Dünya Hali - Sadık ŞANLI
Yüksek Yargıda Değişim Rüzgârı
Türkiye’de uzun yıllardır en temel sorunlarımızdan
birinin adalet sistemindeki bozukluk olduğu tartışılır durur. Yapılan bu
tartışmalarda, her ne kadar kanunlar önünde tüm vatandaşların eşit olduğu ifade
edilse de, aslında bir eşitliğin söz konusu olmadığı; ülkede hukukun
üstünlüğünün değil, üstünlerin hukukunun geçerli olduğu; hukukun, kendini
devletin sahibi olarak gören bir seçkinler grubunun elinde ideolojik bir silaha
dönüştüğü ifade edilir.
Doğrudur. Başörtüsü ve meslek liselilerin sorunlarının
TBMM tarafından çözümünün yargı kurumlarınca engellenmesi, içi boşaltılan
bankalar yoluyla haksız servet edinenlerin cezasız kalması ya da ufak cezalarla
sıyrılmaları, yaklaşık 20 bin faili meçhul cinayeti işleyenlerin halen uluorta
aramızda geziyor olması, ortaya çıkartılan suç örgütleri ve çetelerin zaman
aşımı yoluyla davalarının düşmesi ve bu şebekelerin üzerine giden dürüst
hukukçuların yargı makamlarınca cezalandırılması veya baktıkları davalardan el
çektirilmeleri, karara bağlanmış birçok davanın Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’ne götürülerek Türkiye’nin milyonlarca liralık tazminatlara mahkum
edilmesi vs. vs... Örnek çok.
Bu olumsuz tablodan olsa gerek, ülkemizde yıllardır
bitmek tükenmek bilmeyen bir adalet arayışı var. Toplumun hukuk/adalet
ihtiyacına atıfta bulunarak kurulan birtakım siyasi partilerin büyük oy
oranlarıyla iktidar olmaları da bir tesadüf olmasa gerek.
Hal böyleyken adlî sistemin yenilenmesi için birtakım
girişimlerde bulunan siyasi iradelerin, mevcut sistemin değişimini engellemeye
çalışanlar tarafından sürekli engellendiği, “devleti ve adalet mekanizmasını
ele geçirmek” gibi tuhaf suçlamalarla sindirildiği de bu ülkenin yakın
tarihteki en büyük gerçeklerinden biridir. Şimdilerde ise bu bozuk sistemin
kurumlarının tüm karşı koymalarına rağmen, halkın ve siyasi iradenin adaleti
yeniden tesis etme girişimlerini engelleyemediklerini görüyoruz.
Bu bağlamda ilk büyük değişim geçtiğimiz ay yaşandı. İşi
hukuku/adaleti temin ve tesis etmek olduğu halde açık bir şekilde toplum
mühendisliğine ve siyasete soyunan ve değişimin karşısında bir güç olarak
beliren yüksek yargı kurumlarından biri olan Hakimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu’nun (HSYK) 7 üyesi görevlerinden istifa etti. Referandum sonrası yapısı
yenilenen HSYK’nın yeni üyelerini belirlemek için 17 Ekim’de bir seçim yapıldı.
Ülke tarihinde ilk kez kürsü yargıçlarının oylarıyla yeni bir HSYK yapısının
oluşması, hem adlî sistemimiz hem de Türkiye’de idarî sistemin mantığı
açısından önemli dönüm noktalarından biri.
Bu gelişmeden hareketle, ünlü Alman hukukçu Gustav Radbruch’ın
“amacı adaleti gerçekleştirmek olmayan bir hukuk, suç aletinden başka bir şey
değildir.” sözüyle yazımızı bağlarsak, küçük bir azınlığın ideolojik silahı ve
oyuncağı haline gelmiş hukuktan, amacı sadece adaleti tesis etmek olan bir
hukuk anlayışına doğru yol aldığımızı söyleyebiliriz. HSYK’da yaşanan bu
dönüşümün darısı diğer yüksek yargı kurumlarının da başına.
