Ayın Konusu - Müslümanın Ortak Aklı İSTİŞARE - Ali YURTGEZEN
Sevk ve
idare sorumluluğu, doğru tespitler yapmayı, doğru çözümler üretmeyi, doğru
kararlar almayı gerektirir.
Fakat insan her zaman her şeyin doğrusunu bilemeyebilir.
Beşerdir şaşar, yanılır, hata eder.
Ne kadar iyi niyetli, ne kadar zeki ve mahir olursa
olsun, her meselede isabetli karar vermesi mümkün değildir.
Böyle bir ihtimalle zarara uğramamızı, yanlışa
düşmemizi, emek ve imkanlarımızın heba olmasını istemeyen Cenab-ı Hak, bizi
“istişare”ye davet eder.
Efendimiz s.a.v., “Hepiniz çobansınız ve sürünüzden
sorumlusunuz.” buyurur. Bu bir benzetmedir. Kim olursa olsun, herkesin mutlaka
bir sevk ve idare sorumluluğu taşıdığına işaret eder. Nitekim hadis-i şerifin
devamında, imam veya emir ümmetin, erkek aile halkının, kadın evinin ve
çocuklarının, hizmetçi efendisinin malının çobanı olarak örneklenir. Türkçeye
“çoban” diye aktarılan hadis metnindeki “râî” kelimesi, “bir topluluğu en güzel
şekilde yöneten, yönetimi altında olanları koruyup gözeten, her bakımdan
güvenilen ve bu sebeple de kendisine riayet edilen kimse” demektir.
Evet, hepimizin doğru yönetmekle mükellef olduğu bir
meşguliyet sahası vardır mutlaka. Tek başımıza olduğumuzu, kendimizden başka
kimsenin sorumluluğunu taşımadığımızı iddia etsek bile vardır. En azından vücut
azalarımızın, duygularımızın, kabiliyet veya imkanlarımızın doğru yönde
kullanılmasından sorumluyuz.
Şu veya bu derecedeki sevk ve idare sorumluluğu, doğru
tespitler yapmayı, doğru çözümler üretmeyi, doğru kararlar almayı gerektirir.
Fakat insan her zaman her şeyin doğrusunu bilemeyebilir. Beşerdir şaşar,
yanılır, hata eder. Ne kadar iyi niyetli, ne kadar zeki ve mahir olursa olsun,
her meselede isabetli karar vermesi mümkün değildir. Böyle bir ihtimalle zarara
uğramamızı, yanlışa düşmemizi, emek ve imkanlarımızın heba olmasını istemeyen Cenab-ı
Hak, bizi “istişare”ye davet eder.
Müslümanın şiarı
İstişare, herhangi bir konuda en doğru metot ve çözüme
ulaşmak, en uygun kararı almak için bilgisine, uzmanlığına, ahlâkına güvenilen
kişi veya kişilerle görüş alışverişinde bulunmak demektir.
İstişare müslümanın şiarıdır. Kur’an-ı Kerim’in Şûrâ
suresi 38. ayetinde müminlerin “işlerini kendi aralarında istişare ile”
görmeleri övülmüştür. Âl-i İmran suresinin 159. ayetinde ise Hz. Peygamber
s.a.v.’e hitaben, “(Etrafında toplanıp sana tabi olanlarla) istişare et” buyurulmuş,
Efendimiz s.a.v. de vahiyle belirlenmemiş hemen her konuda ashabıyla istişare
etmiştir.
Ebu Hüreyre r.a.’ın “Dostlarıyla Rasulullah’tan daha
fazla istişare eden bir kimse görmedim.” dediği haber verilir. Esasen vahye mazhar
olması ve fetaneti sebebiyle Allah Rasulü s.a.v.’in istişareye, diğer
insanların görüş ve tekliflerine ihtiyacı yoktur. Buna rağmen istişareye memur
edilmesi, ulemamızın da belirttiği gibi, ümmetine bu hususta da örnek olmak,
onları teşvik etmek içindir.
