Modern Dünyada Ahlâklı Kalabilmek - Halil AKGÜN
Modern
dünyada ahlâklı kalmanın zorlukları sadece iç dünyamızla sınırlı değil. Dış
dünyada yaşanan hadiseler de ahlâkî değerleri ve erdemleri adeta işlevsiz,
cılız ve içeriksiz kavramlar haline getiriyor. Okulda, camide, kürsüde gençlere
ahlâklı olmaları salık veriliyor ama yaşadığımız gündelik hayatın ne kadar
ahlâkî olduğu sorgulanmıyor.
Ahlâk kelimesi, Arapça’da “h-l-k” kökünden türetilmiştir
ve yaratma kavramıyla ilgilidir. Hulk, bir şeyin yaradılışını, tabiatını,
mahiyetini ifade eder. Ahlâk, insanın bu yaradılışa yani fıtratına göre hareket
etmesidir. Bu yüzden İslâm düşüncesinde ahlâkın kökeni, insanın tercihleri
yahut toplumsal fayda değil, yaradılış düzenidir.
Zaten ahlâk böyle bir temele oturmasa, bütün insanlar
için bağlayıcı ilkeler koyamaz. Herkesin kendi çıkarına ve tercihine göre ahlâk
tanımı yaptığı bir durumu düşünün. Buradan adaleti, doğruluğu, özveriyi,
sevgiyi, merhameti çıkartmak mümkün olur mu? Ahlâkın bütün insanlar arasında
adalet ve hakkı koruyan bir öğreti olabilmesi için, onun beşeriyeti aşan bir
kaynağa bağlı olması gerekir. İşte bu yüzden ahlâkın kökeni her zaman dindir.
Modern seküler ahlâk sistemlerinde bile ahlâkın temel konuları, dinin ortaya
koyduğu ilkeler etrafında şekillenmektedir.
Ahlâkın yaradılış ile ilgili olduğunu söyledik. Bu
yaradılışın iki boyutu vardır. Biri insanın iç dünyasına dönük olan batınî
boyut, diğeri de dış dünyaya bakan zahirî boyut. İnsanın iç dünyası, onun
manevi iklimi ve ahlâk evrenidir. İnsanın gerçek özü burada ortaya çıkar.
İnsanı insan yapan temel özellikler, bu iç alemde karşılık bulan erdemlerdir.
Biyolojik olarak hayvanlarla aynı özellikleri taşıyan insanı diğer bütün
varlıklardan ayıran ve onu “eşref-i mahlukat” yani yaratılmışların en şereflisi
yapan da işte bu batınî, manevi ve ahlâkî özellikleridir.
Ahlâkın iç ve dış boyutları
İnsan ahlâklı olmaya önce kendi iç dünyasında başlar.
Kendisine karşı dürüst olmayan, münafıklık yapan, bile bile günah işleyen,
yalan söyleyen bir insanın iç dünyasında huzur bulması da mümkün değildir. Bu
huzurdan mahrum insanlar dış dünyada da mutlu olamazlar. Çünkü mutluluk
başkalarından alınan bir şey değildir. Huzur ve mutluluk öncelikle insanın iç
dünyasında kök salmak durumundadır. Aksi halde dış faktörlere bağlı bir
mutluluk hali, bizi her zaman çalkantılara, istikrarsızlığa ve huzursuzluğa
götürür.
Ahlâkın dışa bakan boyutu, insanın kendi dışındaki
varlıklara ve insanlara karşı tutum ve davranışlarını belirler. Bütün İslâm
düşünürlerinin üzerinde ittifak ettiği üzere insan yalnız bir varlık olarak
yaşayamaz. Başkalarıyla beraber olmak, dayanışma içinde şehirler ve
medeniyetler kurmak insanın fıtratından gelen bir özelliktir. Nitekim İslâm
dininin hac, zekât, sadaka gibi amelleri de ancak diğer insanlarla beraber
olduğu zaman gerçekleşebilir.
İnsan sosyal bir varlık olduğu için onun diğer
insanlarla bir arada nasıl yaşayacağı da ahlâkın temel sorularından biridir.
Burada da aslolan insanın ahlâkın temel ilkelerini kişisel çıkarlarının,
nefsinin ve hevasının üstünde tutabilmesi ve yüksek bir ahlâkî karaktere sahip
olmasıdır. Bunu başaran insan hem kendi iç huzurunu muhafaza eder, hem de diğer
insanlarla olan ilişkilerinde ölçülü, adil ve hakkaniyetli olur.
