Ayın Konusu - Müdara ve Müdahene - Ali YURTGEZEN
Müdara,
yumuşak davranma ve hoş geçinme demek. Müdahene ise menfaat temini için yüze
gülme manasına geliyor. Dışardan bakınca müdara mı yoksa müdahene mi olduğu
kolayca anlaşılamayan, ancak birincisi mübah, ikincisi haram sayılan benzer iki
tutumla karşı karşıyayız.
Hz. Aişe r.a. validemiz anlatıyor:
Bir adam Rasulullah s.a.v.’in huzuruna girmek için izin
istemişti. Aleyhisselâtü Vesselam:
“Bu (gelen), aşiretinin ne kötü evladı!” dedi. Fakat
adam içeri girince ona iyi davrandı, yumuşak bir dille hitap etti. Adam
gidince:
“Ey Allah’ın Rasulü! Adamın sesini işitince şöyle şöyle
söyledin. Sonra yüzüne karşı iltifat ettin, iyi davrandın.” dedim. Buyurdu ki:
“Ey Aişe, beni ne zaman kaba buldun? Kıyamet günü Allah Tealâ’nın
katında en fazla zelil olacak kişi, kabalık ve taşkınlığının (vereceği
zarardan) korkarak insanların kendisini terk ettiği kimsedir.”
Buharî, Müslim, Tirmizî, Ebu Davut ve İmam Malik’te yer
alan bu haber, kaynaklarda Hz. Peygamber s.a.v.’in incelik yahut mülayemeti, fıskı
(açıktan günah işlediği) sabit olanın gıybetinin meşruluğu ve müdara sadedinde
ele alınır.
“Müdara”, inceliklerine dikkat edilmesi gereken, yanlış
anlaşılmaya müsait bir tavır. Müslüman çevrelerin birbirlerine suizanda
bulunmak için adeta bahane aradığı şu son zamanlarda hadisin müdara tarafıyla
alakalı görüş ve değerlendirmeleri hatırlamanın faydalı olabileceğini
düşünüyoruz.
Kalp işleri
Müdara, asıl duygu ve düşüncelerin dışa vurulması
halinde taşkınlık yaparak zarar vereceği yahut aşırı alınganlık göstererek
husumet güdeceği varsayılan kişilere karşı gönül alıcı tarzda yumuşak
davranmak, itici olmamaktır. Muhataba karşı gösterilen güler yüz, tatlı söz ve
iltifat, dinî bir endişenin, meşru bir maksadın eseridir. Yanlış anlaşılmaya
yol açabilecek tarafı, zahiren “müdahene”ye çok benzemesidir.
Müdahene ise basit dünyevî menfaatler uğruna, bu
menfaatleri sağlayacak mevkide olan bir fasık, zalim yahut kâfire yaranmak,
şirin görünmek için onun hoşuna gidecek tarzda davranmak demektir.
Görüldüğü gibi, dışardan bakınca müdara mı yoksa müdahene
mi olduğu kolayca anlaşılamayan, ancak birincisi mübah, ikincisi haram sayılan
benzer iki tutumla karşı karşıyayız. Nitekim İbn Battal, İbn Hacer el-Askalânî,
Kurtubî gibi hadis şârihleri yukarıdaki hadisten müdaranın meşruiyetine dair
hüküm çıkarırlarken, bu benzerliğe dikkat çekip aradaki farkı izah etmek
ihtiyacını hissetmişlerdir.
Bu izahlara göre müdara, cahile bilmediğini öğretme, fasığı
da yaptığından nehyetme şartlarında, bunların yakınlığına ihtiyaç varsa veya
düşmanlıkları ümmete zarar verecekse, yumuşak davranmak; içinde bulundukları
durumu yüzlerine vurmadan, tenkit etmeden, güzel söz ve davranışlarla muamelede
bulunmaktır. Burada esas olan dinin selametidir. Halbuki müdahene ikiyüzlülük,
yağcılık yahut dalkavukluktur. Bencilce mevkiini korumak, nefsinin arzularına
ulaşmak, dünyevî kazançlar elde etmek için Allah’ın razı olmadığı söz ve
davranışlarla muhatabına
hoş görünme çabasıdır.