Nitekim sırat-ı müstakimin ancak sünnet-i seniyyeye
sımsıkı sarılmakla yürünebileceğini bilen müslümanlar, istişareyi hayatlarının
vazgeçilmez bir usulü haline getirmişlerdir. Aileden devlet yönetimine kadar
her kademede işlerini istişare ile görmüşler, aşılamaz sanılan yalçın dağları
birbirlerine danışa danışa aşıp yüksek bir medeniyetin kurucusu olmuşlardır.
Hz. Peygamber s.a.v.’in örnekliğiyle daha Hulefa-yi Raşidin
döneminde bir yönetim tarzı haline getirilerek kurumsallaştırılan istişareyi,
Batılı toplumlar asırlar sonra nice acıların ardından keşfedebilmişlerdir
ancak.
Petekten bal sağmak
Bugün artık müslüman olsun olmasın herkes istişarenin
gerekliliğine inanmış görünüyor. Neredeyse bütün devletlerin meclisleri,
senatoları var. Şirketler kadrolu danışmanlar istihdam ediyor. Herhangi bir
konuda yetki ve sorumluluk alan kişilerin etrafında müsteşarlardan
müşavirlerden geçilmiyor. Sivil toplum organizasyonları bile sık sık istişarî
toplantılarla gündeme geliyor.
Fakat istişarenin bu kadar yaygınlık kazanmış ve
benimsenmiş olması, yanlışlıkları her geçen gün biraz daha azaltıp yapılan
işleri daha güzel, daha hayırlı, daha verimli kılıyor mu, orası
şüpheli.
“İstişare”, “meşveret” ve “müşavere” kelimeleri aynı
kökten gelir ve hepsi de aşağı yukarı aynı manayı, yani “maksada ulaştıracak en
doğru yolu göstermek, hedeflenen şeye işaret etmek” manasını
karşılar. Yine aynı kökten türeyen “şura” kelimesi ile ise daha
ziyade “istişare için toplanma” veya “istişare eden topluluk” kastedilir.
Bütün bu kelimelerin kök manalarından biri de “balı
peteğinden çıkarmak, bal sağmak”tır. Böylece hem istişare ile ulaşılan
neticenin hayırlı, faydalı ve güzel olması gerektiğine, hem de bu neticenin
ortak bir çabayla kazanılabileceğine işaret edilir.
Kökteki bu “petekten bal sağmak” manası bir şeyi daha
düşündürür: Her petekte bal olmaz, dolayısıyla da her petekten bal almaya
çalışmak beyhude bir çabadır. Yahut petek bal ile doludur da peteği kovandan
çıkarmanın, balı sağmanın usulüne ve zamanına riayet etmeyince heba olur gider.
İşin şeklini dondurunca
İstişarelerin “istişare” olabilmesi için uyulması
gereken şartlar var demek ki. Üstelik bu şartlar maksada, konuya, istişare
heyetinin sorumluluk seviyesine göre değişebiliyor. Günümüzde istişare ile
ilgili tartışma, eleştiri ve şikayetlerin en fazla yoğunlaştığı, “istişare
sonucunun bağlayıcılığı” meselesinde tek ve kesin bir cevap aramamak gerekiyor
mesela.
Örnek birer uygulama olması sebebiyle Hz. Peygamber
s.a.v.’in istişarelerini esas aldığımızda da standart bir şablonla
karşılaşmıyoruz. Daha çok bir strateji belirleme konusunda Efendimiz s.a.v.
bazen kendisi görüş istiyor ashabından, bazen sorulmadan söylenen bir teklife
itibar ediyor. Bazen bir kişiye soruyor fikrini, bazen bir topluluğa... Bir
çözüm teklifini hemen kabul ettiği de oluyor, ısrarlara rağmen reddettiği de...
