Dün Bugün Yarın - Sadık ILGAZ
Komitacılık, Cuntacılık ve Çeteleşme
20. yüzyılla birlikte imparatorlukların dağılıp,
bünyelerinden kopan halkların birer ulus devlete dönüşme süreci hayli sancılı
geçti. Bu sancılı dönemden en büyük payı ise, en fazla milleti ve kültürü
bünyesinde barındıran Osmanlı İmparatorluğu aldı. 19. yüzyıldan itibaren
Osmanlı bünyesinde baş gösteren isyan hareketleri bir asırlık zaman diliminde
Osmanlı’nın dağılması ve yeni bir devlete dönüşmesiyle sonuçlandı. Uzun yıllar
Osmanlı yönetiminde kalan halklar, isyan hareketlerine başladıkları dönemde
düzenli ordulara sahip değillerdi. Bu sebeple isyanlar ilk olarak mahallî
karakter taşıyan çeteler eliyle başlatılmış, sonrasında ise Osmanlı’nın
parçalanmasını amaçlayan dönemin büyük devletlerinin, bu halklara verdikleri
silah, asker, diplomatik arka çıkma gibi birtakım desteklerle başarıya
ulaşmıştı.
Bu isyan hareketlerinin yoğunlaştığı 19. yüzyıldan 20.
yüzyılın başlarına, eski askerî ve politik gücünden oldukça uzak olan Osmanlı
Devleti, hüküm sürdüğü geniş coğrafyada birden fazla cephede bu isyan
hareketleri ve büyük devletlerle askerî ve politik alandaki mücadelede oldukça
zorlanmıştı. Özellikle 20. yüzyılın başına gelindiğinde, çok uluslu Balkanlarda
baş gösteren çeteleşme faaliyetleri her geçen gün artarak başa çıkılamaz bir
noktaya ulaşmıştı. Daha çok gönüllülerden oluşan, hızlı hareket kabiliyetine
sahip ve ani baskınlarla karşısındaki gücü imha etmeyi amaçlayan çetelerle
mücadele etmenin bir ordu için zor olmasından dolayı, Osmanlı içinde de bu
milis güçleriyle mücadele edebilmek için “komitacılık” ismini alan benzer bir
yapılanma ortaya çıkmıştı.
Türk Dil Kurumu’nun Büyük Sözlük’ünde “Siyasi bir amaca
ulaşmak için silahlı mücadele yapan gizli topluluk veya örgüte bağlı kimse”
açıklamasıyla verilen ‘komitacı’ların oluşturduğu bu yapılanma, söz konusu bu
döneme damgasını vurmuş bir kavramdı. Bu yapılanma, Balkan Savaşları öncesi ve
sonrasında ve Anadolu’nun düşman işgaline uğradığı, düzenli bir orduya henüz geçilmemiş
dönemde etkinliğini korumuştu.
Ahmet Fuat Bulca’nın
anlatımıyla “komitacılık”
Komitacılık faaliyetinin içinde yoğun bir şekilde
bulunan, komitacılığa, Bulgar çetelerinin Bulgaristan’da yaşayan müslüman
Pomakları zorla hıristiyanlaştırmaları üzerine başlayan, dönemin önemli asker
ve siyasetçilerinden Ahmet Fuat Bulca (1881-1962) bakınız bu kavramı nasıl
tanımlıyor:
“Komitacılık bazılarının sandığı gibi soygunculuk,
çapulculuk değildir. Aksine, vatanseverliğin en müfritine (aşırısına)
komitacılık denir. Komitacı, vatan davası karşısında her şeyini feda eden,
gözünü budaktan ayırmayan adamdır. Memleket ve milleti için gerekirse, acımadan
yakar, yıkar, öldürür. Biz de gerektikçe böyle hareket ettik. Kaç defa böyle
vaziyetler karşısında kaldık, yapılması lazım olanı yaptık. Şimdi bakıyorum da,
şu veya bu işte, cezrî (radikal) hareket etmemiş olsa idik, memleket kimbilir
kimlerin ayakları altında kalacak ve bu şerefli millet kimlerin esiri kalmaya
mahkum olacaktı.”*
Ahmet Fuat Bulca’nın sözlerinde de görüldüğü üzere
kurulu düzenin şartlara hakim olamaması ve eski gücünden uzak olması sebebiyle,
bir dönemde komitacılık bir mücadele tarzı olarak ortaya çıkmış ve
benimsenmişti. Düzenli ve güçlü ordusu bulunan, hukukun gözetildiği, askerinin
görev ve yetkileri kanunla belirlenmiş, siyasi iradenin tüm olan bitene mutlak
hakim olduğu bir ülkede bu türden yapılanmaları olmayacağı da bir gerçek.
Burada amacımızın, bir dönem müslüman halka her türlü
zulmü reva gören çetelere ya da ülkesini işgal eden düşmana karşı mücadele
etmiş askerlerimizi ve mücadelelerini yargılamak olmadığını hatırlatalım. Zira
tarihî vakıaları gerçekleştiği dönemin şartlarına göre değerlendirmek, objektif
tarihçiliğin bir parçasıdır. Asıl amacımız, tarihten ne hisse alırız, bugünü
anlamakta bu bilimden nasıl yararlanırız, bunları anlamak.
Sözü bugüne getirirsek... Ülkemizde on yıllardır ortada
sanki bir devlet ve kanunlar yokmuşçasına, kurulu bir nizam ve bu nizamın
emniyet güçleri yokmuşçasına hareket eden birtakım kanundışı yapılanmaların,
çetelerin var olduğuna şahit oluyoruz. Gelişmiş dünya devletlerinin aksine,
daha çok geri kalmış ülkelerde görülebilecek bir “iç düşman” algısına yine
ülkemizde rastlıyoruz. Ortada ülkenin bir savaş ya da bir işgal durumu
olmamasına rağmen devlet içinde ve dışında örgütlenmiş birtakım insanların,
sözüm ona “devleti ele geçirmek” suçlaması yönelterek düşman olarak
kodladıkları bazı fikirlere ve insanlara karşı, kanundışı bir mücadele ile
savaş açtıklarını hayretle izliyoruz.
Yakın tarihimizde ve günümüzde vatanı ve devleti
birtakım “iç düşman”lardan korumak adına, vatanseverlik iddiasıyla, devlet
içinde ve dışında yasal dayanağı olmayan birtakım örgütlenmeler kurulduğu birer
birer ortaya çıkıyor. Bu örgütlenmeler, bir suçu varsa ancak kanunlar yoluyla
adlî makamların hesap sorabileceği insanlara ve sahip oldukları fikirlere savaş
açıyorlar, acımazsızca yakıyor, yıkıyor ve öldürüyorlar. Bir de hukuk ve adalet
bu olup bitene seyirci kalıyor, kanun dışı bu yapılanmaları ve mensuplarını
görmezden geliyorsa, ortaya adil olmayan ve halkının güvenip itibar etmeyeceği
bir devlet sistemi ile çeteler, binlerce hukuksuzluk ve faili meçhul cinayet
çıkıyor.
Türkiye’nin yakın tarihine damgasını vurmuş cuntacılık,
kontrgerilla, JİTEM, Ergenekon vb. yapılanmalara bir de bu gözle bakmakta ve
günümüz gerçeklerini daha net görebilmek açısından Ahmet Fuat Bulca’nın
yukarıda naklettiğimiz sözlerini, “komitacılık” ifadesinin yerine bir de bu
kelimeleri koyup okumakta fayda var.
* Abdullah Muradoğlu, Yeni Şafak, “Teşkilat-ı Mahsusa
- 4”, 17 Kasım 2005.