. Lakin bu tavrı kıracak olan bizleriz.
İşte bu noktada kulluk bilincimizin ne derece güçlü
olduğu ortaya çıkıyor. Bu yerlerin yönetimlerine medeni ölçüler içinde ciddi
tepkimizi göstermediğimiz için, belki de sergilediğimiz cılız tepkileri
önemsemediklerinden ya da bu yerleri boykot etmediğimizden dolayı, müslüman bir
ülkede namazı eda edebilecek bir mekan bulamıyoruz. Oysa üzerimize düşeni
yerine getirsek, bunu üç beş kişiden beklemek yerine hepimiz tavır alsak
talebimizi zorunlu olarak yerine getireceklerdir.
Ne kadar tuhaf bir durum değil mi? Her köşesinde
camilerin bulunduğu, halkının neredeyse tamamı müslüman olan bir ülkenin
alışveriş merkezlerinde namaz kılmak için yer bulmakta sıkıntı çekiyoruz. Bunun
nedeni ise, evet, bizim pasifliğimiz. Sorgulanması gereken de müslümanlığımızdır.
Peki mescidi bulamadığımızda ne yapıyoruz? Ceketi serip
bir köşede namazımızı kılıyor muyuz, yoksa insanlar ne der diyerek kazaya mı
bırakıyoruz? İşte size kendimizi tartmamız için bir fırsat!
İyi mümin kim?
Allah Teâlâ Kur’an’da iyi müminleri tarif ederken
onların dil uzatanın kınamasından korkmadıklarını belirtir. (Maide, 54).
Savaşta bile ibadetin aksatılmadan nasıl eda edilmesi gerektiğini tarif eder.
(Nisa, 101-103). Ve unutmamak gerekir ki, gerek ayetlerde gerekse Allah Rasulü
s.a.v.’in buyruklarında bizlerden istenen her şey, yerine getirilmek için
emredilmektedir. Hayatımızda mutlaka karşılık bulmaları icap etmektedir.
Allah’ın hoşnut olduğu mümin, O’nun hakkını her şeye önceleyendir.