Doğu Cephesinde Son Umut: Kafkas İslâm Ordusu - Ali DEMİRTOPUZ
I. Dünya
Savaşı’nın sonlarında, Osmanlı Devleti’nin kurup Azeri Türkler’e yardıma
gönderdiği “Kafkas İslâm Ordusu” adlı ordu Kafkasya için yeni bir umut olmuştu.
Tam bir kurt sofrasına dönen bölgede önemli başarılar kazanan bu ordu, trajik
bir şekilde lağvedildi.
Dört yıl süren Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı orduları
muhtelif cephelerde pek çok zafer ve yenilgiyi bir arada yaşamıştır. Ne var ki
savaşın sonlarına doğru yenilgilerimiz çoğalırken, hemen hemen tüm cephelerde
artık tükenmek üzereydik. Yine de bunun bir istisnası vardı.
Rus ihtilaliyle değişen
şartlar
Savaşın başlangıcında büyük bir felaketle karşı karşıya
kaldığımız doğu cephesinde işler tamamen lehimize dönmekteydi. 1917 Mart’ında
Trabzon, Erzincan, Muş, Bitlis ve Van hattı hâlâ Rusların işgali altındayken Petersburg’dan
gelen bir haber dünyayı heyecana boğmuştu. Rusya’da ihtilal olmuş ve Çarlık
rejimi sona ermişti. Karmaşa kısa sürede tüm Rusya’ya yayılırken, Rus
ordusundan pek çok asker de kimseye haber verme gereği duymaksızın evlerinin
yoluna düşmüştü.
Kasım 1917’de Rusya’dan yeni bir ihtilal haberi daha
geldi. Komünist Bolşevikler iktidara el koymuştu. Bolşevikler Rusya halkının
desteğini kazanmak için derhal ülkeyi savaştan çekeceklerini ve Rus olmayan
halklara özgürlük vereceklerini vaat ediyorlardı. Ancak Bolşevik karşıtları da
harekete geçince Rusya iç savaşa sürüklendi. Böylece cephelerdeki Rus askerleri
hangi rejim ve kim adına orada kalmaları gerektiğinin cevabını veremez olmuş,
firarî asker konvoyları Rusya içlerine doğru daha yoğun bir şekilde akmaya
başlamıştı.
Ruslar Doğu Anadolu’yu boşaltırken, bunun anlamı
Ermenilerin artık burada kendi ayakları üzerinde durmak zorunda olduğuydu. Ne
var ki Osmanlı ordusuna karşı direnmeleri mümkün değildi. Onlar da ellerinden
gelebilen seçeneği tercih ettiler ve Rusların yanında gönüllerince
yapamadıkları şeyi yaparak, mümkün olduğu kadar çok müslümanı katlederek doğuya
doğru çekilmeye başladılar.
Osmanlı ordusu süratle ilerleyerek nihayet kendi
topraklarının bittiği yere kadar geldi. Ancak ortalıkta onu bu sınırı geçmekten
alıkoyacak hiçbir güç görünmüyordu. Karşısındaki tek siyasi muhatap, Rusya’daki
iç savaş bitene dek kendi kendilerini yönetmek üzere Azeri, Gürcü ve Ermeniler’in
oluşturduğu geçici Güney Kafkasya Komiserliği idi.
Gürcü ve Ermenilerin itirazlarına karşın ilerleme devam
etti ve 1878’de Ruslara kaptırmış olduğumuz Batum, Kars ve Ardahan geri alındı.
