Mürid ve Özgürlük - Ali YURTGEZEN
Mürid,
sözlükte de tasavvufta da “irade eyleyen”dir. Kalbini Hakk’a bağlamayı, dünya
gurbetinden asıl vatanına dönmeyi isteyendir. Tevhide katılmak, Allah Tealâ’ya
vâsıl olmak maksadıyla bir “yol” tercihinde bulunduğu için mürid denmiştir ona.
Modernizmin özgürlük, demokrasi, eşitlik, ilerleme gibi
dışı kalaylı kavramları sadece Batılı toplumların değil, biz müslümanların da
gözlerini kamaştırmış anlaşılan. Böyle kavramların kâğıt üzerindeki tarifi ile
pratiği arasındaki uçurumu bir türlü göremeyişimizin sebebi bu olmalı. Geçmişte
bizi biz yapan, bizi aziz kılan değerlerimizi, usul ve erkânımızı dahi modern
kavramların ölçüleriyle sorgulamaya sevk eden de galiba aynı körlük. Bazen bize
ait en az bin yıllık bir müktesebatı, tartışılmaz doğrular gibi kabullendiğimiz
Batılı kalıplara uyduramıyorsak eğer, kolaylıkla yanlışlığına hükmedip
hayatımızın dışına atıveriyoruz.
Geçenlerde bir kardeşimiz tasavvuftaki “mürid” terimini
böyle sorgulamış. Müridin mürşidine “gassâl elindeki meyyit”, yani “ölü
yıkayıcısının önündeki cenaze” misali teslim olmasına itiraz ediyor. İnsana
bahşedilen iradenin öneminden, kişinin tercih hakkının engellenemeyeceğinden,
sorumluluğun hürriyeti gerektirdiğinden dem vuruyor. “İrade eden, kendince bir
tercihte bulunabilen, bir şeyi özgürce isteyip ona yönelebilen” manasına gelen mürid
kelimesinin, tasavvufta bunun tam aksine, “iradesi olmayan, kendi iradesi
yerine mürşidinin iradesine bağlanan” manasına kullanılmasını bir “yanlış
yöneliş” yahut “tutarsızlık” delili sayıyor.
Müridin muradı
Ortada yanlışlık veya tutarsızlığa işaret eden bir mana
kayması yok elbette. Zira “mürid”, sözlükte de tasavvufta da “irade eyleyen”dir.
Kalbini Hakk’a bağlamayı, dünya gurbetinden asıl vatanına dönmeyi isteyendir.
Tevhide katılmayı, Allah Tealâ’ya vasıl olmayı murat edendir. Bu maksatla bir
“yol” tercihinde bulunduğu için mürid denmiştir ona.
Müridin tercihindeki sahicilik ve şiddet, bir mürşid-i kâmil
kılavuzluğunda yürümeyi dilediği yolun çizgisine, adap ve erkânına riayet
hassasiyetinin de ölçüsünü tayin eder. Mürşidine kayıtsız şartsız bağlanması,
onun usul ve talimatına itirazsız uyması, başlangıçta irade eylediği maksada
ulaşma iştiyakının kaçınılmaz icabıdır. Vuslatı hakikaten isteyen bilir ki
“vusûl (kavuşma), usûl iledir”. Yol ile giden yol alır. Usule harfiyen uymak,
yola tabi olmak iradesizlik değildir. Bilakis vuslat iradesinin canlı
tutulduğuna, yol alma arzusundaki samimiyete, her daim “mürid” olunduğuna
işarettir.
Mürid asıl muradını yitirmemişse, yani hâlâ mürid ise,
yol bilenlerin izinden sapmamak, yoldan çıkmamak için azami gayret sarf
edecektir. İnsanın bilmediği, ilk defa kat ettiği bir yolda, kılavuzuna rağmen
kendince yön ve yöntem belirlemeye kalkışması, asıl tercihini hükümsüz kılan
ahmaklıklar cümlesinden sayılabilir ancak. Müridin mürşidine gassal elindeki
meyyit gibi teslim olması bir iradesizliğin değil, sağlam bir iradenin, iradede
ısrarın gereğidir demek ki.
Dahası, bu irade ve onun kuvveti nispetindeki
teslimiyet, müridi gerçek manada “hür” kılacak bir makama ulaştırmanın yegâne
imkanıdır. İlk dönem sufilerinden Ebu’l-Hüseyin en-Nuri k.s.’nin, “Tasavvuf
hürriyettir.” tarifi bu hakikati ifade eder. Esasen hürriyet de neticede
iradeyle doğrudan alakalı bir meseledir ve bizim irfanımızda bugünkü yaygın
anlayışın tamamen dışında bir mahiyet taşır. Nitekim tasavvuf büyükleri,
“Hürriyet, Allah’a kullukta kemâl halidir.” buyurmuşlardır.
Bir esaret çığlığı: ‘Ben
özgürüm!’
Ne insanın bir mürşide bağlanıp kendi iradesinden
vazgeçerek özgür olacağını, ne de gerçek hürriyetin Allah’a kulluğun zirvesinde
yaşanabileceğini modern kabullerle izah etmek mümkün değil. Fakat modernizmin
havsalasına sığmayan her şeyi “yanlıştır” diye bir kalemde silip atmak da makul
değil. Biraz durup düşünmek, tasavvurlarımızın hakikatini sorgulamak lazım.