Bunun böyle olması gerekiyor ve Rasulullah s.a.v.’in bu
tavrı, istişarenin çok önemli şu özelliğine işaret ediyor: Elbette belli
ölçüler, sınırlar var ama her duruma aynen uygulanacak tek ve sabit bir
istişare usulü, dondurulmuş bir istişare kalıbı yok. O kadar ki hükmü dahi
değişiyor. Sorumluluk sahibinin şahsî dairesindeki işlerle ilgili istişareye
“sünnet” diyen din alimleri, ümmetin selametini ilgilendiren hususlarda
istişarenin “vacip” veya “mendup” olduğunu söylüyorlar.
Biz konuyu çok fazla dağıtmamak için, insanları Hakk’a
ve hayra çağırmak üzere organize olmuş gönüllü toplulukların, ümmete hizmet
için yapılanmış cemaatlerin istişare usullerini ele alacağız. Bu tür
hizmetlerde sorumluluk alanların istişare hususunda daha titiz, daha duyarlı
olması gerekiyor çünkü.
İstişare kurulları
Gönüllülük esasıyla hizmet gören sivil organizasyonların
hemen her biriminde bir istişare heyeti vardır genellikle. Bunlar bir problemin
çözümünü bulmak, bir durumu gerçek sebepleriyle doğru tespit etmek, bir işin en
verimli sonucu alacak şekilde yapılmasını sağlamak, bir konuda birden fazla
alternatiften en uygun olanını seçmek üzere toplanıp görüş alışverişinde
bulunurlar.
Böyle görüşmelerin insanlardaki sorumluluk duygusunu
geliştirmesi, hizmet şevkini artırması, aidiyet şuurunu güçlendirmesi de
beklenir. Fakat bazen böyle olmaz. Görüşmeler gereksiz konuşmalarla uzar, zaman
kaybedilir, en verimli şekilde yapılması hedeflenen işler sürüncemede kalır.
Manasız ısrarlar, karşıdakinin düşüncesini kâle almayan tutumlar kırgınlıklara
yol açar. Teklifi kabul görmemiş olanlar heyecanlarını kaybeder, gönülsüzleşir,
hizmetten soğurlar.
Bunun böyle olmaması için hem istişare isteyen
sorumluluk sahiplerinin hem de istişareye katılanların bazı hususları gözetmesi
gerekir.
Öncelikle, sabit bir üst istişare kurulunun bulunması
gerektiği kabul edilmelidir. Bu kurul dört halife döneminde “hall ve akd ehli”,
“ulü’l-emr”, “ehlü’ş-şûra” gibi isimlerle anılan heyete benzer. Hizmeti geçmiş,
takva sahibi, kıdemli ve sözü dinlenir büyüklerden oluşur. Cemaatin temsilcisi,
manevi şahsiyeti gibidir ve nihai karar merciidir.
Ancak böyle bir sabit kurulun her konuda bilgi ve fikir
sahibi olması beklenemez elbette. Her meseleyi bunlar sadece kendi aralarında
istişare eder, başkalarına danışmazlar diye bir kaide de yoktur. Farklı
konularda başkalarına danışma ihtiyacı olduğunda bir nevi alt komisyon gibi
geçici istişare kurulları oluşturur, bunların teklif ve fikirlerinden istifade
ederler.
Karşılıklı saygı şart
Sıkıntıların bir kısmı bu alt ve üst istişare
kurullarının fonksiyonlarını karıştırmaktan kaynaklanıyor. Üst kurul mensupları
bu konumlarının bir imtiyaz olmadığını, ağır bir sorumluluk gerektirdiğini
bilmek; bu sorumluluğun icabı olarak da teknik konularda sürekli ehil kişilerin
görüşünü almak ve onların uzmanlıklarına saygı duymak durumundadır.
Hz. Ömer r.a.’in kendisinden sonraki halifeyi belirlemek
üzere oluşturduğu şurada yer alan Abdurrahman b. Avf r.a., halife adayları
konusunda kendi kararını hanımlar da dahil birçok sahabi ile görüştükten sonra
vermiştir.
