Dün Bugün Yarın - Sadık ILGAZ
‘Saf Türk’ Olmayanın Hakkı!
Tarihçiler, Osmanlı Devleti’nin geniş bir coğrafyada,
birçok farklı dinî, etnik ve kültürel unsuru bir arada yaşatarak, 6 asır gibi
uzun bir ömür sürmesini birçok sebebe bağlarlar.
Güçlü bir devlet yapılanması, güçlü ve düzenli bir ordu,
iyi bir eğitim sistemi Osmanlı’yı büyük devlet yapan unsurların başını
çekmektedir. Dünya tarihine baktığımızda tüm bu özelliklere sahip olduğu halde
ömrü kısa sürmüş pek çok devlete de rastlarız. Bu durum göstermektedir ki,
devletlerin ömrünü uzatan sadece iyi bir devlet mekanizmasına, güce sahip
olmaları değildir. Peki, Osmanlı Devleti’ni diğer devletlerden ayıran ve daha
uzun ömürlü kılan ne gibi özellikleri vardır?
Ülkemizin ve dünyanın önde gelen birçok Osmanlı uzmanı,
Osmanlı’nın müsamaha ve adalete verdiği önemi ilk sıralarda sayarlar. Osmanlı,
hakimiyeti altındaki müslüman ve gayri müslim tüm tebasının kendi dilleri,
kültürleri ve inançlarıyla var olmalarına müdahalede bulunmamış, birbirleriyle
ve devletle ilişkilerinde adaleti sağlamaya özen göstermiştir. Ülkemizin
yetiştirdiği önemli fikir adamlarından Prof. Dr. Aydın Yalçın’ın (1920-1994)
Türkiye İktisad Tarihi isimli eserinde de dile getirdiği gibi, “Osmanlılarda
hukuk düzeni, vatandaşın güven altında yaşamasına, kazanmasına, istikrarlı bir
vasatta mutlu bir hayat sürmesine imkan veren mühim bir unsurdur.(1)”
Cumhuriyet döneminde ise, ülkemizin hukuk sisteminin
yaşadığı sorunları, adaleti değil ideolojiyi ve egemen bir sınıfın çıkarlarını
temel alan uygulamaları, özellikle son yıllarda birbiri ardına gelen
skandalları ve hukukî olmaktan çok uzak siyasi kararları düşünürsek, devletin
vatandaşlarına karşı pek de adil olamadığı anlaşılır. Burada şu soruyu sormak
gerekiyor: Altı asır varlığını devam ettirmiş, milyonlarca kilometre karelik
topraklarda farklı etnik, dinî ve kültürel unsuru bir arada barış içinde
yaşatmış, Osmanlı’nın aksine, genç Cumhuriyet neden adil olmaktan uzaktır?
Bu soruya günümüzün önemli hukukçularından Doç. Dr.
Osman Can, Osmanlı Devleti’nin yetiştirdiği en önemli devlet adamı ve
hukukçularından biri olan ve Mecelle’yi yazan Ahmet Cevdet Paşa (1822-1895) ile
Cumhuriyet döneminin hukuk sisteminin kurucusu olan Mahmut Esat Bozkurt (1892-1943)
arasında yaptığı şu kıyaslama ile cevap verir:
“Ahmet Cevdet Paşa’nın tercihlerinde belirleyici olan
unsurlar hukuk siyaseti bakımından doğu-batı sentezi, adalet, hakkaniyet,
toplumsal beklentilere yanıt vermek olarak özetlenebilir. Mahmut Esat Bozkurt’un
tercihlerinde belirleyici olan yaklaşım ise yönetici sınıf tarafından
belirlenmiş, saptanmış olan bir ideolojinin bütün kuşatıcılığıyla, hukuksal ve
yargısal araçlarla topluma dayatılmasıdır. Toplumun bu tercihler doğrultusunda
“yargı” eliyle terbiye edilmesidir. (2)”
Bu kıyaslamada da görüldüğü üzere, Ahmet Cevdet Paşa’nın
hukuk anlayışı adalet, hakkaniyet ve toplumsal beklentilere yanıt vermeyi esas
alırken; ırkçı fikirleriyle bilinen Mahmut Esat Bozkurt’un elinde hukuk,
yönetici bir sınıfın cahil gördüğü toplumu terbiye etmesi, eğitmesinden başka
bir şey değildir.
Mahmut Esat Bozkurt’un 19 Eylül 1930 tarihinde Adalet
Bakanı sıfatıyla şöyle diyordu: “Türk, bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne
sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır:
Hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman hatta dağlar bu hakikati
böyle bilsinler.”
