İbadetin Azı Çoğu - Taha YILDIZ
İnsan, pek
çok konuda olduğu gibi, bazen ibadetlerde de gelgitler yaşar. Bazen coşkuludur,
ibadet etmeye doymaz. Bazen de kıldığı namazdan haz alamaz. Rabbinin huzurunda
olduğunu bilmesine rağmen kendisini namaza veremez. Bu, az rastlanılan bir
durum değildir.
İnsanın hayatında gelgitler çok olur. Çeşitli
nedenlerden dolayı bazen insan kendini çok coşkulu hisseder. Son derece
mutludur. Etrafındaki herkes ondaki bu değişikliği hemen fark eder. Çünkü
alışılmışın dışında enerji dolu, hayatla barışık bir insan oluvermiştir.
Konuşurken ağzından bal akar, iyi düşünür, iyi söyler.
Bazen de tam tersi olur. İnsan hiçbir şeyden lezzet
almaz. Her şeye küskündür, dünyanın yükü üzerindeymiş gibi görünür.
Etrafındakiler onun bu halinden etkilenirler, yakınında olmak istemezler. Çünkü
çevresine karamsarlık, ağırlık yaymaktadır.
Bu iki sıra dışı durum dışında her insanın bir de genel
hali vardır. Tanıdıkları onu bu haliyle bilirler, buna alışıktırlar. İsmi
anıldığında kişi bu genel karakteriyle hatırlanır. Bunun ötesindeki haller
gelgitlerdir.
İbadete doyulmayan zamanlar
İnsan ruh dünyasına dair böyle gelgitler yaşadığı gibi,
ibadetler noktasında da benzer halleri olur. Bazen coşkuludur, ibadet etmeye
doyamaz. Rabbinin huzurunda derin bir huşu halindedir. Pazartesi perşembe
oruçlarına önem verir, teheccüde kalkmadan yapamaz, secde mahallini göz
yaşlarıyla ıslatır. Bir aşkla neredeyse camiden cemaatten çıkmaz. Evinden
dışarıya besmelesiz ve abdestsiz adım atmaz. Yolda yürürken dilinde Allah’ın
zikri vardır. Harama bakmamaya son derece gayret eder.
Ancak, bu durum çoğunlukla sürekli olmaz. Bir müddet
sonra yavaş yavaş her zamanki durumuna dönmeye başlar.
İbadet coşkusunun kaybolduğu
vakitler
İnsan bazen de coşkulu ibadet zamanlarının tam tersi bir
ruh halini yaşar. Böyle zamanlarda manevi dünyası alt üst olmuş gibidir.
İbadetleri neredeyse sıradanlaşır, lezzet alamaz olur. Rabbinin huzurunda
olduğunu bilmesine rağmen kendisini namaza veremez. Ellerini dua etmek için
huzura açtığında, dilinden dökülen kelimeleri kalbi duymaz. Hatta öyle olur ki,
ayakları onu camiye çekmez. Nafileler ise neredeyse unutulur.
İnsanın manen düştüğü böyle kötü döneminde elinden tutan
bir dostu, istikamet üzere yürütecek bir arkadaş çevresi bulunmazsa, halinin
daha kötüye gitmesinden korkulur. Çünkü insan kulluktan yavaş yavaş
uzaklaştığında, dönmenin çok zor olacağı bir noktaya ulaşabilir. Bu, az
rastlanılan bir durum değildir.
Güzel ortamlar güzel
ibadetler
Esasında insanın coşkulu olmasını da, lezzet alamamasını
da çoğu kez bulunduğu ortam belirler. Örneğin hac ve umre için Kâbe’ye
gidenlerimiz, oradaki ibadetin lezzetini hiçbir yerde alamadıklarını söylerler.
Çünkü orada Allah’ın Evi vardır. Allah Rasulü’nün mübarek hatırası, ashabıyla
birlikte gezindiği ve cihad ettiği yerler vardır. Ayrıca orada dünyayla irtibat
kesilmiştir. Mümin sadece ibadet için oradadır. Dünyanın her yanından gelen
beyaz giysiler içindeki müslümanların o coşkun kalabalığı bile insanı etkisi
altına almaya yeter.