Üst kurul kendilerine sunulan teklifin teknik
detaylarına, uzmanlık isteyen inceliklerine müdahale etmemeli; bu teklifin
cemaatin çizgisine, ölçülerine, imkanlarına uygunluğunu ve meşruiyyetini
gözetmelidir.
Alt komisyon hükmündeki geçici istişare heyetleri de,
kendilerine karar yetkisi verilmemişse, sadece teklif sunmakla mükellef
olduklarını bilmelidirler. Tekliflerinin uygun bulunmaması halinde bunu
uzmanlıklarına bir hakaret yahut yanlış tercih gibi anlamamaları gerekir.
Çünkü karar her zaman sorumluluk sahiplerine aittir ve
bazen kendi çerçevesi içinde çok makul bir proje diyelim ki maddî
imkansızlıklar yahut yol açacağı sonuçlar sebebiyle reddedilmiş olabilir.
Hz. Ebubekir r.a., halifeliği döneminde “namaz kılarız
ama zekât vermeyiz” diyenlere nasıl davranacağı konusunda istişare etmiş, fakat
istişare sonunda ortaya çıkan, “üzerlerine asker göndermeyip nasihatte
bulunalım” ve “üzerlerine gidilecekse de askerin bir kısmını gönderelim”
görüşlerinden ikisine de uymayarak ordunun tamamını mürtedlerin
üzerine salmıştır.
İstişare adabı
Bir mesele istişare edilirken bütün tarafların enaniyetten,
tarafgirlikten, hissi davranmaktan, peşin hükümden, şahsiyetçilikten kaçınması
gerekir. Kulis yapıp önceden bir kısım insanları yönlendirmekle, yahut bir
görüşü şu veya bu şekilde dayatmakla istişare olmaz.
Samimi olunmalı, hakikat olduğu gibi tespit ve teslim
edilmelidir. Durum bütün çıplaklığıyla ortaya konmalı, soran Allah rızası için
sormalı, cevap veren de Allah rızası için ihlâsla cevap vermelidir. Gıybet
etmemek kaydıyla gerekiyorsa yanlışlar, kusurlar, hatalar da
konuşulabilmelidir.
Zaman kaybetmemek için önceden hazırlık yapılmalı,
istişare sırasında mantık ve muhakeme disiplininden, esastan uzaklaşılmamalıdır.
İstişarede cedel olmaz. Konuşurken muhatabı rencide
etmemeli, görüşler yumuşak bir üslupla ortaya konmalı, nazik olunmalıdır.
İstişare etmek, müsteşirlerin (istişareyi isteyenlerin) görüş sahibi
olmadıkları, yahut teklif üretmekte yetersiz veya zayıf kaldıkları manasına
gelmez. Bu sebeple onlara akıl verir tarzda, emreder gibi konuşmamalıdır. Müsteşirler
de müsteşarların (kendileriyle istişare edilenlerin) farklı görüşlerini sabırla
ve dikkatle dinlemelidir. Görüşlere muhalefetin, görüş sahibine muhalefet
olmadığı bilinmeli, makul itirazlar karşısında alınganlık gösterilmemeli, ısrar
ve inat edilmemelidir.
Müdahale etmeli ama ısrarcı
olmamalıyız
Bazı durumlarda daha uygun bir görüş ve tedbir
biliyorsak, sorulmasa dahi bunu söylememiz gerekebilir. Bu müdahale karar aşamasında
veya alınan karara rağmen de olabilir.
Nitekim Rasul-i Ekrem s.a.v. Hendek Savaşı’nın onuncu
gününde Gatafanlılarla anlaşmak üzere iken Sa’d b. Muaz ve Sa’d b. Ubade’nin
(Allah onlardan razı olsun) teklifi doğrultusunda bu anlaşmadan vazgeçmiştir.
Aynı şekilde Bedir öncesi İslâm ordusunun mevzileneceği yer konusunda Hz.