Şunu biliyoruz: Hürriyet yahut özgürlüğün farklı
alternatifler karşısında iradî bir tercihle ortaya çıktığı hususunda herkes
hemfikir. En az iki seçenekten birine kendi iradesi ile yönelebiliyorsa,
insanın hür olduğundan söz edilebiliyor. Kısaca “kişinin dilediğini
yapabilmesi” şeklindeki bir hürriyet tarifine kimse karşı çıkmıyor.
Ancak, bilhassa liberal felsefe ile İslâm, “kişinin
dilemesi yahut irade etmesinin nasıl gerçekleştiği” konusunda ayrılıyor ve bu
ayrılık ortak hürriyet tarifini farklı muhtevalar yüklemek suretiyle karşı
karşıya getiriyor. O kadar ki taraflardan birinin hürriyet dediğine öbürü
esaret adını veriyor. Modern anlayış müridin, yani irade eden kişinin kimliğini
onun beşeriyetine indirgerken, İslâm insanın âdemiyetini esas alarak sırf
beşerî saiklerle yapılan tercihleri iradesizlik sayıyor.
Hürriyetin sınırlarını belirleyen hakların ne olduğu
konusunda da farklı kabuller var. İslâm’ın, “hukuk”u (hakları) tehdit ettiği
gerekçesiyle kısıtladığı “huzûz”u (hazları, nefsanî arzuları), modern anlayış
hukuk olarak görüyor mesela. Yine de en temel ayrılık iradenin ortaya çıkışıyla
alâkalı. İslâm, insanın iradesini kulluk tercihi çerçevesinde bir tabi oluşun
belirlediğini söylerken, modernizm bunu müstakil bir varlık zannettiği insanın
her safhadaki bağımsız bir fiili gibi anlıyor.
Dikkat edilirse, günümüzde “Ben özgürüm” diyen,
başkalarının hukukunu gözeterek de olsa nefsinin hevası peşinde dilediği gibi
davrandığını yahut davranması gerektiğini söyleyen bir insanın temel dayanağı
“kendisi”dir. Oysa iki alternatiften birini tercih ederken kendisini bağımsız
bir irade sahibi gibi görmesi, çoğu zaman bu tercihini belirleyen sağlıksız bir
eğitimi, zamaneyi, çevreyi, modayı, beşerî arzuları “kendisi” zannetmesi,
insanın en büyük yanılgısıdır. Böyle bir özgürlük iddiası nefse köle
olunduğunun ifşasıdır.
Başımız nereye bağlı?
İnsan her halükârda kuldur. Bağımsız, bağlantısız,
kendine yetebilen, başı boş bir varlık değildir. Bunun farkına varamaması yahut
aksini vehmetmiş olması hakikati değiştirmez. Bizim yazılı kaynaklarımızda
hürriyet yerine “serbestî” kelimesinin kullanılması biraz da bu hakikate işaret
içindir. Bugün de hür yahut özgür yerine serbest kelimesini kullandığımız olur.
“Ser-best”, yani “başı bağlı”. Yani iradî tercihlerini bir tabi oluş, bir
kulluk çerçevesinde belirleyen kişi.
Asıl mesele insanın kime veya neye kulluk ettiği, başını
kime yahut neye bağladığıdır. Ya Allah’a kuldur insan, ya Allah’tan gayrısına...
Allah’a kulluk, bizi yaratanın, bizim asıl sahibimizin kudreti karşısında
aczimizi fark edip O’na bağlanmak, O’nun iradesine teslim olmaktır. Vahye ve sünnetullaha
uygun davranmaktır.
Bu aynı zamanda insanın bir “hüviyet” sahibi olarak
varlığının, kendini bilmesinin ve kendinde olmasının şartıdır. Çünkü insanın
yegâne hüviyeti Allah’a kulluğudur. Kişi bunun farkında değilse ya da bu
hüviyetini inkâr ediyor, yok sayıyorsa; kendini kaybetmiştir, kendinde
değildir. Kendini kaybetmişlik hali kaçınılmaz olarak Allah’tan gayrısına
kulluğa mahkum eder insanı. Bu mahkumiyet zahiren hürriyet zannedilebilir,
iradî bir tercih gibi görülebilir. Kendinde olmayanın iradesinden söz edilemez
oysa. İradî tercih gibi görünen yönelmeler bir kapılmadan ibarettir. Savrulup
sürüklenmeye, dolayısıyla iradeyi kullanma imkanının kaybına yol açar. Üstelik
kendisinden daha aşağı ve değersiz varlıklara köle kıldığı insanı onun
şerefiyle asla bağdaşmayacak bir zillete düşürür.
Yine bu sebepledir ki bizim yazılı kaynaklarımızda “hür”
kelimesi “şerefli” olmayı anlatır öncelikle. Dünyanın ve nefsanî tutkuların
boyunduruğunda oradan oraya sürüklenenler, Allah’tan gayrısına kul olarak kendi
şereflerini paymal edenler elbette hür olamazlar.
Nefsin elinde meyyit gibi olanlar hür ve irade sahibi
değil de, mürşidin elinde meyyit gibi olanlar hür ve irade sahibi midir peki?
İki bakımdan evet. Bir; mürşide teslimiyet tercihi müridin kendi hüviyeti ile
ortaya koyduğu sahici bir iradedir. İki; mürşide tabi olması, insanın asıl
hüviyetine, âdemiyetine tabi olmasıdır. Esaret zilletine düşüren nefs
belasından kurtulmanın ilk adımıdır.
Başımızı öyle bir yere bağlayalım ki çekip bizi
aslımıza, sahibimize götürsün.