Güz Bahçesi - Hüseyin KAYA
Zihinden
asla silinmeyen ve her yıl yeniden kendini kanatan sonbaharlar vardır hemen
hepinizin mazisinde. Şehrinizden, evinizden çok uzaklarda, her yeri her şeyi
size yabancı bir şehirde, yeni tanıştığınız insanlarla ya bir öğrenci evinde
yer sofrasında yahut soğuk bir yurt kantininde yutkundukça gözlerinizden yaş
getiren zehirden acı gurbet lokmaları ilk kez bu mevsimde dizilmiştir
boğazınıza.
Sabah sokağa çıktığınızda ayaklarınız altında hışırdayan
yapraklar ve içinizi hafifçe ürpertip geçen bir serinlik karşılıyorsa sizi...
Ve usul usul tepeye doğru yükselmeye çalışan güneş yeryüzünü ışıtsa da ısıtmaya
yetmiyorsa... Sonbahar, ucundan sarının binbir türlüsü dökülen fırçasını çoktan
eline almış demektir.
Hazan, hep garip bir hüznün kolunda gelir. Düşen her
yaprakla bir mısra düşer yeryüzüne. Gölgeler uzar, günler kısalır, sokak
lambaları erkenden yanar, yollar tenhalaşır ve çocuklar, çocuk sesleri silinip
kaybolur parklardan. Yalnız çocuklar değil çiçekler de tüm renkleriyle,
kokularıyla silinir gider yeryüzünden, cennete ya da başka baharlara yeniden
açmak için.
Yaz boyu habire yükseklere tırmanan haşarı sarmaşıklar
kurur pencere demirlerinde ve yüksek, tenha bacalarda leylek yuvaları boş
kalır. Serçeler mahzunlaşır yine, selvilerde kargalar, karga yuvaları görünmeye
başlar. Vuslat ve firkat mevsimidir güz; her şey kendinden yine kendine, kendi
yalnızlığına döner.
Bacalar tütmeye başladığında yağmurlar çoktan düşmeye
başlamıştır yeryüzüne. Geceleri sokak lambalarının altında parlayan yollar,
derin bir nehir gibi uzar ve kaybolur karanlığın gözlerinde.
Okul önlerinde dizili küçücük arabalarla alıç, nar, ayva
ve tatlı satan seyyar satıcılar da en az sarı yapraklar kadar sonbaharın
habercisidir. Narın kırmızısı, alıcın ve ayvanın sarısı her mevsim yeşil
meşelerle çevrili okul önlerini rengârenk çiçekler gibi birkaç haftalığına da
olsa süsler. Sonbahar biraz da uzayan saçların bin bir naz ile kestirildiği,
oyuncakların çatıya, bodruma kaldırıldığı okul mevsimidir.
Rüzgârlı ikindi vakitlerinde gökyüzünü süsleyen
rengârenk uçurtmalar gibi, küçücük çocuklar da uykulu gözlerle, sırtlarında
kocaman çantalarla okul yolunda süzülürler nazlı nazlı. Ki o çantalarda
defterden kitaptan ziyade umut taşırlar akşam sofralarında kendilerini bekleyen
anneleri babaları için. Teneffüsler daha az gürültülüdür bu mevsimde, sınıflar
daha suskun. İlkokul birinci sınıfta, mevsim şeritlerinden masamıza düşen
yaprağın bize adını öğrettiği ilk mevsimdir sonbahar.
. . .
Ne istersiniz benden,
Bilmem ki hatıralar,
Gelir gelmez sonbahar?
(Cahit Sıtkı)
Zihinden asla silinmeyen ve her yıl yeniden kendini
kanatan sonbaharlar vardır hemen hepinizin mazisinde. Şehrinizden, evinizden
çok uzaklarda, her yeri her şeyi size yabancı bir şehirde, yeni tanıştığınız
insanlarla ya bir öğrenci evinde, yer sofrasında yahut soğuk bir yurt
kantininde yutkundukça gözlerinizden yaş getiren zehirden acı gurbet lokmaları,
ilk kez bu mevsimde dizilmiştir boğazınıza. Bu mevsimde belki yıllar yılı
gözbebeğiniz gibi üzerine titrediğiniz kızınız gelin olup uçmuştur uzaklara.
Öğretmenseniz eğer ve herkese uzak, yıldızlara yakın bir
dağ köyünde başladıysanız vazifeye; kesinlikle her yıl güz mevsiminde o köyden
kopup gelen bir rüzgâr üşütür içinizi. Sararmış dağlar, çıplak ağaçlar, yüzleri
al al çocuklar, bitmeyen yağmurlar ve geceler boyu karanlığı bölen köpek
sesleri kocaman, soluk bir manzara resmi gibi asılı durur kalbinizin bir
duvarında.
Her güz baştanbaşa yeni bir şiir, bir hikâye, bir kitap
gibi usulca düşer önümüze. Bir sonsuzluk bestesidir yapraklardan, rüzgârdan,
yağmur seslerinden örülü. Rahmet meleklerinin ellerinde yeryüzüne inen her
yağmur damlası, bir gün ağaçlar kadar yalnız kalacağımızı hatırlatır üşüyen
ruhumuza.