Bütün bunlar bir araya geldiğinde ibadetten alınan
lezzet de doruğa çıkar. Hac veya umreye giden bir müminin oralarda on beş gün
kaldıktan sonra nasıl da değiştiğini, ilk gördüğünüz anda hemen fark edersiniz.
Nedeni işte budur.
Bunun gibi, insanın evinde kıldığı namaz ile cemaatle
kıldığı namazın huşusu arasında büyük fark vardır. İnsanın ev içinde veya
işyerinde serdiği seccade üzerinde kıldığı namaz camide eda ettiği namaza
kesinlikle denk olmaz. Zira gerek işyerinde ve gerekse evde namaz esnasında
kendisini meşgul edecek o kadar çok şey vardır ki, neredeyse kalbini namaza
veremez.
Fakat cami böyle değildir. Caminin bizzat kendisinin
sunduğu manevi atmosfer insanı kulluğa yöneltir. Sadece ibadet için mescide
gelen müminler de insanın ibadetinden daha yoğunluklu haz almasını sağlar.
Ortamın manevi havası insanı kucaklar. Hz. Peygamber s.a.v. efendimizin
cemaatle namaz kılmanın yirmi yedi kez daha faziletli olduğunu beyan etmesinin
nedenlerinden birisi de bu olsa gerektir.
Görüldüğü üzere, insanı ibadete teşvik eden etkenler
bulunduğu zaman kulluktan daha fazla haz alınır. Tersi olduğunda ise alınan
lezzet azalır. İyi çevreden kopulduğunda ibadet şuurundan uzaklaşılmaya
başlanır, o ortama tekrar girildiğinde coşku artar.
Hz. Peygamber’den tavsiyeler
Bütün bunlarla birlikte önemli olan, aşırılıklardan
uzak, istikrar ve sebatla, taviz vermeden kulluğu Allah’ın murad ettiği kıvamda
yaşamaktır. Bu noktada Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in tavsiye ve
yönlendirmelerine son derece dikkat etmek gerekir.
Allah Rasulü s.a.v., bir kadının çok ibadet ettiğini
söyleyen Hz. Aişe r.a. validemize şöyle buyurmuşlardı:
“Bundan bahsetme. Siz daima elinizden gelecek şeyleri
yapın. Yoksa Allah’a yemin olsun ki, siz usanmadıkça Allah asla usanmaz.” (Buharî,
1083).
Durum gerçekten de böyle değil midir? İnsan ne kadar
ibadet yaparsa yapsın, bunun sonu yoktur. Allah kimseye, “kulum, bu kadar
yaptığın ibadet yeter” demez. Dolayısıyla ölçüyü kaçıran insan kendisine
zulmetmiş, dünyaya ve etrafına yönelik görevlerini ihmal etmiş olur. Bu şekilde
çok hızlı giden bir insanın yorulması da çok hızlı olur. Yine Hz. Aişe
validemiz, Allah Rasulü’nün dinden en hoşnut olduğu şeyin kulun devamlı yaptığı
ibadet olduğunu belirtmişlerdir. (Buharî, 41). Hz. Peygamber s.a.v. bir
hadislerinde bunu dile getirirken, insanı esasında cennete iletecek olan şeyin
kendi ameli olmadığını beyan ederek şöyle buyururlar:
“Allah’ın en sevdiği amel, az da olsa devamlı yapılandır.”
(Buharî, 5983).
Gerçekten de insan ne kadar kulluk yapmaya çalışırsa
çalışsın, sunulan ilahi nimetlerin hakkını ödeyemez, tam karşılığını veremez.
Bu yüzden bir denge gözetmesi icap eder. İstikrar içerisinde, makul sınırlar
çerçevesinde, dünyayı ihmal etmeden güzel bir kulluk sergilemeye çalışmalıdır.
Bu noktada Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in, kendisini
tamamen ibadete vererek başta ailesi olmak üzere dostlarını ve işini ihmal eden
Abdullah b. Amr b. el-Âs r.a.’a tavsiyesi son derece önemlidir:
“İftar etmeden art arda oruç tuttuğunu, geceleri namaz
kılıp durduğunu bilmiyor muyum? Ama böyle yapma. Çünkü üzerinde gözünün hakkı
var, nefsinin hakkı var, ailenin hakkı var. Oruç tut ama iftarını da yap. Namaz
kıl ama uykunu da al.” (Müslim, 1966).
