Kaybolan Allah Korkusu - Taha YILDIZ
Allah’tan
korkmayanı, gücü de yetiyorsa, kötülük yapmaktan ne alıkoyabilir?
Allah’tan korkmayan için kendi isteğini, arzusunu yerine
getirmekten, çıkarını elde etmekten daha önemli ne olabilir? Şüphesiz hiçbir
şey.
Hak aramak adına son yıllarda sokaklara dökülen
insanların yaptıklarına bir bakınız. Molotof kokteylleri rastgele atılıyor,
kaldırım taşları yerlerinden sökülüyor, çöp konteynırları kullanılamaz hale
getiriliyor. İşyerleri kundaklanıyor, camlar aşağı indiriliyor, otomobiller ve
otobüsler yakılıyor. Özellikle de güvenlik güçlerinin araçları, düşman bir
ülkenin istilacı güçlerine karşı mücadele ediliyormuşçasına tahrip ediliyor.
Anlatmaya çalıştığım bu tabloya bakarak, aklınıza
terörle bağlantılı protestolar, çatışmalar gelebilir. Güneydoğu ve İstanbul’da
bu çerçevede yapılan eylemleri kastettiğimi sanabilirsiniz. Oysa, futbol
maçları sonrasında yapılanlar da dahil olmak üzere, herhangi bir nedenle
yapılan tüm gösterilerde olay çığırından çıkmakta, işyerleri, araçlar ve kamu
binaları taşlanmakta veya yakılmaktadır.
Bu nasıl insanlık?
Ne adına yapılırsa yapılsın, ülkenin her tarafındaki
gösterilerde bu çılgınlığı görüyoruz. Artık yakıp yıkmak protestonun bir
parçası olmuş durumda.
İş artık protesto veya gösteri boyutunu aşmış görünüyor.
Protestocu, kendisine ait olmayana zarar vererek sanki azmış nefsini teskin
etmeye çalışmakta ve bundan büyük bir haz almaktadır. Bunu yapanlar, akşamları
bir araya geldiklerinde büyük bir keyif içinde, neye ne kadar zarar
verdiklerini anlatarak birbirlerini rahatlatmaya, şeytanın ardına takılmış
kalplerini eğlendirmeye mi çalışıyorlardır? Hatta yapıp ettiklerini
yarıştırarak, hangisinin daha fazla başarı gösterdiğini ispat etmeye de gayret
ediyor olabilir mi?
Belli ki bu zembereği boşalmış güruhlar için tarumar
edilmiş, yakılmış yıkılmış ekmek teknesini elindeki süpürgeyle lanetler
okuyarak, gözlerinden yaşlar dökerek düzenlemeye çalışan insanın hiçbir kıymeti
yok. Yine onlar için, attıkları molotof kokteyli ile vücudunun bir tarafı
yanmış, hastanelik olmuş olan insanlar ile yaşadıkları o korku yüzünden otobüse
binemez hale gelen, gece kâbuslarla hayatları zehir olan vatandaşların
acılarının hiçbir değeri yok. Belli ki onlar için önemli olan bir yıkım
gerçekleştirmiş olmalarıdır. Akşam televizyonlarda bu yaptıklarını seyrederken
büyük keyif de alıyorlardır.
Kanıksanan şiddet
Toplum olarak şiddete o kadar sürükleniyoruz ki, artık
bizler de seyrettiklerimizi kanıksıyoruz, alışıyoruz ve sıradan olaylar gibi
görmeye başlıyoruz. Belki bir on yıl önce seyrederken içimizde oluşan öfke
artık eskisi kadar değil. Kızmaya devam ediyoruz, fakat sinirimizin dozu düşmüş
durumda. Zira biz de bir taraftan şiddete doğru kayıyoruz. Bahsettiğimiz
olayları yapanlarla benzeşiyoruz.
Televizyonda sokak eylemlerini veya şehit cenazelerini
seyrettiğimizde zihnimizden neler geçtiğini bir düşünün. O anda aklımızdan
geçenleri yapma imkanımız olsa, her halde bunlar dünya vahşet tarihinin baş
sayfalarına yazılacak türden şeyler olurdu. Demek ki, toplum olarak bir yöne
doğru savruluyoruz. Nefretle beslenen şiddet artık hayatımızın bir parçası
haline gelmiş durumda. Yani tahammülsüz bir kuşak olup çıktık. Elimize geçen
ilk fırsatta taşkın ve zaptedilemez bir hale yakamızı kaptırıveriyoruz.