Ama böyle bir atmosferde bu noktada durmak olmazdı. Gürcülerin tüm muhalefetine
rağmen 1829’da Rusya’ya kaptırılan Ahıska ve Ahılkelek de geri alındı ve bir
anda 1828 sınırlarına ulaşılmış oldu. Bu arada, aynı çatı altında
yaşayamayacakları belli olan Azeri, Gürcü ve Ermeniler kendi yollarına gittiler
ve Güney Kafkasya’da üç yeni bağımsız devlet ortaya çıktı. Gürcüler ve
Ermeniler derhal kendilerine hamiler aramaya başlamış, Almanlar Gürcistan’ı
sahiplenirken Ermeniler İngilizler’e ve her ihtimale karşı da Bolşevikler’e
yanaşmıştı. Azeriler’in tek dayanağı ise Osmanlı Devleti olabilirdi.
Azerilerin yardım
talebi
Azeriler çok önemli problemlerin üstesinden gelmek
zorundaydı. Kafkasya’daki genel durumun aksine Bakü, Bolşevik denetimi
altındaydı. Bakü’nün gerçek sahibi olan Azerbaycan Türkleri’nin ise
komünistlere şirin görünmeye hiç niyeti yoktu. Ama bu direniş korkunç bir
faciayla sona erdi.
1918 Mart ayının son günü başlayan Bolşevik-Ermeni ortak
harekâtıyla Bakü’de 10.000 (muhtelif kaynaklar bundan daha az ve daha çok
çeşitli sayılar zikreder) civarında müslüman katledildi. Azerbaycan’ın diğer
bölgelerinde de Ermeniler müslümanlara karşı şiddetin dozunu giderek
artırıyorlardı. Azerbaycan Türkleri’nin kendi kendilerine bu sorunlarla baş
edebilmesi imkansızdı.
Çarlık rejimi her zaman potansiyel tehdit olarak gördüğü
Azerbaycan Türklerini (Volga boyu müslümanları hariç, diğer tüm müslümanları
da) askerlikten muaf tutmuştu. Bu durumun doğal sonucu olarak Azeriler arasında
doğru düzgün tüfek tutacak neredeyse hiç kimse yoktu. Ayrıca yine Çarlık
rejiminin kısıtlamaları yüzünden idarî kadroyu teşkil edecek yetişmiş eleman
sayısı da çok azdı.
Ermeni ve Gürcüler ise cephelerden dönen askerlerden
oluşan düzenli birlikler kurmaya devam ediyorlardı. Ancak Azeriler yine de iyi
kötü bir organizasyon yaptılar ve kısa sürede kendilerine yönelen saldırılara
karşı koymaya başladılar. Ama yetersiz kuvvetleri ne saldırıları sonlandırmak
ve ne de Bakü’yü almak için yeterliydi. Mutlaka Osmanlı ordusunun devreye
girmesi gerekiyordu.
Bakü’ye giremediği için Gence’de karargâh kuran
Azerbaycan Hükümeti bu yardımı temin etmek için bir heyet oluşturarak
Anadolu’ya gönderdi. 3. Ordu Kumandanı Vehip Paşa’yla görüşen heyet İstanbul’a
geçti ve burada durumu Enver Paşa’ya aktardı.
Osmanlı açısından savaş diğer cephelerde kötü gitse de,
karmaşa içindeki Kafkasya ve genel anlamda Rusya müslümanları Enver Paşa için
yeni ve büyük bir umut olarak belirmişti. Burada kurulacak bağımsız müslüman
devletler Osmanlı siyasetinin yeni dayanağını oluşturabilirdi. Enver Paşa
tereddütsüz kararını verdi. Bakü ve tüm Azerbaycan’da düşmanı etkisiz hale
getirecek özel bir ordu kurulacaktı: “Kafkas İslâm Ordusu”.
Kafkasya için yeni bir plan
Ordunun vazifesi Azerbaycan’ı kurtarmakla da sınırlı
kalmayacak, Kuzey Kafkasya’daki müslümanlara destek olacaktı. Kafkas İslâm
Ordusu Kumandanlığı’na getirilen Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa derhal İran
üzerinden Gence’ye geçerek içeride teşkilatlanmaya başladı. Nuri Paşa’nın Gence’ye
gelişi Azerbaycan tarihinin en mühim hadiselerinden biri olarak kaydedilmiştir.