Peygamber s.a.v., Hubab b. Münzir r.a.’ın müdahalesi üzerine kendi görüşünü
terk edip onun teklifine uymuştur.
Bu örneklerde müdahaleyi yapanların üslubu dikkate
şayandır. Efendimiz s.a.v.’e son derece edepli bir şekilde “Aldığınız karar
vahye mi dayanıyor yoksa sizin şahsî görüşünüz mü?” diye sormuşlar, şahsi
görüşü olduğunu öğrenince kendi düşüncelerini asla ısrarcı olmadan
gerekçeleriyle teklif etmişlerdir. Hz. Peygamber s.a.v.’in bu müdahaleler
karşısında incinme emareleri göstermediği gibi memnuniyet duyması da istişare
adabına dair önemli bir tavrı örneklemektedir. Buna rağmen bazen uzmanlık,
ehliyet veya zahirî işaretler bir teklifin doğruluğuna hükmetmeye yetmez. Böyle
durumlarda bilhassa büyüklerin, peygamber mirasçısı alimlerin, feraset sahibi salih
müminlerin teklif ve görüşlerimiz karşısındaki sükutunu zorlamamak, hal diliyle
verdikleri cevabı ısrarla ve inatla değiştirmeye çalışmamak gerekir.
Uhud savaşı öncesi Hz. Peygamber s.a.v.’in görüşüne
rağmen gençlerin Medine dışına çıkıp müşrik ordusunu karşılama ısrarı ve bu
ısrarın getirdiği mağlubiyet böyle bir mesaj taşır.
Şura kararı herkesindir
Yapılan bir karar istişaresi ise ve bizim görüşümüzün
dışında bir karar çıkmışsa buna saygı göstermeli, bizim teklifimiz uygulanmaya
konmuş gibi o işin gerçekleşmesi için canla başla çalışmalıdır. Çünkü şuranın
kararı ortaktır.
Muhalif olanlar da bu ortaklığa dahildir. Uygulamaya
bigâne kalmak, “Yapsın da görelim bakalım!” türü kızgınlıklarla bütün yükü
karara esas olan görüş sahibinin sırtına yıkmak, kardeşlik ve yoldaşlık
hukukuna sığmaz.
İstişare bir tedbirdir ve elbette takdir Allah’ındır.
Bazen istişareden çıkan kararın uygulamasından beklenen netice alınamayabilir.
Böyle durumlarda o kararın alınmasına esas olan görüşlerin sahiplerini
eleştirmek, ayıplamak, itham etmek son derece yanlıştır. Yanılmak insana
mahsustur.
Bir kere yanıldı diye insanları itip kakarak kınarsak
ümitsizlik ve güvensizlik peyda olur. İnsanların hata yaparım korkusuyla
görüşlerini söylemekten çekindiği ortamlarda sağlıklı bir istişare yapılamaz.
Hz. Peygamber s.a.v.’e hitaben “(Yapacağın) işlerde
onlarla istişarede bulun.” buyurulan Âl-i İmran suresi 159. ayeti Uhud
savaşından sonra nazil olmuş ve “onlar” ifadesiyle Medine dışına çıkıp
savaşmakta direterek yahut savaş sırasında mevzilerini bırakarak mağlubiyete
sebebiyet veren Uhud ehli kastedilmiştir.
Nitekim Rasulullah s.a.v., Uhud’da mağlubiyete sebep
olmuş gibi görünenlere en ufak bir sitem imasında dahi bulunmamış, onlarla
istişareye devam etmiştir. Daha ibretamiz olanı ise, tek eleştiri ve kınamanın,
müslüman ordusunu yarı yolda terkederek geri dönen münafık Abdullah b.Übey’den
gelmesidir.
İstişarelerin bağlayıcılığı
Daha önce belirttiğimiz gibi, yapılan istişare karar
almak için de olabilir, teklif sunmak için de. Bu bir karar istişaresi ise ve
heyete kesin karar yetkisi verilmişse, eğer oy birliği yoksa oy çokluğuna
itibar edilir. Karar alındıktan sonra da artık muhalefet olmaz.