Artan suç oranları
Eskiden ülkemizde nüfusa oranla suç miktarı da azdı.
Bununla övünürdük. Medeni sayılan ülkeler bizden ders alsın derdik. Şimdilerde
ise nüfusa oranla suç miktarı çok arttığı gibi, suçun boyutları da değişti.
Planlı bir şekilde insanlar çeşitli amaçlar uğruna öldürülüyor, hatta
öldürüldükten sonra parçalara ayrılıyor. Emekli maaşıyla bir ayı çıkarmak
zorunda olan yaşlılara dadananlara, market sahiplerini oyalayarak güpegündüz
soygun gerçekleştiren reşit olmayan çocuklara baktığımızda, toplumun
tanınamayacak durumda olduğunu görüyoruz.
Elbette toplumun çok büyük kesimi böyle değil. Ancak bu
tablodan yarınlar için bir umut çıkarmak gittikçe zorlaşıyor. Çünkü genç
nüfusun önemli bir kısmı bir yanlış yapmak için fırsat bekler hale gelmiştir.
İmkan bulduklarında, yakalanmayacaklarına eminseler, neler yapabileceklerini
varın siz hesap edin.
Bu kara tabloyu meydana getiren nedenleri sayıp dökmek
bu yazının sınırlarına sığmaz. Fakat ne dersek diyelim, insanların etraflarına
bu tür zararlar verebilmesini dinden uzaklaşma, başka bir ifadeyle Allah
korkusunun eksikliği dışında bir nedenle açıklayamayız. Ahiret, cennet sevgisi,
cehennem korkusu hayatımızdan çekilip alınmış.
Bu taşkın gurupların çok büyük çoğunluğunu gençlerin
oluşturduğu biliyoruz. Aynı şekilde onlara din adına neler öğrendiklerine
baktığımızda, sorunun cevabının neredeyse sıfır olduğunu da biliyoruz. Tamamen
sembolik bir hale getirilmiş haftalık iki saat din dersi ile çocuklara din
adına sahici bir şey öğretilmez. Büluğa erdikten sonra gidilmesine izin verilen
Kur’an kursları da yaraya merhem değil. Yani neslimizi kontrol altında tutacak
manevi güç iyice zayıflamış durumda.
Her kişiye bir bekçi
Eskiden herkesin yanına bir polis dikmenin mümkün olmadığı,
Allah korkusunun yeterli olacağı söylenirdi. Şimdilerde bunun ne kadar yerinde
bir söz olduğu, bu tabloya bakıldığında daha iyi anlaşılmaktadır. Ayrıca bir
zamanlar fetihler için yola koyulan ordularımızın, geçtikleri bahçelerdeki
üzümlerden yediklerinde bedelini oraya bıraktıkları anlatılır. Sefer zamanı
bile kul hakkı denilerek kimsenin malına asla zarar verilmezmiş. Ne var ki
şimdi gelinen noktada, insan başkasının ve kamunun malına zarar vermeyi, yerden
kaptığı parke taşını cama fırlatmayı, vatandaşı molotofla yakmayı sıradan bir
olay, hak elde etmenin en güçlü aracı olarak görebiliyor. İnsanda Allah
korkusu, kul hakkı düşüncesi kaybolup gittiği zaman, onu engelleyecek tek şey
yakalanma ve ceza alma korkusu.
Kanun önünde alacağı cezadan korkmayacak kadar gözü
dönmüşse ya da yakalanmayacağından eminse yahut az bir cezayla kurtulacağını
biliyorsa, artık onu kim durdurabilir?
Allah, kendisinden
korkulmasını ister
İnsanın kendi fıtratına uygun yaşayabilmesinin nelere
bağlı olduğunu bilen Rabbimiz, öncelikle kendisine inanılmasını ister. Hemen
ardından da zatının sevilmesini ve aynı zamanda da korkulmasını talep eder.
Bunları ise emir ve yasaklar takip eder. Demek ki insanın Allah’ın murad ettiği
şekilde bir hayat sürebilmesi için ondan korkması, çekinmesi gerekiyor.
Şu ayetlere bir bakalım:
“Ey iman edenler, Allah’tan
nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa öylece korkup-sakının ve siz müslüman
olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin.” (Âl-i İmran, 102).
“Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Herkes yarın için
neyi hazırladığına baksın. Allah’tan korkun. Hiç şüphesiz Allah
yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr, 18).
“Allah’tan korkun ve bilin ki Allah, muhakkak cezası pek
çetin olandır.” (Bakara, 196).
