Gençliğim Bir Kuş idi - Hasan AKÇAY
Gençlik de
diğer varlıklar gibi insana verilen bir emanettir ve de nimettir. O nimetin
şükrünü eda edenler, ömür dağlarına kar düşmeden önce gençliğini ebedi bir
baharda saklamasını bilenlerdir.
Gün geçtikçe ardından pişmanlık duyduklarımız çoğalıyor.
Elimizde olan kıymetlerin, avuçlarımızdan kayıp gittikten sonra farkına
varıyoruz.
Bugün dün olmadan günün kadrini bilemiyoruz. Dostlar
bize veda etmeden dostların kıymetini... Bir dağa yaslanır gibi güç aldığımız,
güven duyduğumuz büyükleri... Kış gelmeden baharın özelliğini kavramakta
zorlanıyoruz.
Yanı başımızda, elimizde olan her şey ebedi kalacak,
bizden hiç ayrılmayacak, hiç solmayacak gafleti içinde yaşıyoruz. Beklenmedik
bir anda uçup gidiyor bizimleyken farkına varamadıklarımız. Ancak arkalarından
bakarken, bir daha dönmeyecek, bir daha gelmeyecek oluşlarını fark etmek,
pişmanlık ateşi dört yanımızı sarsa da çoğu zaman iş işten geçmiş oluyor.
Gününü gün ederken
Gençliğin kıymetini bilmek gününü gün etmek demek midir?
Gençlik denince sadece gezmek eğlenmek, dünyadan kâm almak mı anlaşılmalı? Genç
olan insan yarın endişesi taşımayan mıdır? Bu tür sorular çoğaltılabilir. Her
nedense bilinçsiz yaşamış, niçin var edildiğini sorgulamamış, yaşadıklarından
bir ders çıkarmamış olanların gençlere öğüdü de anlamsızdır.
Onlar için gençlik bir daha ele geçmeyecek, geri
gelmeyecek olan yıllardır. Bunun için de dolu dolu yaşanması gerekir. Bu
“doluluk” oranı da her anını nefsin hoşlanacağı, dünyevî hislerin tatmin
edilerek ruhun yalnızlaştırılacağı bir yaşama düşüncesidir.
Gençliğin, bir daha geri dönmeyecek fırsat olduğunun
farkında olmakla birlikte, onu nerede ve nasıl geçireceğinin de bilincinde
olmak gerekir. Ömür sermayesinin hiç tükenmeyeceğini ve bugün yaşanması
gerekenleri yarınlara ertelemek vicdanî sıkıntıların da doğmasına sebep
olacaktır.
Gençlere, “Şimdi bazı şeyleri düşünmek ve yaşamak için
çok erken!” telkininde bulunanlar, hayatta olabilme ihtimali için bir saat
sonrasının garantisini de veremiyorlarsa, söylediklerinin anlamsızlığını hem
söyleyen hem de söylenen idrak edebilmelidir.
Çünkü hayatın nerede, ne zaman ve ne şekilde son
bulacağı konusunda kimsenin ne bir bilgisi ne de bir sezgisi vardır. Her bir
dakika içinde her şey değişebilir, son bulabilir.
Bu gerçekten hareketle, ölümün insanı nerede beklediğini
bilemiyoruz. Ölüm de yaşamak kadar kesin bir gerçek ise her an gelebileceğini
düşünerek, bizlerin onu her yerde, her dakikada beklemesi gerekmez mi? Ömür
denilen şeyin belli bir zaman dilimi de yok. ‘Şu kadar saat, şu kadar yıl’ diye
kesinleşmiş değil ki. Daha dünyaya merhaba derken, çocukken, gençken, yaşlıyken
de ölünebiliyor. Ve kimin ne zaman öleceği de bilinmiyor. Evde, yolda, uyurken…
O halde şu gerçeği derinden kavraması gerekir insanın:
Bu dünyanın bütün balları aslında zehirli. Bunu bizden önce tadanlardan
öğrendik. Ve gençliğini gaflet içinde geçirenlerin ihtiyarlık kışına uyanışları
dayanılmaz olmuştur. Gördük ki, gençlerin en bahtiyarı kış mevsimi gelmeden,
bütün hazırlıklarını yapmış olandır.
Geçen dakikalarım
Bir ömür için değil, bir günün akşamında bile o günün
bir kâr-zarar oranı hesap edilmeli. Yirmi dört saatlik bir zaman diliminde
yaşadıklarımızdan geriye gönlümüzü huzura erdiren güzellikler mi, yoksa
vicdanımızı kanatan pişmanlıklar mı kalmış. Gerçekte bir hazine değerinde olan
zamanı amaçsız, kârsız bir şekilde mi harcadık, yoksa o değerli sermayeyi
birden binlere kâra yükseltebilen işlerde mi kullandık?