Başörtüsü Sorunu Çözüm
Yolunda
Başörtüsü sorununun çözümüne yönelik önemli gelişmelerin
yaşandığı bir ayı geride bıraktık. Referandum öncesi CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun
başörtüsü problemini çözeceklerine yönelik açıklamasıyla sorun yeniden gündeme
gelmişti. YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın da başına şapka taktığı için sınıftan
atılan bir öğrencinin başvurusu üzerine İstanbul Üniversitesi’ne gönderdiği
“Başörtülüleri dersten çıkarmayın!” içerikli bir yazıyla da konu yeni bir boyut
kazandı.
Özcan’ın açıklamasından sonra birçok üniversitede
başörtülü öğrenciler derslere girerken, sınıfına örtülü girmesine izin
verilmeyen birçok öğrenci de, kendilerini ders almayan öğretim üyelerini YÖK’e
bildirdiler. Bu tartışmalar sürerken Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın sorunu
çözmek üzere muhalefet partilerine komisyon oluşturma teklifi geldi. Ardından
AKP grup başkanvekilleri muhalefet partilerini ziyaret ederek çeşitli
temaslarda bulundular. MHP ve BDP çözüme destek olacaklarını ifade ederken, CHP
ile görüşmeden bir çözüm çıkmadı. Bu görüşmelerin sürdüğü sırada Yargıtay
Başsavcılığı’ndan “Türban serbestisi laiklik ilkesine aykırıdır” açıklaması
gelirken, hükümet yetkilileri ise Yargıtay’a “Haddinizi aşmayın, TBMM üzerinde
vesayet kurmaya kalkmayın!” uyarısında bulundu.
Sürecin bundan sonra nasıl işleyeceği belirsizliğini
korumakla birlikte, TBMM’deki partilere, bu sorunun çözümüne yönelik gerekli
halk desteğinin arkalarında olduğunu belirtmekte fayda var. Türkiye’nin bu
çağdışı ve hiçbir yasal dayanağı olmayan sorundan bir an önce kurtulması için
gerekli yasal değişikliklerin bir an önce yapılması hepimizin beklentisi.
Eksen Değişikliği mi, Doğru
Rotaya Girmek mi?
Geçtiğimiz son iki ayda Türkiye ile Çin arasındaki
yakınlaşma dünya gündemine damgasını vurdu. İlk olarak Çin savaş uçakları, daha
önce İsrail ile ortak yapılması planlanan fakat iki ülke arasında gerilen
ilişkiler nedeniyle iptal edilen “Anadolu Kartalı” tatbikatına davet edildi. 20
Eylül ve 4 Ekim tarihleri arasında süren tatbikatın ardından ise Çin Başbakanı Wen
Jiabao resmî temaslarda bulunmak üzere Türkiye’ye geldi. İki ülke arasında bir
dizi fikir alışverişinin yanı sıra altyapı, enerji, ulaşım ve ticaret
alanlarında çok sayıda anlaşma da imzalandı.
Dünya ekonomileri içinde en hızlı büyüyen üç ülkeden
ikisi olan Türkiye ile Çin arasında imzalanan bu anlaşmaların en önemli noktası
ise iki ülkenin birbirleriyle yapacakları ticarette para birimi olarak dolar
yerine bundan böyle Türk Lirası ve Yuan’ı kullanacak olmalarıydı. Türk
Lirası’nın uzun vadede değerlenmesini sağlayacak ve Türkiye’nin ticarette
Avrupa Birliği ülkelerine bağımlılığını önemli oranda azaltacak bu anlaşma ve
Türkiye-Çin yakınlaşması, bazı küresel güç odaklarında yeni bir rahatsızlığa
yol açtı.
Türkiye’nin son dönemde Ortadoğu ülkeleri ve Rusya gibi
bazı ülkelerle iyi ilişkiler geliştirmesi, bu ülkelerle vizeleri kaldırması,
ticaret hacmini artırması ve ortak bakanlar kurulu toplantıları düzenlemesi,
tıpkı Çin ile iyi ilişkiler geliştirmesinde olduğu gibi “Türkiye’nin ekseninin
Doğu’ya kaydığı” eleştirisine neden olmuştu. Peki, bu eleştiri doğru mu, bunu
iyi analiz etmek gerekiyor.