İnsanın iç ve dış ahlâk-maneviyat dünyasını besleyen
yegane kaynak, Cenab-ı Hakk’a olan yakınlıktır. Diğer bütün unsurlar geçici ve
izafidir. İlahi varlık düzeniyle dikey bir irtibat kurmadan bu dünyada ahlâklı
olmak mümkün değildir. Zira insanın zayıf ve acul tabiatı buna izin vermez. İyi
davranışları olduğunu düşünen bir insan hiç farkında olmadan kibre kapılabilir.
Alçak gönüllülük adına riyakârlık yapabilir. Adalet adına kendi çıkarlarını
savunabilir. Hakkı teslim etmek adına öfkesine kapılıp zulüm işleyebilir. Bütün
bu rezaletlerin önüne geçmenin yolu, Cenab-ı Hak ile irtibatı sağlam tutmak ve
güzel ahlâk timsali Hz. Peygamber s.a.v. Efendimizin yolunu takip etmektir.
Modern hayat ve ahlâk
Bu ilkeleri yaşadığımız şu modern kapitalist hayatta
gerçekleştirebilir miyiz? Bu soru hepimiz için hayatî önem taşıyor. Modern
dünyanın gerçek yapısını tanımadan ahlâklı bir hayat sürmek mümkün değildir.
Çünkü modern yaşam tarzı, her gün ahlâkî değerlerin altını oymakta, sıradan ve
süflî yaşamayı idealize ederek erdemli hayatı anlamsız ya da ulaşılamaz bir
hedef haline getirmektedir.
Yukarıda ahlâkın içe ve dışa bakan iki yönünün olduğunu
söyledik. Bu iki alanda da bizim Kur’an temelli ahlâk öğretimizle modern hayat
anlayışı arasında köklü bir çatışma bulunmaktadır. Bunu biraz açalım.
Her şeyden önce modern düşünce insanın iç-manevi
hayatını, psikolojiye indirgemiş durumdadır. İnsanı “alem-i sağir” yani küçük
alem olarak gören geleneksel düşüncenin tersine, modern bilimler insanı bir
takım biyolojik terkiplerden ve içgüdüsel davranışlardan ibaret bir varlık
olarak tanımlamaktadır. Bu yüzden de insanın manevi hastalıklarının ya ilaçla ya
da psikolojik terapi ile çözüleceğine inanmaktadır.
Moderniteye göre insanın iç dünyası yıkıcı arzulardan ve
güdülerden ibaret karanlık bir dünyadır. Orada insanın yüzünü ağartacak bir şey
yok. Hatta insan normal şartlarda o dünyanın kurallarını uygulasa ortada
insanlık diye bir şey kalmaz. Kısmen doğru olan bu tespit insanın bütün
gerçekliğini yansıtmıyor. Çünkü Cenab-ı Hak insana “fücur”u verdiği gibi ona
“takva”yı da vermiştir. İnsanın fıtratı özünde temizdir ve fıtratın bu temiz
tabiatını takip eden insan, şüphesiz felaha ulaşır ve temiz, ahlâklı ve erdemli
bir hayat yaşar. Fakat modernite bu gerçeği kabul etmek istemiyor. Nedeni ise
basit: Çünkü iç manevi dünyayı, kontrol edemediği bir alan olarak görüyor. Modernitenin
temel kurallarından biri kontroldür. Tabiatı, insanı, evreni, gökleri kısacası
her şeyi kontrol etmek isteyen modern zihniyet, bu kuralı bozan her şeyi şu ana
kadar geri, çağdışı, dogmatik olarak yaftaladı.
Modern ahlâkın çıkmazı
Modernitenin ahlâk anlayışı bireyi merkeze aldığı için,
ahlâkî değerlere sağlam bir temel bulamıyor. Bireyin ve toplumun üstünde, aşkın
ve metafizik kaynağa dönüş ise sanki geriye atılmış bir adım gibi telakki
ediliyor. Bu yüzden hakikat, adalet, özgürlük, diğergâmlık, müsamaha, muhabbet,
dostluk gibi değerlerin ne manaya geldiği, zamana ve mekana göre nasıl
farklılıklar arz ettiği vs. konularında uzun tartışmalar yapılıyor. Fakat
sonuçta modern düşünce, birey-merkezli düşünce alışkanlığından kurtulamıyor.
