Tasavvuf Klasikleri - Sülemî’nin Risaleleri - Ali KAYA
Cûd ve Sehâ (Kerem ve Cömertlik)
Bu iki kelime de cömertlik anlamına gelir fakat cûd, sehâ’dan
daha yüksektir. Çünkü yüce Allah, cûd (cevâd) ile isimlendirilmiştir. Cûd, hiç
karşılık beklemeden vermektir. Cûd, isteyerek ve severek yapılır. Sehâ da
cömertliktir ama bundaki verme, bazen cömertlikten değil, zoraki cömertlikten
olur. Sanavberî şöyle demiş:
“Onlar cömertlik gösteren değil, gerçek cömert olarak
yaratılmışlardır. Zoraki cömertlik yapan, aslında cömert değildir.”
Cevâd, yani cûd sahibi kişi, layık olsun olmasın,
herkese iyilik yapandır. Sahî, yani sehâ sahibi kişi ise yalnız layık olana
iyilik yapar. Demek ki cûd genel ikram, sehâ özel ikramdır. Cûd bir deniz, sehâ
ondan akan bir nehirdir. Cûd, fazilet ve keremden vermek, sehâ ise fazla olunca
vermektir.
İlme’l-Yakîn Ayne’l-Yakîn
İlme’l-yakîn, dinin zahiridir, Sünnet’e uymaktır. Ayne’l-yakîn
ise muamelede ve Sünnet’e uymada ihlâslı olmaktır.
İlme’l-yakîn kesbidir (çalışmakla elde edilir), ayne’l-yakîn
vehbidir (Allah vergisidir). İlme’l-yakîn istidlal ile (akıl yürütme ile)
kazanılır, ayne’l-yakîn keşifle (kalb gözünün açılmasıyla) hasıl olur. İlme’l-yakîn
dinin dış yüzüdür. Ayne’l-yakîn ise gaybın (kalb gözüne) açılmasıdır. İlme’l-yakîn
haber vermekle, ayne’l-yakîn (mana yolunda) yürümekle hasıl olur. Îlme’l-yakîn
bir işe uymak, ayne’l-yakîn Hakk’ı görmektir.
Sufilerin Adabı
Onların adabından biri de vakitlerinde kendilerine
gerekli olanı yapmak, geçmiş ve geleceği düşünmekle uğraşıp durmamaktır. Sehl ibn
Abdullah şöyle demiş:
“Geçmiş vakitle meşgul olmak, ikinci bir vakti de zayi
etmek demektir. Vakit en değerli şeydir, onu en değerli şeyle meşgul et,
denmiştir.”
Şakik Belhî şöyle demiş:
“Geçmiş işlerin üzüntüsünü çekmek, kalmış işlerin
tedbirini düşünmek, ömrünün bereketini giderir.”
Onların adabından biri de halkı şefkat ve nasihat
gözüyle görmek, başka türlü görmemektir. Ahmed ibn Şahveyh şöyle dedi:
“Yahya ibn Muaz’ın şöyle dediğini işittim: Bir talibin
talebi ve bir müridin yaptığı iş, kendisinde şu üç şey bulunmadıkça sahih
olmaz: Zenginleri nasihat gözüyle görmek, fakirleri tevazu gözüyle görmek,
kadınları şefkat gözüyle görmek.”
Onların adabından biri de farzları yapmaya son derece
düşkün olmak, esasları korumak, halleri düzeltmek, davalarla meşgul olmamaktır.
Zünnun Mısrî’nin şöyle dediğini işittim:
“Hallerini düzelten istirahat eder, yaklaşmak isteyen
yaklaşır, içini temizleyen temiz olur, tevekkül eden güven bulur, üstüne
düşmeyen işlerle uğraşan, kendisine gerekli olan şeyleri kaybeder.”
Ebubekr ibn Şadan yoluyla Muhammed ibn Muhammed ibn Ebi’l-Verd’in
şöyle dediğini işittim:
“İnsanların mahvoluşu şu iki sebep yüzündendir: Farzı
koyup nafile ile uğraşmak ve kalp huzuru olmadan uzuvlarla amel etmek...
İnsanlar, asılları zayi ettiklerinden dolayı Hakk’a kavuşmaktan geri
bırakılmışlardır.”
