Dinî Hayatımızın Ayrık Otları - Kürşat Salih YAMAN
Peygamberimiz
s.a.v. ve Sahabe zamanında uygulamasına rastlamadığımız ve dinî bir asla
dayanmayan inanç, ibadet ve uygulamalar zemmedilmiş bid’at kapsamına girer.
İnanca, ibadet ve muamelâta dönük bu yeni girişimler dinin ayrık otları
gibidirler. Dinî hayatımızın selameti bunların temizlenmesine bağlıdır.
Akarsuyun ilk çıktığı yer, yani kaynağı her zaman
dupduru ve tertemiz akar. Su ne zaman ki yatağından yol alıp ilerlemeye başlar,
güzergâhındaki tozun toprağın renginden, kokusundan etkilenir, bulanıklaşır. Bu
suyu kullanmak için arıtmak şarttır.
Din de bir bakıma böyledir. Kaynağı itibariyle saf ve
temiz olduğu halde zamanla insanların ilave ve eksiltmelerine maruz kalabilir,
dışarıdan bazı fikir ve uygulamalar işin içine karışır. İşte sonradan dine
katılan, karıştırılan bütün bu fikir ve uygulamalara bid’at denilir.
Tecdid ve arınma
Bulanık su nasıl ki arıtılmak suretiyle saf haline
dönüştürülmekteyse, din de “tecdid” adı verilen faaliyetle bu tür fikir ve
uygulamalardan ayıklanıp temizlenir, deyim yerindeyse saflaştırılır. Bu işi
yapan kutlu kimselere yenileyici anlamında “müceddid” adı verilmiştir.
Dinin safiyetine karşı tehdit niteliği taşıyan bid’atler
bertaraf edilmedikleri taktirde adeta virüs gibi toplumun bütün kesimine
yayılır. Böylece inananların din algısı eski safiyetini yitirir, yerine dinden
olmadığı halde dindenmiş gibi gözüken yepyeni anlayışlar, uygulamalar gelir.
Sevgili Peygaberimiz s.a.v. ümmetini bid’atlere karşı
uyarmış, bid’atin dalâlet (sapkınlık) olduğuna dikkatleri çekerek, dalalet
sahibinin ateşle cezalandırılacağını haber vermiştir. (Nesâî)
Şu halde bid’at denen şeyin ne olup, ne olmadığı, nasıl
savuşturulması gerektiği gibi hususların bilinmesi önem arzeder. Çünkü bid’atlerin
yaygınlaşmasındaki en önemli unsur cehalettir. Din alanında kitlesel
bilinçlenme gerçekleştirilmelidir ki, bid’atlerin bulaşıcı hastalık gibi
yaygınlaşması önlenmiş olsun.
Bid’at kavramı
Bid’atin tarif ve mahiyetine bakalım:
Sözlük anlamı itibariyle, yeni bir şey icat etmek,
örneği olmayan bir şey yapmak, yeni adet ortaya koymak gibi manalara gelen bid’ati
İslâm alimleri iki ayrı şekilde tanımlamışlardır.
Bir kısım alimler Peygamber s.a.v. Efendimiz’den
sonra ortaya çıkan her şeyin bid’at olduğunu söylerken diğer bir
kısım, Hz. Peygamber’den sonra sadece dinle ilgili olarak ortaya çıkan her
ilave ve eksiltmenin bid’at olacağını söylemiştir.
Dikkat edilirse, bid’atin Peygamberimizden sonra ortaya
çıkan şeylerle ilgili olduğunda her iki yaklaşım da hemfikirken, kapsamı
açısından farklılık vardır. Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse yapılan
tanımlardan biri daha genel ve kapsayıcıyken öteki daha özel ve dar alanla
ilgilidir. Çünkü biri Peygamberimizden s.a.v. sonra ortaya çıkan her şeyi
istisnasız bir şekilde bid’at sayar, öteki bunu din alanına tahsis eder.
Her yenilik iyi mi?