Modern dünyada ahlâklı kalmanın zorlukları sadece iç
dünyamızla sınırlı değil. Dış dünyada yaşanan hadiseler de ahlâkî değerleri ve
erdemleri adeta işlevsiz, cılız ve içeriksiz kavramlar haline getiriyor.
Okulda, camide, kürsüde gençlere ahlâklı olmaları salık veriliyor ama
yaşadığımız gündelik hayatın ne kadar ahlâkî olduğu sorgulanmıyor. Bunu
sorgulamaya çalıştığınızda, mesela ahlâksızlığı, alkol bağımlılığını, zinayı
eleştirdiğinizde hemen gericilikle, yobazlıkla, dar kafalılıkla
suçlanıyorsunuz.
Yukarıda ahlâkın yaradılış ile ilgili olduğunu söyledik.
Ahlâk aynı zamanda bizim dışımızdaki varlıkların tabiatına da saygı duyma
ameliyesidir. Fakat bu da modern dünyada giderek zorlaşıyor. Zira modern bilim
ve teknoloji, eşyanın tabiatına her gün müdahale ediyor ve yapay bir dünya
oluşturuyor. Eşyanın tabiatı sabit kalmadığı için, insanlar neye nasıl
davranacaklarını da bilemiyorlar. Artık hiçbir şey hakikat terazisinde
değerlendirilmiyor. Yapılan bir işin, gösterilen bir davranışın hakikate uyup
uymadığı sorgulanmıyor. Bunların “işe yarar”, “elverişli”, “pratik”, “faydalı”
olup olmadığına bakılıyor.
Bunun doğurduğu korkunç sonuçlardan biri ahlâkî
değerlerin araçsallaştırılmasıdır. İnsanlar artık bir şeyi doğru olduğu için
yapmıyorlar. Faydasından dolayı yapar hale geliyorlar. Kötülüklerden kötü
olduğu için uzak durmuyorlar, muhtemel cezasından ve müeyyidesinden dolayı
kaçınıyorlar.
Yani kalben ve samimi olarak ahlâklı ve erdemli olmayı
tercih etmiyorlar. Tersine başka faydalar elde etmek yahut zarardan korunmak
için bu yolu tercih ediyorlar. Bunun insan ruhunda doğurduğu ikilemi, nifakı,
çelişkiyi kestirmek zor değil. Kendine karşı dürüst olamayan bir insanın
başkalarına karşı dürüst olması mümkün müdür?
Biz ne yapabiliriz?
Ahlâkî değerleri sistematik bir şekilde arındıran bir
dünyada biz ne yapabiliriz? Ahlâkımızı, izzetimizi, maneviyatımızı nasıl
koruyabiliriz?
Umutsuzluk, mümin kişinin vasfı değildir. İnanan kişiye
en zor anlarda bile inayet kapıları açıktır. Yeter ki biz istemesini bilelim ve
hayrı talep edecek iradeyi gösterelim. Modern hayat tarzının yıkıcı etkilerine
karşı her şeyden önce iç dünyamızı tahkim etmemiz ve kirli havanın oraya
girmesini engellememiz gerekiyor. Bunun tek yolu, Cenab-ı Hak ile bağımızı,
ünsiyetimizi, kurbiyetimizi sağlam tutmaktır. Bizim koruyucumuz Allah olduktan
sonra her tür zorluğa göğüs gerebiliriz. Bu, iç huzurumuz ve manevi
mutluluğumuz için de gerekli bir şarttır.
Dışarıya karşı da her an teyakkuz halinde olmamız
gerekiyor. Modern yaşamın dünya hayatını bir sahte cennete çevirme projesine
karşı dikkatli ve uyanık olmak zorundayız. İnsan, bu dünyadan daha yüksek bir
mertebeye sahiptir. Bireyin haklarının korumak, yetenekleri geliştirmek, özgür
olmak, vs. adına sıradan hayatı kutsamak ve estetize etmek ve ardından ahlâkî
çöküntüyü “insanî bir durum” gibi göstermek, çağımızın en büyük yanılgılarından
biridir. Buna karşı bizim ahlâk referanslarımızı sağlam bir şekilde oturtmamız
gerekiyor.
Modern dünyada ahlâklı olmak ve ahlâklı kalmak, zor bir
iştir. Bu, her daim akıntıya karşı kürek çekmektir. Fakat müminin bu yüzyıldaki
imtihanı da budur. Mevlâ hepimizi bu imtihanda başarılı olan kullarından
eylesin.