Yaprağın, yağmurun ve rüzgârın ruha sürekli fısıldadığı;
telaş, bekleyiş, hazırlık mevsimidir sonbahar. Gölgeler, sahiplerini terk etmek
ister gibi uzadıkça uzar günbatımlarında. Yalnızlık ve ayrılık şarkıları
doğrudan kalbe değer, kendinizi bir başka resmin üzerine yapıştırılmış gibi
hisseder, yadırgarsınız sizi kuşatan her şeyi.
Her gün yeni bir libas içinde uyanır dağlar sabaha.
Şairin kalbine, kalemine ilham melekleri üşüşür, ressamın fırçasına renklerin
bereketi ve notalar en çok güz mevsiminde savrulur serin rüzgârların
kanatlarında sonsuza doğru. Ayaklarımız altında hışırdayan yaprakların
büyüsüyle yürümek, yoruluncaya, yığılıncaya, yolların bittiği yere kadar
yürümek isteriz.
Tüm sakinliğine rağmen sessiz sedasız bir göç mevsimidir
güz biraz da. Bir sonraki mevsimin eşiğindeyizdir ve bir sonraki mevsim acemisi
olduğumuz yeni bir dünyadır, bunu fısıldar bize her şey. Uykumuzun tam orta
yerinde yaz rüyası bölünür, dekor başkalaşır, eşya değişir. Başka birinin
hayatına düşmüş gibi sendeleriz. Oysa kendi hayatımızdır ayaklarımız altından
kayıp giden. Her şeyin suretinde herkesin okuyabildiği harflerle belirir
faniliğin izi. Ondandır dünyayı yadırgayışımız, hüznümüz, kimsesizliğimiz.
Gazeller arasından el sallayan, tebessüm eden güz güllerinin selamı dahi
elemdir ruha. Teskini, tesellisi zorlaşır kalbin. Ufka doğru kararan
denizlerde, yorgun gemiler hüzün taşır uzaklara ve ıslak terminallerde
otobüsler eskimeyen, alışılamayan ayrılıkları taşır.
. . .
Ah, ey bâd-ı haste, bâd-ı keder*
(Ahmet Hâşim)
Yoksul bacalardan incecik gri dumanların yükseldiği kimi
küçük evlerde, rengi durmadan değişen hayat ırmağının hızlı suları, hakikati
görmeye mani bir perdeye dönüştürür sonbaharı. Odun kömür, kışlık yiyecek giyecek
telaşı, yüce dağları saran kara bulutlar gibi ağrıtır annelerin, babaların
başını. Yaprakları dökülmeye yüz tutmuş iri yapraklı selvi ağaçlarının dalları
arasından bilhassa akşama yakın vakitlerde yükselen kuş çığlıkları paslı bir
çivi gibi yürür üstü kapalı yaraların içinde ve terk edilmiş göçmen kuşların
yuvaları sahipsiz evler gibi kalıverir, sahibini bekler aylar boyunca kurulduğu
yükseklerde. İlkyaz günlerinde gözlerini dünyaya açmış sahipsiz kedicikler
bambaşka hüzünler fısıldar duyabilenler için, dulda dışkapı eşiklerinde,
sokaklara yemek kokuları yayılan pencere önlerinde.
. . .
Fani ömür biter bir uzun sonbahar olur.
Yaprak, çiçek ve kuş dağılır tarumar olur.
(Yahya Kemal)
Hazan, güz ya da sonbahar… Adına ne derseniz deyin,
tıpkı bayramlar gibi ömrümüz içinde sayılıdır bu mevsimin bahçesine yolumuzun
düştüğü vakitler. Bayram sabahlarının tazeliği sonbahar boyunca arada bir
içimizden geçiyorsa belki biraz da bu yüzdendir. Evimizin, yuvamızın sıcaklığı,
annemizin, babamızın, eşimizin, çocuklarımızın hatta minderde uyuyan kedinin,
akvaryumda yüzen balığın sıcaklığını duymak, yalnız olmadığımızı hissetmek
isteriz dışarıdaki dünya cennete dökülürken. Tutacak bir el, başımızı koyacak
bir diz, sığınacak bir çift göz ararız yakınımızda. Zaman, rüzgârdan atlarıyla
savrularak geçer üzerimizden. Gecemiz gündüzümüze bitişir, ırmaklar daha yorgun
akar kaderine ve elimiz varmaz bir türlü takvimlerin biriken sayfalarını
koparmaya.
. . .
Çiçeğin rengi soldu, bitti şarkısı kuşun.
Yol tenha, dal mecalsiz, su durgun.
(Ziya Osman Saba)
Yağmurlar yağıyor, yollar kaldırımlar halen yapraklarla
dolu ve ağaçlar kışın kendileri için hazırladığı libasın heyecanında.
Rüzgârdan, yağmurdan, yapraktan kelimelerle önümüzde uzuyor bağrında kışı
ısıtan bir hazan mevsimi daha. Bir kızım olsaydı bu mevsimde dünyaya gelen, ya
Eylül ismini verirdim ona ya Hazan.
*Ah, ey hastalık rüzgârı, üzüntü rüzgârı.