Bid’atı geniş anlamıyla tanımlayan, yani Hz. Peygamber
s.a.v. Efendimizden sonra meydana gelen her şeyin bid’at olduğunu söyleyen
alimler, onu ‘hasene’ (güzel) ve ‘seyyie’ (kötü) diye iki kısma ayırmışlardır.
Bid’at-ı hasene, bir ihtiyaç ya da faydanın teminine
bağlı olarak ortaya çıkan, Kur’an ve Sünnet’e muhalif olmayan şeylerdir. Bunun
zıddı bid’at-ı seyyiedir. Dinimizin yasakladığı, dalâlet saydığı bid’at bu
ikinci kısım bid’attır. Öteki her ne kadar bid’at diye nitelendirilse de böyle
isimlendirilmesi sözlük anlamı itibariyledir.
Görülüyor ki alimlerimizin bid’atı iyi ve kötü diye
sınıflandırmaları, her devirde hayatımıza girmesi zorunlu olan bir takım
yeniliklerin, dinî unsurlarla çatışmadığı sürece kötü bid’at
kapsamında değerlendirmeyeceğini göstermektedir.
Bazı alimler bu sayıyı üçe çıkarıp şu tanımlamada
bulunurlar:
Bid’at-ı Hasene: İlk asırda (Peygamberimiz s.a.v.
döneminde) yapılmadığı halde, dinin vacip veya mendup olduğuna delalet ettiği
şeylerdir. (Kur’an-ı Kerim’in Mushaf’ta toplanması, Kur’an ve Sünnet’in doğru
anlaşılabilmesi için gerekli olan nahiv, beyan v.s. ilimlerin öğrenilmesi
gibi…)
Bid’at-ı kabîha (Çirkin bid’at): İlk
asırda yapılmamakla beraber dinin haram veya mekruh olduğuna delalet
ettiği şeylerdir. (Haram olan bid’ata örnek; Kaderiye, Mürcie, Haricîlik gibi
mezheplerden birini benimsemek. Mekruh olan bid’ata örnek: Bazı günlere mahsus
ibadetler ihdas etmek gibi…)
Bid’at-ı mübaha (sakıncası olmayan bid’at): İlk asırda
yapılmamakla beraber, dinin mübah olduğuna delalet ettiği şeylerdir.
(Giyim-kuşam, yeme-içme ev ve araç gibi hususlarda teknolojik imkanlardan helal
daire içerisinde istifade etmek gibi…)
Nebevî yolu korumak için
Bilinmelidir ki, dinî anlayış ve uygulamalarla ilgili bid’atler
sünnetlerin en büyük düşmanlarıdırlar. Nerede bir bid’at varsa orada bir sünnet
yok edilmiş demektir. Nitekim hadis-i şerifte; “Bir topluluk ne zaman bir bid’at
ortaya çıkarırsa, ona karşılık mutlaka bir sünnet ortadan kaldırılmış olur. Bu
durumda sünnete sarılmak bid’at çıkarmaktan daha hayırlıdır.” (Ahmed b. Hanbel,
el-Müsned, 4/105)
Öte yandan dinimiz, bid’ati terk etmenin, ondan uzak
durmanın vacip olduğunu belirtmiş ve bunu Sünnet’e tabi olmanın vacip oluşuna
bağlamıştır. Çünkü bir şeyi emretmek aynı zamanda zıddı olan şeyi yasaklamak
anlamına gelir.
Ömrünü bid’atlerle mücadele ederek geçiren, bu yüzden
ikinci bin yılın müceddidi olarak vasıflandırılan İmam Rabbanî k.s. Hazretleri
bir kısım alimlerin iyi bid’at kabilinden saydıkları dinle ilgili uygulamaların
bazı sünnetleri yok ettiğini tespit etmiş ve bu sakıncasını şöyle dile
getirmiştir:
“Bilmek gerekir ki alim ve meşayihlerin bid’at-ı hasene’den
saydığı bazı bid’atler tam olarak incelenecek olursa Sünnet’i ortadan
kaldırdıkları anlaşılır. Mesela ölünün başına sarık sarmak bunlardandır. Onlar
bunun bid’at-ı hasene olduğunu söylemişlerdir. Oysa bu davranış bir sünneti yok
etmektedir. Çünkü kefende sünnet olan sayıya ilave yapmak demektir ki, Sünnet
olan sayı kefenin üç parça olmasıdır. Buradaki ekleme, hükmü geçersiz kılmak
demektir. Hükmü geçersiz kılmaksa yok etmenin ta kendisidir.