Osmanlı’nın kendilerine sahip çıktığını ve üstelik bunun bizzat Harbiye Nazırı
ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın kardeşi vasıtasıyla yapıldığını gören
Azeriler Nuri Paşa’yı büyük bir coşkuyla karşıladılar.
Kafkas İslâm Ordusu’na bağlı birlikler Azerbaycan’a
Gürcistan üzerinden geçecekti. İşte bu noktadan sonra siyasetin ne denli
çetrefilli bir iş olduğunun en ibret verici örnekleri ortaya çıkmaya başladı.
Osmanlı’nın müttefiki olan Almanya harekâta karşıydı ve Osmanlı birliklerinin
Gürcistan’ı kullanarak Azerbaycan’a geçmesine mani oldular. Petrol aşkı
müttefik tanımıyordu. Almanlar Bolşeviklerle anlaşmış, Bakü’de petrol
üretiminin artırılarak dörtte birinin kendilerine verilmesi taahhüdünü
almışlardı.
Buna mukabil Bakü ve civarındaki Bolşevik egemenliğini
tanıyor, Osmanlı birliklerinin şehre harekât yapmaması için nüfuzlarını
kullanacaklarını vaat ediyorlardı. Ahmet Ağaoğlu’nun ifadesiyle “Almanlar Bakü’yü
Bolşevikler’e bir teneke gaza satmışlardı.” Ancak Kafkas İslâm Ordusu’nun
Azerbaycan harekâtı Osmanlı Devleti’nin geleceği açısından kritik öneme sahipti
ve Alman baskısı bunu durduramazdı.
Enver Paşa Almanları yatıştırmak için görünüşte onların
istedikleri türden talimatlar verse de, gizli talimatlarında operasyonun
gerçekleştirilmesini kesin olarak emretmişti. Almanlara bu harekâta iştirak
eden birliklerin kendi inisiyatiflerini kullandığını söylüyordu. Neticede
Osmanlı birlikleri bir yolunu bularak Azerbaycan’a ulaştı ve önce Gence ve
civarındaki Ermeni terörüne son verildi. Bundan sonra Bakü’ye doğru ileri
harekâta geçilerek Bolşevik ve Ermenilerle yapılan muharebelerden sonra Bakü’nün
silüeti yavaş yavaş belirmeye başladı.
Petrol ittifakı
Diğer yandan Bolşeviklerin baş düşmanı olan ve Rusya
sathındaki iç savaşta Çarlık yanlılarını destekleyen İngilizler İran’dan Bakü’ye
asker taşıyarak Bakü’yü tahkim eden Bolşeviklerin yanında yerlerini aldılar. Bu
tuhaf ittifaka elbette ki Ermeniler de iştirak etmişti. Herkes kendi adına
petrolün o dönemdeki bilinen en büyük ikinci kaynağı olan Bakü’yü sahiplenmek
istiyor, Osmanlı’nın böyle bir girişimine karşı ise tereddütsüz omuz omuza
veriyordu.
Bakü Osmanlı’nın eline geçmesin de kendi aralarında
sonra nasıl olsa hesaplaşırlardı. İngilizler açısından mesele Bakü
petrollerinin çok ötesinde başka bir öneme daha sahipti. Rusya’daki karmaşa
Osmanlı Hükümeti’nin Asya’daki hedeflerine şu veya bu ölçüde ulaşabileceğine
dair İngilizler’de ciddi bir endişe uyandırmıştı. Osmanlı ordusu, her nasıl
olursa olsun ama mutlaka durdurulmalıydı. Müslümanların her yerde ve özellikle
de Hindistan’da bağımsızlık heyecanına kendilerini kaptırmaları
engellenmeliydi.
Ancak bu garip ittifakın tedbirleri sonuçsuz kaldı.