Bir düzen içinde
İnsana gerekli olan, Allah Rasulü s.a.v. Efendimiz’in
örnekliğinde ibadetlerini bir düzene koymasıdır. Başta farzlar olmak üzere, Rasulullah
s.a.v.’in devam ettirdiği nafilelere önem vermesidir. Kişi bunları sürekli
yaptığında, söz konusu ibadetler onun ayrılmaz bir parçası olur. Yapamadığında
kalbinde bir acı hisseder.
İstikrar içinde ifa edilen ibadetlerin en büyük
faydalarından birisi de kulu Allah ile sürekli irtibatta tutması ve dünyaya
geliş amacını unutturmamasıdır. Böyle olan bir kul Allah ile dost olur.
Dostunun kendisinden her zaman beklediği şeyleri ihmal etmez. Mutad olarak
görevlerini yerine getirir. Rabbiyle kurduğu bu sürekli irtibattan dolayı da
ibadetlerden büyük haz alır.
Bu kulluğu yaşayabilmek, özellikle de yaşadığımız şu
dünyada, tek başına başarılabilecek kolaylıkta değildir. Bizleri kulluktan
uzaklaştırmaya yönelik sürekli ve yoğun bir tasallut altındayız. Bu nedenle
birlikten güç alacağımız güzel insanlara ve ortamlara çok ihtiyacımız var.
Unutmamak gerekir ki, İslâm yalnızlık dini değildir. Böylesi ortamlarda
bulunduğumuzda biribirimizden destek alırız. İbadetlerimiz sükûnete ve bir
düzene kavuşur. Kalbimizdeki güzelleşmeyi kendimiz de fark ederiz.
Aşırıya
Kaçınca
Cuma dışında namazlara giden biri değildi. Aynı iş yerinde çalışan arkadaşının
daveti üzerine Kadir gecesini ihya etmek için birlikte camiye gittiler. Caminin
ortamından, imamın ihlâsla eda ettiği teravih namazından ve namaz sonrasında
yaptığı duadan çok etkilendi. Hele de namazdan sonra ziyaret ettikleri sakal-ı
şeriften tarifsiz duygularla ayrıldı.
Bu onun beş vakit namaza başlamasına vesile oldu. Artık aksatmadan beş vakti
kılıyor, diline sahip oluyor, gözünü haramdan korumaya çalışıyordu. Dinî
bilgisini geliştirmek için de bir taraftan sürekli okuyordu. Bir süre sonra
takdir ettiği biri oluvermişti. Şimdiye kadar boşa geçirdiğini düşündüğü ömrünü
telafi etmek istercesine kendisini tamamen kulluğa vermişti.
Fakat her geçen gün daha da yoğunlaşan dindarlığı bir süre sonra artık hem
kendisine hem çevresine zarar verir hale gelmeye başlamıştı. İşini aksatmaya
başlamıştı. İslâm’ı yaşamıyorlar diyerek ailesine hayatı zehir ediyordu. Oysa
onları o hale kendisi getirmişti. Şimdi ise birden değişmelerini istiyordu.
Etrafındaki hiç kimsenin müslümanlığını da beğenmez olmuştu. Ona göre gerçek
İslâm’ı yaşayan insan sayısı parmak hesabıyla birkaç kişiden ibaretti.
Çevresine kızarken kendi kulluğunu da beğeniyor değildi. Bu yüzden daha fazla
ibadet etmek gerektiğini düşünüyordu.
Bir sonraki yılın Kadir gecesi geldiğinde teravih namazını kılanlar arasında o
yoktu. Hatta cumaya gidenler arasında da yoktu. Çabuk yorulmuştu. Etrafıyla ve
hatta kendisiyle yaşadığı bu gerilimi kaldıramamıştı. Allah’ın yüklemediği yükü
yüklenmesinin, aşırıya kaçmasının sonucuydu bu. Ona sahip çıkacak, itidal ve
istikrarı öğretecek güzel bir ortamın bulunmaması da bu süreci hızlandırmıştı.