Dönemin başbakanı İsmet İnönü de 31 Ağustos 1930
tarihinde şu açıklamayı yapar: “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal
haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka kimsenin böyle bir hakkı yoktur.”
Bunlara bakınca yanlış temeller üzerine kurulmuş bir
hukuk sisteminin ülkeye neden huzur ve mutluluk getiremediği net olarak
anlaşılacaktır.
(1) Aydın Yalçın, Türkiye İktisat Tarihi / Osmanlı
İktisadında Büyüme ve Gerileme Süreci, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1979, s. 66.
(2) Osman Can, Darbe Yargısının Sonu: Karargâh
Yargısından Halkın Yargısına, Timaş, İstanbul, 2010, s. 29.
Özgürlük Nereden Gelir?
Basit bir soru:
20. yüzyılda teknoloji devriminin gerçekleşmesiyle
birlikte bilgisayar, internet gibi teknolojik alet ve kavramlarla tanışmamızdan
önce, “bilişim suçları” gibi bir suç tanımlaması yapmak ve bunları
yasalaştırmak gibi bir ihtiyaç var mıydı?
Ya da bilim adamları tarafından varlığı ilk kez
keşfedilmiş bir canlı, var olduğu ortaya çıkmadan önce herhangi bir dünya
dilinde kendine bir karşılık bulmuş mudur?
Bu türden soruların cevabı elbette “hayır”dır. Bu durum
ortaya net olarak koyuyor ki, insanoğlu kelime ya da kavramları bir ihtiyacın
belirmesiyle, o ihtiyacı tanımlamak için üretir.
Bugün gündelik hayatımızdan devletle olan
ilişkilerimize, politik tartışmalardan dinlediğimiz şarkılara kadar birçok
alanda, olguda, konuşmada bir kelimeyi sıklıkla kullanıyor, ihtiyaç duyuyor,
talep ediyoruz: “Özgürlük.”
Özgürlük kelimesi bugün her zamankinden fazla kullanım
alanımızda, çünkü özgürlük her zamankinden fazla talep ediliyor. Örneğin;
başörtüsüne özgürlük, Youtube’a özgürlük, haksız hapis yattığını
düşündüklerimize özgürlük vs...
Peki, “özgürlük” kelimesi/kavramı hangi ortamda, nasıl
bir ihtiyaçtan doğmuş, ilk nerede kullanılmış?
Samuel Noah Kramer’in “Tarih Sümer’de Başlar” (Kabalcı
Yayınevi) isimli dünyaca ünlü kitabında bu soruların cevabını veren hayli
ilginç bir hikâyeye rastlıyoruz. Kramer’in anlattığına göre bu kelime ilk
olarak Mezopotamya’da, Sümerlerin bir şehri olan Lagaş’ta ortaya çıkıyor. Sümerce’de
“Amargi” olarak kullanılan ve dünya dillerinde özgürlük anlamına gelen ilk
kelime olan bu kavramın, dünyanın ilk şehir devleti olan Lagaş’ta ortaya
çıkması, dolayısıyla dünyanın ilk devleti ile yaşıt olması da bir tesadüf
değil. Zira toplumsal bir sözleşme ile toplu halde yaşamaya başlayan, bu
sözleşme ile şekillenmiş devlet kurumları tarafından yönetilmeye başlanan
insanoğlu, bir toplumsal sözleşme ile kısıtlanıyor ve bunu hissettiği anda da
kaybının farkına varıyor, onu yeniden elde etmenin peşine düşünüyor.
Reha Çamuroğlu’nun da “Tarih, Heterodoksi ve Babaîler”
isimli kitabında “Bu sözcük, kültür tarafından bireysel olarak belirlenen ama
onu kolektif olarak değiştirebilen insanların bir değiştirme çabası sırasında
ortaya çıkmıştır.” (Kapı Yayınları, s.9) sözleriyle özetlediği özgürlük,
insanoğlunun peşini hiç bırakmayacağı bir ihtiyaç olarak gündemimizden hiç
düşmüyor, devlet ve onun tahakküm aracı kültür var oldukça da gündemimizden
düşeceğe benzemiyor. Zira özgürlük, Çamuroğlu’nun da ifade ettiği gibi, memnun
olunmayanı değiştirmek, isteneni elde etmek çabası ve ihtiyacımızın adı olarak
karşımıza çıkıyor.