Azerbaycan ve Osmanlı askerleri 1918 Eylül ayının 15. günü şehre girdi. O gün
aynı zamanda kurban bayramıydı ve müslüman ahali hem bayrama hem de başkentine
kavuşmuş olmanın mutluluğunu yaşıyordu. Ancak Kafkas İslâm Ordusu’nun önünde
daha kat etmesi gereken çok uzun bir yol vardı. Bir yandan Karabağ’daki Ermeniler’in
üzerine bir birlik gönderilirken, diğer yandan kuzeye, Dağıstan bölgesinde
Osmanlı Ordusu’nun yolunu bekleyen müslümanlarla birleşmek üzere Süleyman İzzet
Bey kumandasında bir tümen gönderildi.
Süleyman İzzet Bey Hazar boyunca ilerledi ve önce Derbend’i
aldı. Daha önce bağımsızlığını ilan etmiş olan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ne
bağlı askerî birlikler de Süleyman İzzet Bey’i komutan olarak tanıdılar. İslâm
Ordusu’nun karşısına burada çıkan ittifak ise öncekilere taş çıkartacak
cinstendi. Çar yanlısı Rus Albay Biçerehof’un sancağı altına Bolşevikler bile
girmişti.
Ancak onlarla hesaplaşmaya fırsat kalmadı. Aslında Enver
Paşa Osmanlı Devleti’nin az zaman sonra mütareke masasına oturmak zorunda
kalacağını biliyor ve hiç olmazsa Kafkasya’da Azerbaycan ile Kuzey Kafkasya müslümanlarını
bir araya getirecek bağımsız bir İslâm devletinin kurulmasını hedefliyordu.
Yalnız kalan cephe
Böyle bir gelişme her halükârda Osmanlı Devleti’nin masa
başında elini güçlendirir ve tüm dünya müslümanlarının bağımsızlık mücadelesi
için ilham kaynağı olabilirdi. Bu yüzden Kafkasya’daki kumandanlara gönderdiği
son emrinde mütareke imzalansa bile orada kalarak faaliyetlerine devam
etmelerini istemişti. Ne var ki Mondros Mütarekesi’nin ardından İngilizler’in
yoğun baskısından bunalan yeni İstanbul Hükümeti Kafkasya’daki kumandanlara
geri dönmeleri için kesin talimat verdi. Nuri Paşa ve arkadaşları askerlikten
istifa ederek harekâta devam etmek istedilerse de, İstanbul Hükümeti’ni İtilaf
Devletleri karşısında zor durumda bırakmamak için bundan vazgeçtiler.
İki-üç yıl içerisinde bütün Kafkasya Rusya’daki iç
savaştan galip çıkan Bolşeviklerin denetimi altına girdi ve buradaki müslümanların
bağımsızlık hayalleri de hüsranla sonuçlanmış oldu. Bakü petrolleri, yüzünü
kızıla boyamış Rus emperyalizminin yeni başkenti Moskova tarafından yağmalandı.
Din, kültür, çalışma hayatı, vs. her alanda Moskova’daki zorbaların ağzından
çıkan safsatalar müslümanlara da dayatıldı.
İşin başında Bolşeviklerin “Rusya’da yaşayan tüm
halklara özgürlük!” sloganıyla ortaya çıkmış olduklarını düşünürsek, öyle
herkesin sözüne inanmamak gerektiği de kendiliğinden ortaya çıkar. Ama bu
tabloda bir şey galiba diğer her şeyden daha fazla kendisini hissettiriyor:
Birbirlerini yiyen Almanlar, İngilizler, Bolşevikler, Çarlık yanlıları ve
adları ne olursa olsun tüm İslâm düşmanları, söz konusu müslümanların bir
kazanımı olduğunda hemencecik nasıl da tek millet olduklarını
hatırlayıveriyorlar.
O zaman şöyle bitirelim: “İslâm tek millettir, küfür tek
millet.”