Danışma amaçlı teklif istişarelerinde ise nihaî karar
asıl sorumluluk sahibi merciindir. İsterse kararını çoğunluğun görüşü
istikametinde belirler. Uhud öncesinde Hz. Peygamber s.a.v.’in kararı böyle
olmuştur. Eşit ağırlıkta iki farklı görüş varsa, Hz. Ömer r.a.’in veba salgının
baş gösterdiği Şam’a girip girmeme hususunda yaptığı gibi hakeme müracaat
edebilir.
Hz. Ömer “Şam’a girelim” diyenlerle “dönelim” diyenlerin
denk olduğunu görünce sahabenin büyüklerine danışmış, onların teklifi
istikametinde geri dönmüştür. Karar yetkisi taşıyan, isterse teklif
istişaresinden çıkan hiçbir görüşe uymaz. Ya namaz vaktinin belirlenmesi
konusunda olduğu gibi beklemeyi tercih eder yahut kendi görüşünü uygular.
Sorumluluk sahipleri, mevcut görüşleri değil de kendi
görüşünü tatbik etmek isterse Hz. Ebubekir r.a.’in örneklediği iki yoldan
birini seçer.
Görüşündeki isabetten eminse, mürtedlerin üzerine ordu
gönderilmesinde olduğu gibi derhal uygulamaya geçer. Yahut farklı görüş
sahiplerini ikna yolunu seçip, Allah’tan bu konuda onların kalplerine genişlik
ve göğüslerine rahatlık vermesini niyaz ederek bekler. Hz. Ebubekir r.a. Kur’an-ı
Kerim’in toplanması konusunda böyle hareket etmiştir.
Azmettikten sonra dönmek yok
İstişareler sonunda şu veya bu şekilde kesin bir karar
alınmışsa artık bütün tereddütler, bütün karşı görüşler, bütün bahaneler
unutulmalı ve o kararın uygulanması için herkes üzerine düşeni yapmalıdır.
Hangi gerekçe ile olursa olsun kesinleşmiş bir kararı bir müddet sonra
değiştirmek, hele de bu çok sık yapılıyorsa, topluluğun kendine olan itimadını
azaltır, hizmette gevşekliğe yol açar.
Biz şüphesiz ki bir iş için hayır murat ederek
istişarede bulunur, en doğru olduğunu düşündüğümüz kararı alırız. Fakat o işin
hayırla mı yoksa şerle mi biteceğini bilemeyiz. Yahut bizim hayır bildiğimizde
şer, şer bildiğimizde hayır olabilir. Ne kadar mükemmeliyetçi olursak olalım,
bir işin neticesini Cenab-ı Allah takdir eder. Bizim vazifemiz sebeplere
sarılmak, tedbiri elden bırakmamaktır. Üzerimize düşeni yaptıktan sonra, “gayret
bizden tevfik Allah’tan” deyip Alemlerin Rabbi’ne tevekkül etmektir.
Onun için Âl-i İmran suresinin 159. ayetinde Hz.
Peygamber s.a.v.’e “müslümanlarla istişare” emrinden hemen sonra şu talimat
veriliyor:
“Bir kere de azmettin mi (kesin karar verip yola
koyuldun mu), artık Allah’a tevekkül et. Muhakkak ki Allah mütevekkil olanları
(Allah’a dayanıp güvenenleri) sever.”
Ve Allah Tealâ sevdiği kullarına mutlaka yardım eder.
İstişarenin
Konusu
Rasulullah s.a.v.’in istişareleri, bir durum karşısında en doğru tavrı
belirlemekle, strateji tayin etmekle ilgilidir. Daha çok cihat uygulamalarında
karşımıza çıkar.