Onların adabından biri de daima nefslerini suçlamak,
hiçbir halde ondan razı olmamak, kullanmadığı hiçbir bilgiden, yaşamadığı
hiçbir halden söz etmemek; marifetin kendilerini dinden, dinin adabından
herhangi bir şeyi çiğneyip hafif görmeye sevk etmemesidir. Mutlaka dine, zahir
ilmin gereklerine saygı gösterirler, küçük büyük bütün davaları bırakırlar,
ibadet ve hal sahibi olduklarını iddia etmezler, konuşmalarından ve sözlerinden
hiçbir şeyi güzel görmezler. Bütün çabalarıyla kendilerini, Mevlâ’ya itaat
edenin hizmetine verirler. Allah’ın hükmüne razı olurlar, O’na tevekkül
ederler, işlerini ona bırakırlar, vakitlerini, hallerini ve nefeslerini
korurlar, bunlardan hiçbirini gafletle geçirmezler, yalnız terk etmekle
emredildiklerini yapmazlar. Dostlarına karşı güler yüzlü olmaya, onlara iyilik
etmeye çalışırlar; gerçekte Rableriyle ünsiyet eder, halktan yalnız kalıp O’nunla
olurlar. Dışlarına itina eder, içlerini gözetlerler. Dillerini korurlar,
dostlarına karşı iyi zan, kendi nefslerine karşı kötü zan beslerler.
Onların adabından biri de kendilerini terbiye eden ve
kendisinden edep öğrendikleri kimseye saygı göstermeleridir. İbnu’l-Mübarek
şöyle demiş: “Terbiye edenler gittikten sonra biz edep aradık.” Muhammed ibnu’l-Mübarek
es-Surî şöyle demiş: “Arifler için edep, müritler için tevbe gibidir.” Ebu
Abdullah en-Necacî de şöyle demiş: “Kim ki edep öğrendiği kimseye hürmet
etmezse, o adam edebin bereketlerinden yoksun kalır.”
Nasihatler
Cafer el-Murte’iş, Ebu’l-Hasan’ın etrafındakilerden
birine söyle nasihat ettiğini anlatırdı:
“Allah yolunda olup kendisinde bir hal bulunduğunu iddia
eden, ama bu hali dinin sınırlarının dışına çıkaran kimseyi görürsen, ona
yaklaşma. Baş olmayı ve yüceltilmeyi seven birini görürsen ona yaklaşma. Halini
dünya adamlarına şikayet eden birini görürsen onunla arkadaş olma. İlmini
yeterli gören birini görürsen onun cahil olduğundan kuşkulan. Batınî bir hali
olduğunu iddia edip de üzerinde o halin zahirde bir delili bulunmayan bir adam
görürsen ondan şüphe et. Nefsinden razı olan, ameline güvenen birini görürsen,
anla ki o adam iki cihanda da mahrumdur.”
Şeyhlerden biri, kendisini ziyaret eden birine şöyle
demiş.
“Dünyayı sevme, fakirleri Allah’ın bize nimeti bil.
Verenin ve alanın Allah olduğunu unutma, yalnızlığı üns (Allah’a yakınlaşma)
bil, küçülmeyi izzet say, taati hürmet, hayatı ölüm, tevekkülü geçim say. Her
hususta Allah’ı kendine kâfi gör.”
Ebu Musa ed-Debilî’nin şöyle dediği anlatılır:
Bayezid Bistamî k.s. hazretlerine bir adam gelip:
– Bana nasihat et, dedi. Bayezid Bistamî ona:
– Göğe bak, dedi.
Adam göğe baktı. Bayezid Bistamî sordu:
– Onu kim yarattı?
– Allah yarattı.
– Onu yaratan, senin halini görmektedir ve nerede olsan
seninle beraberdir. O’ndan sakın!
Ebu Süleyman ed-Daranî şöyle demiş:
“Kadın olsun, çocuk olsun, mal olsun, seni Allah’tan
meşgul eden her şey sana uğursuzdur.”
Yine demiş ki: “Allah’ı tanıdıktan sonra O’ndan
başkasına meyletmeyin. Çünkü O, gayret sahibidir. (Kendisinden başkasına
meyledilmesinden hoşlanmaz.)”
Ahnef ibn Kays, oğluna demiş ki: “Oğlum, iyi insanlarla
arkadaş ol, onlardan sayılırsın. Kötülerden de kaçın, yoksa onlardan
sayılırsın.”
Sehl ibn Abdullah bir adama şöyle vasiyet etmiş: “Vaktin
senin en değerli şeyindir. Onu en değerli şeyle meşgul et.”