“Allah’tan korkup sakının ve gerçekten bilin ki, siz
O’na döndürülüp-toplanacaksınız.” (Bakara, 203).
Bir ayette de Allah’tan korkanların özellikleri şöyle
anlatılır:
“Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan
korkarlar.” (Ra’d, 21).
Daha pek çok ayette Allah kendisinden gereği gibi
korkulmasını ve bunun hayata geçirilmesini isterken, insan takatinin üzerinde
bir şey yüklemediğini de hatırlatır:
“Güç yetirebildiğiniz kadar Allah’tan korkup sakının.
Dinleyin ve itaat edin...” (Teğabun, 16).
İslâm, zarar vermeyi
yasaklar
Yüce dinimiz, Allah’tan korkmanın bir gereği olarak,
kendi dışımızdaki herkese ve herşeye zarar vermekten uzak durmamızı ister.
Misal olarak bir ayette şöyle buyrulur:
“Kim bir mümini kasıtlı olarak öldürürse, cezası, içinde
ebedi kalmak üzere cehennemdir.” (Nisa, 93).
Bir diğer ayette de azgınlık yasaklanmaktadır:
“Şüphesiz ki Allah, size adaleti, iyilik yapmayı ve
yakınlara bakmayı emreder. Hayâsızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan nehyeder.
Ders almanız için size böyle öğüt verir.” (Nahl, 90).
Hz. Peygamber s.a.v. de Allah’tan korkan bir müslümanın
nasıl olacağı hususuna pek çok hadis-i şerifinde değinir.
Mesela:
“Kim başkasına zarar verirse Allah da ona zarar
verir.” (İbn Mâce, Ahkâm, 17).
“Kim bir mümine zarar verir veya ona bir tuzak
hazırlarsa lânetlenmiştir” (Tirmizî, Birr, 27).
“Müslüman, elinden ve dilinden diğer müslümanların emin
olduğu kimsedir.” (Buharî, İman, 2).
Efendimiz s.a.v.’in şu sözü bizim buraya kadar
yazdıklarımızı özetlemektedir:
“Akıllı kimse, nefsini hesaba çeken ve ölüm sonrası için
çalışandır.” (Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyame, 11)
Geldiğimiz nokta ve çözüm
Kur’an’ın ve hadislerin bizlere sunduğu Allah korkusuna
bakınca, kişinin etrafındaki insanlara ve onların mallarına zarar vermesinin
tahayyül bile edilemeyeceğini anlıyoruz. Zira Allah’tan korkan kişi, vereceği
zararın hesabını bir gün, hem de çok çetin bir şekilde vereceğini bilir.
Kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkalarına yapmaz. Bu yüzden de nefsi
bastırsa bile bundan kaçınır.
Oysa bütün taşkınlıkları hak arama uğruna yaptıklarını
iddia edenlerin Allah korkusu olduğunu, ahirette başkalarının mallarına ve
canlarına verdikleri zarardan hesaba çekileceklerine inandıklarını söyleyebilir
miyiz? Allah’a ve O’nun Rasulü’ne inanan bir insan belediye otobüslerini ve
içindeki vatandaşları canlı canlı ateşe verebilir mi? Ya da bir yerlere bomba
koyarak, mayın döşeyerek masum insanların sakat kalmasına neden olabilir mi?
Tüm bunları yapanlarda Allah korkusu bir yana, Allah inancı olduğundan söz
etmek ne derece mümkündür?
O halde çözüm nedir diye sorulacak olursa, bunun cevabı
çok basittir. İnsanlarımızın değerlerimizden uzaklaştığı ve birbirlerine bu
kadar küstüğü bir ortamda, aslî mayanın ne olduğu açıktır.
Ön yargılardan ve korkulardan uzaklaşarak, İslâm’ın
sağladığı değerleri topluma tekrar hâkim kılmak ve benzersiz kardeşlik
duygusunu yeniden tesis etmek zorundayız. Bu yapıldığında, Allah korkusu
kalbine yerleşecek olan ve müminleri tekrar kardeşi olarak görecek olan bir
insanın, başkalarının veya kamunun malına vermesi artık düşünülemez.
İslâmî şuur sahibi bir insan, kimse görmese, güvenlik
güçlerinin ve mahkemelerin elinden kurtulsa bile, her şeyi kayıt altında tutan
yüce yaratıcının onu bir gün hesaba çekeceğini bilir. Bu nedenle de eline,
diline ve beline sahip olur.