Hangi durumda olursa olsun zaman akıp gitmekte. Bizim
onu kullanma durumumuza göre ne olduğu yerde duruyor ne de daha çabuk bir
şekilde geçiyor. Bize bahşedilen her bir günün saati, o gün kullanılmak üzere
bizlere verilmiş altınlar değerinde. O gün içinde amacına uygun kullananlar çok
şey kazanmış, saçıp savuranlar ise avuçları bomboş kalanlar olmuştur.
Zaman hazinesinin bir başka özelliği de
biriktirilebilir olmamasıdır. “Bugünün kıymetini bilemiyorum, değerli, kalıcı
güzellikler satın alacak isteğim yok, bir kenarda dursun sonra kullanırım”
şansı da yok ayrıca. Öyleyse insan için -özellikle gençlik için- bir saatin
değil, bir dakikanın bile bir anlamı olmalı.
Bizden önce baharını yaşayıp, dağlarına kar düşenlerin
serzenişlerinden de mi hâlâ ders almayacağız? Biz de yaşayalım görelim, tecrübe
edelim demeye ne kadar hakkımız var ki? Ayrıca her doğruyu, gerçeği tecrübe ile
öğrenmeye kalkışsak buna ne ömrümüzün ne de gücümüzün yetmeyeceğini bilmiyor
muyuz? “Kim bilir nerdesiniz/ Geçen dakikalarım/ Kim bilir nerdesiniz?” diye inleyen
şairin duyduğu pişmanlığın derin kuyularında yanmamak için, her bir “an”ın
farkında olmak gerekmez mi?
Gül bahçesine dönmek
Her değerin, varlığın kıymetini elden çıktıktan sonra
anlamanın hakikaten bir manası yok. Bağlanıp kaldığımız, bitmeyecek sandığımız
günler de bir göz açıp yummuş gibi geçip gidecek. Güzellikler için acele
etmekten başka seçeneğimiz yok. Bugün gönül hanemize, düşünce dünyamıza
eklediklerimiz yarınlardaki varlığımızın aynası olacaktır. Gençlerin ruh
dünyasına güzel düşünce ve davranış şekilleri birer çiçek tohumu gibi ekilmez
ise, hiç şüphe yok ki kendi haline bırakılmış o bahçeyi dikenlerin sarması
kaçınılmaz olacak.
Gençlik, dinamikliğini ve heyecanlarını olumlu kanallara
yönlendirdiği sürece hem kendisi için hem de içinde yaşadığı toplum için maddi
ve manevi yücelmeler manasına gelecektir. Ömrün en güzel mevsimi olan baharı,
hayat albümüne gülümseyen bir fotoğraf olarak ekleyenlerin bütün ömrü gençlik
dönemi kalacaktır. Yaşanılan süre içinde her daim genç kalmanın yolu da inançtan,
gayretten, namuslu ve iffetli bir hayatın içinden geçer.
Gençlik de emanet
Gençlik de diğer varlıklar gibi insana verilen bir
emanettir ve de nimettir. O nimetin şükrünü eda edenler, ömür dağlarına kar
düşmeden önce gençliğini ebedi bir baharda saklamasını bilenlerdir. Hayatı ve
gençlik baharını -bahşedenin istekleri doğrultusunda- fitnenin ve sonunda
hüsranın olduğu cazibelere kapılmadan geçirebilenler, karşılığında meyvesini
yiyenler olacaktır.
Ebedi bir hayatı isteyen fıtrat, o hayat içinde de
gençliği arzulayacaktır. Gençlik çağı, yoluna en fazla tuzaklar kurulan
dönemdir. O tuzakların farkına vararak gençliğini her şeyden önce imanıyla
korumayı bilenler, ihtiyarlık kışında gözyaşı da dökmeyecektir. Çok kısa
sürecek bir zaman dilimindeki gülüşleri sonsuz ağlayışlara tercih etmek akıllı
insanın işi olmasa gerek. Ve sonunda emaneti asıl sahibine bırakırken, emaneti
korumanın karşılığında daha büyük mükâfatlarla birlikte gençliğini de geri
alacaktır.
Ona ne kadar sarılsak, onu bitmeyecek, gitmeyecek sansak
da bir gün kaybolup gidecek. O, gökyüzüne doğru süzülüp giden bir kuş olurken,
biz arkasından bakakalacağız. O bakışla birlikte dudaklarımızda bir tebessüm ve
içimizden geçen seste “iyi ki…”ler oluşuyorsa bahtiyarızdır. Gözlerimizde hüzün
rengi bir nemlenme ve dilimizdeki “keşke”ler ruhumuzu bir ateş gibi yakıyorsa
aldanmışız demektir.