Öncelikle Türkiye, Doğu ve Batı arasında yer almakla
birlikte halen Batılı ülkelerin müttefiki ve Avrupa Birliği’ne girmek
hedefinden de şapmış değil. Diğer yandan Türkiye’nin ilişki kurmasından
rahatsız olunan Rusya, Çin, İran gibi ülkeler dünyanın gelişmekte olan
ülkeleri. Rusya ve Çin’in kurucusu olduğu, İran’ın da gözlemci statüsüyle
katıldığı Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ), dünyanın geleceğine damga vuracak en
önemli örgütlenmeler arasında. ŞİÖ, dünyada önemi her geçen gün artan enerji ve
temiz su kaynaklarının yaklaşık yüzde 70’ini yönetiyor. Ayrıca dünya nüfusunun
yaklaşık üçte ikisine ev sahipliği yapan bu ülkelerin birçoğu askeri alanda da
oldukça güçlüler. Rusya, Çin, Hindistan ve Pakistan nükleer silaha sahip az
sayıdaki ülkelerden bazıları.
Tüm bunlara Ortadoğu’nun enerji ve ticaret potansiyelini
ve bu ülkelerin halklarıyla Türkiye’nin dinî ve kültürel bağlarını eklersek,
son yıllarda dış politikada hayli aktif bir tutum sergileyen, bir bölge ve
dünya gücüne dönüşme amacı taşıyan Türkiye’nin ulusal çıkarları gereği bu
ülkelerle güçlü ilişkiler kurmaması mümkün değil.
Özetle, Türkiye’nin son yıllarda bölge ülkeleriyle
kurduğu ilişkiler bir eksen kaymasını değil, Türkiye’nin kendine güvenen, diplomaside
kendi politikalarını üreten ve her ülke ile ortak çıkarlara dayanan iyi
ilişkiler geliştirmek istemesine yönelik tutumunu işaret ediyor. Denilebilir ki
Türkiye’nin ekseni bir yere kaymıyor, rotası doğru yörüngeye oturuyor.
Kamuoyu Faillerin Peşinde
1993 yılı Türkiye’nin üzerine kara bir bulut gibi
çökmüştü. Bu yılda, Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Jandarma Genel Komutanı Eşref
Bitlis, Tuğgeneral Bahtiyar Aydın ve bu iki askere yakınlığıyla bilinen çok
sayıda subay ve başta Uğur Mumcu olmak üzere birçok gazeteci ve aydın şüpheli
bir şekilde ölmüş ya da çeşitli suikastlara kurban gitmişlerdi. Bu isimlerin
ortak özelliği ise Kürt sorunu başta olmak üzere ülke sorunlarının çözümünde
devlet politikalarının yanlışlığına işaret etmeleri, bu sorunları çözmek için
çeşitli girişimlerde bulunmalarıydı.
Aradan geçen 17 yılda bu ölümler çok konuşulmasına
rağmen ne şüpheler giderilebildi, ne de bu olayların failleri ortaya
çıkartılabildi. 12 Eylül tarihinde halkoyuna sunulup kabul edilen referandum
sonrası ise birçoğu faili meçhul durumdaki bu ölümler, bizzat ölen isimlerin
ailelerinin medyada yer alan açıklamalarıyla kamuoyunda yeniden tartışılmaya
başlandı.
Bu ölümlerin yeniden gündeme gelmesinin, referandumda
kabul edilen bazı maddelerle doğrudan ilgisinin bulunduğu bir gerçek. Çünkü
askerlerin sivil mahkemelerde yargılanması, Hakimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu’nun yapısının değiştirilmesi gibi çeşitli maddelerin kabul edilmesi, bu
şüpheli ölümler ve suikastların aydınlatılması açısından kritik bir öneme
sahip. Şüpheli ölümleriyle dikkat çeken askerlerin dosyaları daha soruşturma
aşamasındayken kapatılmış durumdaydı. Bu durumu ne ölen askerlerin aileleri ne
de kamuoyu vicdanı kabulleniyor.
Diğer yandan ünlü bir hukukçumuzun ifadesiyle, HSYK
olmasa ya da hukuku ideolojik bir silah olarak kullanmak yerine adaletin
tecellisi için kullansaydı, bu faili meçhuller yaşanmaz ya da sayıları 5-6’yı geçmezdi.
Bu fikir doğruysa insan sormadan edemiyor: Ülkemizde
hukuk bugüne kadar faili meçhulleri aydınlatmaktan çok suçluları gizlemek,
birtakım kirli ilişkileri ve çarpıklıkları örtbas etmek için mi kullanılıyordu?