Dolayısıyla cihadı bugün hayır ve hizmet faaliyeti şeklinde sürdüren
toplulukların istişareleri de bu hayır ve hizmetin usulü, organizasyonu, yaygınlaşması,
ölçülerini kaybetmeden büyüyüp gelişmesi üzerine olmalıdır. Bu çerçevede “ortak
akıl” oluşturulmaya çalışılır; neyin, nasıl, kimler tarafından yapılacağı,
değişik seviyelerde görüşülmek suretiyle bir karara bağlanır.
İçtihat yoluyla belirlenenler de dahil, dinî hükümler istişare konusu
yapılamaz. Son derece açık, basit, ne yapılacağı belli meseleler ve daha önce
denenmiş, sonuçları görülmüş uygulamalarla ilgili istişare gayretleri ise
işgüzarlık olur, vakit kaybıdır.
İstişare
Şekli
Nihaî karar yetki ve sorumluluğunu taşıyan kişi veya kişiler, en doğru kararı
verebilmek için yapacakları istişarenin şeklini genellikle meselenin tesir
sahasına göre belirler.
Eğer ortada topluluğun tamamını ilgilendiren bir durum varsa ilgili herkesin
görüşü alınabilir. Hz. Peygamber s.a.v., Uhud öncesinde Medine’de kalıp savunma
savaşı yapmak, yahut Medine dışına çıkıp müşrikleri karşılamak alternatiflerini
ordunun tamamıyla istişare etmiştir.
Böyle durumlarda çokluğu sebebiyle toplumun tamamının görüşünü almak mümkün
değilse, o toplumu oluşturan birimlerin temsilcileriyle de görüşülebilir.
İstişare, topluluğun tamamıyla değil, konunun ehli olan bir veya birkaç kişiyle
de yapılabilir.
Efendimiz s.a.v., Hendek Savaşı sırasında Yahudilerle ittifak halinde olan Gatafanlılarla
anlaşmak ve onları bu ittifaktan vazgeçirmek için Ensar’ın büyüklerinden Sa’d
b. Muaz ve Sa’d b. Ubade ile istişare etmiştir.
İstişare, bu iş için özellikle oluşturulmuş bir heyet varsa, heyet üyelerinin
bir araya gelmesiyle yapılabildiği gibi, karar sorumluluğu taşıyanların en
doğru kararı almak üzere ilgili ve ehil kişilerle farklı zamanlarda tek tek
görüşmesi suretiyle de yapılabilir.
Şekil usulleri maksat değil, maksadın gerçekleşmesi içindir. Toplanmak,
özellikle bir mekan ve gündem belirlemek güzeldir, faydalıdır ama sadece
bunları yerine getirmekle hayırlı bir istişare yapılmış olmaz.
Kimlerle
İstişare Edilir?
İstişare herkesle değil, görüşülmesi gereken meselede ehil olanlarla yapılır.
Ayrıca herkes hizmet veya cemaat adına istişare isteme hakkına sahip değildir.
Bu hususta izinli olanlar özellikle alt komisyon gibi çalışacak istişare
heyetlerine katılan kişilerde belli bazı nitelikleri gözetmek zorundadır. Buna
göre, kendileriyle istişare edilecek kimselerin:
• İstişareye konu olan meselede bilgi, ehliyet ve tecrübe sahibi,
• Akıllı, ferasetli, mantığı ve muhakemesi sağlam,
• Takva sahibi, müstakim, salih ve güvenilir,
• Halim, sabırlı ve nezaketli
• İçinde bulunduğu hizmet veya hareketin gereğine ve önemine samimiyetle
inanmış,
• Cimrilik, korkaklık, hırs, kibir, öfke gibi zaaflardan azade olmalarına
dikkat edilmelidir.
Büyükler
‘Bekleyin’ Diyorsa
Sorumluluğun asıl sahibi büyüklerin bize ters gelen bazı karar ve
uygulamalarını değiştirmek için ısrarcı olmamak gerektiğini anlatan bir örneği
de Efendimiz s.a.v.’in münafık Abdullah b. Übey’le ilgili tutumunda görüyoruz.