Fıkıh uleması meseleyi “marufu emir ve münkerden nehiy” farziyyeti
çerçevesinde ele almış, bilhassa münkerin nehyedilmesi gereken yerde sükût
şeklindeki bir müdahalesizliği yine niyet ve şartlara göre müdara yahut müdahene
diye isimlendirmişlerdir. Münker karşısında dinin icabına göre sükûtu tercih “müdara”;
nefsin arzularına göre sükût ise “müdahene” kabul edilmiştir. İmam Gazâli rh.
a., “kalp işleri”nden saydığı, meşruiyeti tamamen niyete bağlı böyle
davranışlar için kişinin kendisi kalbine danışarak hüküm verecektir, diyor ve
ekliyor: Allah Tealâ’nın kalbimizdekine muttali olduğunu, hevamızın mı yoksa
dinimizin mi peşinden gittiğimizi bildiğini unutmamak gerekir.
Müdaranın incelikleri
Bazı rivayetlere göre yukarıdaki hadiste bahsi geçen
adam Uyeyne İbn Hısn’dır. Necid bölgesindeki bedevi kabilelerinden Gatafanlıların
Fezâre kolunun reisidir. Son derece cahil, inatçı, sert tepki veren, çıkarcı,
ahmaklığı sebebiyle herhangi bir meselede ikna edilemeyen ama bütün Gatafanlılar
gibi savaşçı bir bedevidir Uyeyne.
Yahudiler Uyeyne ve kabilesini bazen pohpohlayarak bazen
hurma mahsulünden pay vererek müslümanlara karşı paralı asker gibi
kullanıyordu. Uyeyne, Mekke’nin fethinden çok kısa bir süre önce, müşriklerin
mağlup olacağını tahmin ederek müslümanların safına geçti. Buna rağmen Huneyn
Gazvesi’nden sonra Rasul-i Ekrem s.a.v.’in Uyeyne’ye müellefe-i kulûb gibi
ganimet vermesi hem onun henüz tam manasıyla iman etmediğini hem de ganimet
payındaki imtiyazla müslümanlar safında tutulmaya gayret edildiğini gösteriyordu.
Hadisçiler Hz. Âişe’den rivayet edilen haberde Peygamber
s.a.v. Efendimiz’in Uyeyne’ye yumuşak davranmasının bu sıralarda vaki olduğu ve
yine onu müslümanlar safında tutma, kabilesini İslâm’a ısındırma, müşriklerle
ittifakını engelleme maksadı taşıdığı kanaatindedir. Bu maksadı, müdarayı müdaheneden
ayıran gerekçenin, “dinin selameti” gerekçesinin örneği olarak zikrederler.
Bununla beraber hadis çerçevesinde bazı ayrıntılarla
ilgili değerlendirmeler, müdaranın gözden kaçırılmaması gereken çok önemli inceliklerini
verir. Mesela Kurtubî, Hz. Peygamber s.a.v.’in Uyeyne’ye rıfkla muamele
ettiğine ama onu övmediğine dikkat çeker. Demek ki fasık, münafık veya
kâfirlere müdarada tenkit yoktur, ayıplama yoktur ama övgü de yoktur. İbni
Battal da Rasulullah s.a.v.’in Uyeyne’yi içeri kabulünden önce onun kötülüğünü
bilhassa zikrettiğini söyler. Böylece müminlerin işin aslını bilmesini,
tedbirli olmasını, kendisinin zaruretten kaynaklanan müdarasının müminleri
yanlış yönlendirmemesini istemiştir.
Nitekim Uyeyne İbn Hısn, Hz. Ebubekir r.a.’ın hilafeti
sırasında irtidat eder, müslümanlara karşı savaşır. Sonra tekrar müslüman olur.