Eğer durum buysa, bunun böyle gitmeyeceği de ortada. Diliyoruz, girdiğimiz yeni
süreç bu faillerin açığa çıkarılacağı bir dönem olsun. Türkiye artık
normalleşsin, bir hukuk devleti olsun.
Kısa
Kısa
Macaristan’ın Ajka şehrinde faaliyet gösteren bir alüminyum fabrikasının atık göletinin
yıkılması sonucu çevreye yayılan zehirli çamur büyük bir felakete yol açtı. 700
bin metreküp kimyasal atığın çevreye yayıldığı felaket sonucu 7 kişi ölürken,
123 kişinin de yaralandığı açıklandı. Felaketin gerçekleştiği 40
kilometrekarelik alan kullanılamaz hale gelirken, bölgede yıllarca tarım
yapılamayacağı açıklandı. Olayın Karadeniz’e dökülen Tuna nehri kıyısında
gerçekleşmesi, zehirli atıkların Tuna üzerinden Karadeniz’e ulaşması ise
Türkiye başta olmak üzere Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerde paniğe neden oldu.
Umuyoruz kötü senaryo gerçekleşmez ve Karadeniz kirlenmez. Aksi halde
Karadeniz’deki tabii hayat büyük zarar görecek ve uzun vadede ülkemiz Çernobil
faciasında olduğu büyük zarar görecek.
***
5 Ağustos’ta Şili’de bulunan bir bakır madeninde medyana gelen göçük, 33
işçinin yer altında kalmasına neden olmuştu. Olaydan 17 gün sonra işçilerin
yaşadıkları ortaya çıkmış ve tüm dünya yeraltındaki işçilerin kurtarılması için
seferber olmuştu. Konuyla alakalı güzel haber ise 14 Ekim’de geldi. 69 gün
boyunca yerin 622 metre altında mahsur bulunan işçilerin tamamı kurtarıldılar.
Olay tüm dünyada sevinçle karşılanırken, ülke olarak 17 Mayıs’ta Zonguldak’ta
bir kömür madeninde meydana gelen grizu patlamasını hatırladık. Bu kazada 30
işçimiz hayatını kaybetmişti. İşçilerden 2’sine aradan geçen 5 aya rağmen halen
ulaşılabilmiş değil.
***
“Bedelli askerlik” ve “profesyonel orduya geçiş” konusu, Genelkurmay’ın
hazırladığı ve Başbakan’a sunduğu bir çalışmayla yeni bir boyut kazandı. “Eşit
Süreli Askerlik Sistemi” olarak isimlendirilen çalışmaya göre, 15 aylık
askerliğin süresi 12 aya inerken, 6 aylık kısa dönem askerlik süresinin 8 aya
yükseltilmesi öngörülüyor. Bedelli askerlik konusundaki belirsizlik ise halen
sürüyor. Gelişmiş ülkelerinin çağın gereklerine uygun olarak mecburi askerlik
hizmetini kaldırdığı ya da askerlik süresini 2 ilâ 4 ay gibi asgarî düzeye
indirdiği bir dönemde, gençlerimizin uzun bir süre işinden ve toplumsal
hayattan koparılacak oluşu, gündeme gelen sistemin daha çok tartışılacağını
ortaya koyuyor.
***
Yıllardır çözüm bekleyen Kürt sorunumuz, Türkiye ile sınırlı olmayan, İran,
Irak ve Suriye’yi de ilgilendiren bir konu. Öncelikli amaç sorunu çözerek,
PKK’nın dağdan inmesini sağlamak. Bunun için PKK silah bıraktıktan sonra
Türkiye dışındaki ülkelerden katılmış örgüt mensuplarının durumlarının
netleşmesini de gerektiriyor. Bu sebeple geçtiğimiz ay Başbakan Erdoğan Suriye
devlet başkanı Beşar Esad’ı ziyaret etti. Görüşmeden sonra Esad, yaklaşık 2 bin
PKK mensubuna siyasi af çıkardıklarını duyurdu. İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve
MİT Müsteşarı Hakan Fidan ise ABD ve Irak’ta konu hakkında çeşitli temaslarda
bulundu. Bu temasların kısa zamanda sonuç vermesi ve sorunun tamamen sonlanması
bölgemiz için, hepimiz için büyük bir kazanım olacak.