Abdullah b. Übey, Hazreçlilerin reisi. Medine’nin yönetimini ele almak üzere
Yahudi Nadiroğulları ile anlaşma sağladığı esnada Hicret vuku buluyor ve hevesi
kursağında kalıyor. Ümit bağladığı Kureyş müşrikleri Bedir’de yenilince Medine
yöneticiliği hayali bir kere daha yıkılıyor. Fakat vazgeçmiyor. İslâm’a
girdiğini söyleyerek müslümanları içeriden zayıflatmayı planlıyor. Uhud’da
adamlarıyla yarı yoldan dönüyor, Beni Kaynuka üzerine yürümek isteyen Rasulullah’ı,
onların Hazreçlilerle anlaşma yaptığı yalanıyla vazgeçirmek istiyor. Medine’yi
terk etmesi istenen Nadiroğulları’na gizlice haber gönderip yerlerinde
kalmasını söylüyor. Muhacirler aleyhine sağda solda çirkin sözler sarfediyor,
iftiralar atıyor. Tam bir fitne yumağı.
Bütün bunlar olurken bazı müslümanlar, özellikle de Hz. Ömer r.a. ısrarla
Abdullah b. Übey’i öldürmek için izin istiyorlar. Onlara her defasında
“Bekleyin” diyor Allah Rasulü. Abdullah b.Übey, tam bir münafık, kaba ve şirret
bir adam ama Hazreçlilerin reisi. Onun öldürülmesi, karizması ile peşine
taktığı koca bir kabileyi İslâm’dan uzaklaştırabilir. Hz. Peygamber s.a.v. bir
şeyi daha görüyor. Yalanları, iftiraları, hırsı ile Abdullah b.Übey gittikçe
itibar kaybetmektedir. Nihayet “İfk hadisesi”nde Hz. Aişe r.a. validemize
iftira atanın bu adam olduğu anlaşılıyor ve bu kadar alçalan bir adama artık
kendi kabilesi de sahip çıkmıyor. Hazreçlilerin bile yüzüne tükürdüğü bu
münafığın ölmekten beter bir hale düştüğünü gören ashap, Rasulullah’ın
“bekleyin” tavsiyesindeki hikmeti anlıyor böylece.
Ehliyetin
Önemi
Kendileriyle istişare edilen kişilerin istişare konusunda ehil olmaları,
görüşlerinin isabeti bakımından çok önemlidir. Savaş sanatını iyi bilen, çok
başarılı bir taktisyen olduğu anlaşılan Hubab b. Münzir r.a.’ın görüşlerindeki
isabet ve onun bu konudaki tavsiyelerinin Peygamberimiz s.a.v. tarafından her
defasında tatbikata aktarılması, “ehl-i harp” olmasıyla ilgili.
Bedir’de müşriklere en yakın kuyunun başını tutup beklemeyi o teklif ediyor.
Beni Nadir ve Beni Kurayza ile yapılan gazvede aralarına mevzilenerek bu iki
kabilenin irtibatını kesme teklifi yine ona ait. Hayber’de orduyu bataklık ve
ok menzili içindeki bir mevkiden daha geriye o aldırıyor.
Bu sebeple ashap ona “zü’r-rey”, yani “isabetli görüş sahibi” diyor. Yine bu
sebeple Hz. Peygamber s.a.v.’in vefatını müteakip halifelik konusundaki görüşü
de soruluyor Hubab b.Münzir r.a.’a. Ehil olmadığı bir meseledir bu ve “Bir tane
Ensar’dan, bir tane de Muhacir’den halife olsun” gibi siyasi akla pek uygun
olmayan bir teklifte bulunuyor.
Elbette kabul edilmiyor bu görüş ama bir şeyi anlatıyor bize: Herkes her konuda
isabetli görüş sahibi değildir. İşi mutlaka ehline danışmak lazım.