Fakat müellefe-i kulûb için tahsis edilen gelirlerden kendisini mahrum ettiği
için Hz. Ömer r.a.’ı adaletsizlikle suçlayan bir müslümandır. Şu halde
şerrinden endişe edilen fasık ve kâfirlere müdara edildiğinde, müslümanların
aldanmaması, nifaka düşmemesi için, işin hakikati hiç olmazsa yakın çevreye
usulünce anlatılmalıdır.
Nihayet Rasulullah s.a.v.’in verdiği cevapta, karşıdaki
ne kadar kaba, şirret, cahil ve art niyetli olursa olsun, Allah indinde zelil
düşmemesini isteyen, böylelerini de kazanmaya çalışan, bir sevgi ve merhamet
buluyoruz. Bu duygu müdarayı sahtelikten kurtarıp müdaheneden ayırıyor.
Diz dize olanların hukuku
Müdaradaki bir başka çok önemli incelik, hadisin bir vak’a
olarak tesbiti çabalarında kendini gösteriyor. Bir haberin somut bir vaka
olarak yer, zaman, şahıs gibi ayrıntılarının belirlenmesinden ziyade mesajı ve
örnekliği önemlidir şüphesiz. Kaldı ki söz konusu ayrıntılardaki ihtilaf çoğu
zaman asıl mesajı kuvvetlendiriyor. Mesela Hz. Peygamber s.a.v.’in Ümmi Mektum
r.a.’ı ihmal etmesine ve bundan dolayı Abese suresinin başındaki siteme muhatap
olmasına sebebiyet veren müşrik konuklarından birinin Uyeyne olduğuna dair
zayıf bir görüş var.
Daha kuvvetli bir rivayet ise, En’am suresinin “Sırf
Allah’ın rızasını dileyerek sabah akşam Rablerine dua edenleri huzurundan
kovma..” ikazıyla başlayan 52. ayeti ile takip eden üç ayetin yine Uyeyne İbn Hısn
ile ilgili olduğudur. Ebu Nuaym el-Isfahânî’nin anlattığına göre, aralarında Uyeyne’nin
de bulunduğu nüfuz sahibi müşriklerden bir grup müslüman olmak yahut Hz.
Peygamber s.a.v. ile zaman zaman görüşmek istediklerini bildiriyor ama bir şart
koşuyorlar: Diyorlar ki biz Bilâl, Ammar, Selman gibi alt tabakadan müslümanlarla
bir arada olamayız. Ya bunları kov, ya da biz geldiğimizde bunlar senin
yanından uzaklaşmış olsun. En’am suresinin bahsettiğimiz ayetleri müşriklerin
bu tekliflerini yazılı bir anlaşmaya bağlamak istemeleri üzerine nazil oluyor.
Hadisenin diğer tarafı Selman-ı Farisî r.a.’dan nakille Ebu Davut’ta şöyle
verilmiş:
“Selman demiştir ki, bu ayet (En’am 52) bizler hakkında
nazil oldu. Rasulullah bizimle beraber oturur ve biz kendisine dizimiz
dokununcaya kadar yaklaşırdık. İstediği zaman yanımızdan kalkardı.
Sonra Kehf suresinin “Nefsini, sabah akşam rızasını
isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber tut!” (Kehf, 28) ayeti nazil oldu ve
biz kalkmadan kalkmayı terk buyurdu.”
Şunu anlıyoruz bütün bunlardan: Bazen karşınıza imtiyaz
isteyen fasıklar, münafıklar, kâfirler çıkıyor. Belki kalpleri ısınır, İslâm
düşmanlıkları nihayete erer, ümmet bundan bir fayda görür diye müdara
ediyorsunuz böylelerine. Ama bu müdara, sizinle diz dize olanların hukukunu
asla ihmal etmemenizi gerektiriyor. Ve galiba bugün dizi dizine değenleri itip
kakmakla, aşağılayıp suçlamakla, hor ve hakir görmekle muktedir fasıklara müdara
ettiklerini düşünenlere, yaptıklarının müdara değil müdahene olduğunu en iyi bu
rivayetler anlatıyor.