Yine, sünnet olan sarığın ucunu iki omuz arasından sarkıtmak
olduğu halde, bazı meşayih sol taraftan sarkıtmayı güzel görmüşlerdir. Buradaki
bid’atın sünneti ortadan kaldırdığı da açıktır. Bu hususta hiçbir kapalılık
yoktur.” (Mektubat, 186. Mektup)
Bir tahrip unsuru
Bid’atler, İslâm ümmetinin manevi hayatını tahrip eden
unsurlardır. Ne var ki bid’at ehli kimseler yaptıklarının bu kadar tehlikeli
olduğunu bir türlü kabullenmezler. Onlar iyi şeyler ortaya koyduklarını, ümmete
hizmet ettiklerini sanırlar, oysa yaptıkları zarardan başka bir şey
değildir. Ayet-i kerime’de böyleleri için; “De ki: Size (yaptıkları) işler
bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? (Bunlar) iyi işler
yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden
kimselerdir.” (Kehf; 103-104)
Şu da hatırdan çıkarılmamalıdır ki bid’atler, sahibinin
amellerini iptal ederler. Bu ameller işlenen bid’atten geri dönünceye kadar
kabul edilmezler. Hadis-i şerifte buyrulmuştur ki: “Allah Tealâ bid’at
sahibinin amelini, bid’atinden vazgeçinceye kadar kabul etmez.” (İbn Mace)
Dolayısıyla, gerek dinin selamet ve safiyetinin
korunması için, gerekse İslâm ümmetinin dini doğru yaşamasını sağlamak adına bid’atlerin
ortadan kaldırılması şarttır. Çünkü din bir defada insanların kalbinden çekip
çıkarılmaz. Fakat insanoğlunun hayatına giren bid’atleri din diye algılamasına
sebep olur. Bu da zaman içerisinde dinle olan yolunu ayırmasına yol açar.
Meşhur sahabi Abdullah b. Mes’ud r.a. buyurmuştur ki:
“İnsanların bid’at olarak dine soktukları şeylerden sakının. Çünkü din
kalplerden bir defada çekip çıkarılmaz. Ancak şeytan, imanı kişinin kalbinden
çıkarana dek, dine aitmiş gibi gözüken bid’atler ortaya atar. Ve insanlar
neredeyse haram ve helal gibi Allah Tealâ’nın yükümlü tuttuğu şeyleri bırakacak
duruma gelirler. ve Allah Tealâ hakkında (yorum yapıp) konuşurlar.
Kim bu zamana yetişirse böyle iş ve kişilerden kaçıp, uzaklaşsın” Denildi ki:
– Ey Ebu Abdurrahman, nereye uzaklaşsın?
Dedi ki:
– Bir yere değil, sadece kalbine ve dinine yönelsin ve bid’at
ehliyle aynı ortamda oturmasın. (et-Tergîb ve’t-Terhîb)
Özetleyecek olursak, Peygamberimiz s.a.v. ve Sahabe
zamanında uygulamasına rastlamadığımız ve dinî bir asla dayanmayan inanç,
ibadet ve uygulamalar zemmedilmiş bid’at kapsamına girer. İnanca, ibadet ve
muamelâta dönük bu yeni girişimler dinin ayrık otları gibidirler. Dinî
hayatımızın selameti bunların temizlenmesine bağlıdır.
Müminler olarak bizim vazifemiz dinde olmayan şeyler
icat etmek değil, var olan hükümlere tabi olarak hayat bulmaktır. Dinimizi
gereği gibi öğrenip, azimetlere sarılmamız, bid’atlerin ortadan kaldırılması
açısından önemli bir adımdır.