Noktadaki Varlık Nüktesi - Ahmet ALEMDAR
Hayat,
yaşadığımız sürece sürekli olarak bir çizgi üzerine her an koyduğumuz
noktalardan ibarettir. Bu noktaların bileşkesi, hayatta niçin veya nasıl yaşadığımız
sorusunun cevabı olacaktır. Dolayısıyla hayat serüveninde hızla akmakta olan
insan, noktaları, koyması gereken yere koymaya dikkat etmelidir.
İnsan, aslında tek bir noktadan ibarettir. Tek nokta,
insana akan bütün yolların birlikteliğidir, dolayısıyla insan tam bir
sentezdir. Necip Fazıl, “Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.”
diyorsa da, bu ikilik Yüce Rabbimizin rahmetiyle bir noktanın derununda
tekliğe/vahdete dönüşebilmektedir.
Evet, insan nûr ve zulmet kanallarından gelecek olanlarla
yaşamakta veya imtihan olmaktadır. Ancak her an imtihan içerisinde olduğu
şuurunu yaşayabilen ve böylece dünya imtihanını aşabilme lütfuna erebilen kâmil
insanlar, iyiliğin ve kötülüğün insan için anlamının sırlarına vâkıf
olabilirler. Berrak sular da, kirli sular da, büyük bir okyanusta kaybolup
gitmiyorlar mı? Besmele, noktası olan ‘be’ harfiyle başlar. Gerek mektup
kâğıdına, gerekse herhangi bir çalışma kâğıdının bir köşesine, önce bir nokta
konularak yazmaya-çizmeye başlamak gibi bir geleneğimizin olduğunu
hatırlamalıyız. Her şeyin başı ve özü bir noktadır. Varlığın nüktesi noktaya
yüklenmiştir. Öyleyse noktayı bilmeden nükteye âşina olunabilir mi?
Varoluşun nüktesini ararken
İnsan her yaşta öğrendikleri, yaşadıkları ve
hissettikleriyle hayat çizgisinin varoluş noktalarını oluşturmakta ve ilmin özü
olan noktadan farklı doğrultularda da olsa nice çizgiler inşa etmektedir.
Bizler de birer noktayız; hissettiklerimiz bu noktanın açılımları…
Ancak noktamızın çapı ne kadardır, hiç düşündük mü?
Kapısında insanları hemen kabul etmeyen alime bir velî gelir ve “Allah’a
nispetle Peygamberin konumu nedir?” diye sorar. Alim, bu soru karşısında
hatasını hissedercesine susmayı tercih eder. Velî cevabı kendisi verir: “Büyük
dairede bir nokta! Ya senin Peygambere göre konumun nedir ki?”
Yunan efsanelerinde yer alan, “Aşil’in Topuğu
Hikâyesi”nde bahsedilen ve kendini kral kabul eden kişinin zaafı olan topuktan
öldürülmesi gibi, günün birinde bizi sigaya çekecek bir kişiyle karşılaşmadan
önce, hangi nokta/ları temsil ettiğimizin veya varoluşa hangi noktaları
eklediğimizin farkına varmalıyız. Bunu başaramıyorsak, zaaf noktalarımızı
onarıp varoluşun nüktesini kulaklarımıza fısıldayacak bir büyüğün izini
aramalıyız. Varoluşta her şey bir noktada dürülmüş değil midir? Bundan
dolayıdır ki, Hasan Sezayi Gülşenî hazretleri gibi Allah dostlarının ve
şairlerimizin nokta gazelleri, irfânî edebiyat geleneğimizde önemli bir konuma
sahiptir. Çünkü nokta, Hakikat-i Muhammedî’ye giden yolun başlangıcı olarak
düşünülmektedir. Seyyid Muhammed Nur hazretlerinin “Noktatü’l-Beyân” (Ankara,
2000) isimli kitabı, bu anlamda şaheserdir.
İnsan ve hayat iki noktadan ibarettir. Birbirine çok
yakın olan bu iki nokta, doğum ve ölümdür. İnsan doğduğu an, aslında ölmüştür;
öldüğü an ise yeniden doğmuştur! Yaratılışa dikkat edilirse, ‘bitiş’in
olmadığı, kâinatta sürekliliğin olduğu görülebilir. Lütfi Filiz’in “Fânî
Dîvânı”ndan okuduğu şiirlerden veya bu şiirlerden oluşan ilahi albümlerine
“Noktanın Sonsuzluğu” başlığını koyması, ufka varıldığı zannedilen noktada
açılan yeni ufukları bizlere hatırlatmaya vesile olabilir. Açılan yeni bir
ufuk, herhalde öncekinin aynısı olmayacaktır; belki öncekini de kuşatmakla
birlikte, bu ufuk hayat idrakimizi daha da genişletecektir.
Bir nokta deyip geçmemeli
Hayat, yaşadığımız sürece sürekli olarak bir çizgi
üzerine her an koyduğumuz noktalardan ibarettir. Bu noktaların bileşkesi,
hayatta niçin veya nasıl yaşadığımız sorusunun cevabı olacaktır. Dolayısıyla
hayat serüveninde hızla akmakta olan insan, noktaları koyması gereken yere
koymaya dikkat etmelidir. Osmanlı Türkçesi yazımında ‘göz’ün noktasını
koymazsanız ‘kör’ olur, ‘âile’ye nokta koymaya kalkarsanız ‘gâile’ olur.
‘Göz’deki ‘zel’in noktasını ‘aile’nin ‘ayn’ına koyarsanız, her ikisini de
anlamından etmiş olursunuz. Hatta kelimelerin anlamları zıddına döner. Gözünüz
‘kör’ olur, huzur ve mutluluk kaynağı ‘âile’niz ise başınıza musallat olmuş bir
‘gâile’ye dönüşür.
Bilindiği gibi hikmet, her şeyi yerli yerine koymaktır;
bir şeyi yerinden etmeye ise zulüm denir. Hakikat yolunda ilim ve hikmet sahibi
olmayı arzu ediyorsak, “küçük bir noktadır” deyip geçemeyiz. Kalemin en küçük
ameli olan ‘nokta’ya dikkatimizi yoğunlaştırabilirsek, işte o zaman hayatın
yapı taşlarını keşfedebiliriz.
Damlayı dikkate almayan
denizi idrak edebilir mi?
Nefesi dikkate almayan hayatı; çakıl taşını dikkate
almayan binayı; hücreyi dikkate almayan insanı; habbeyi dikkate almayan
kubbeyi; damlayı dikkate almayan denizi gereği gibi idrak edebilir mi?
Bilindiği gibi şizofreni, zihnin ortak referans
noktasının belirsizleşmesiyle meydana gelmektedir. “Deniz kadar yoksuldu /
duydum bir taşın eskidiğini / her yerde ve bir yerde belirsiz / bir varış
noktası olduğunu” (Levent Sunal, Dergâh, sy. 101) mısralarıyla belirsiz gibi
görünen varış noktasına işaret eden şairin kaygısını bizler de içimizde
yaşamalı, hatta bu kaygıyı zamanla aşabilmeliyiz. Kirlenmiş bir zihin yapısına
yakalanmamak için hangi nokta/ların yansıması olduğumuzu, şu anda durduğumuz
noktayı ve yapacaklarımızda koymamız gereken noktaları iyi bilmeliyiz.
Ârif bir mümin İslâm’ın misk kokan gülüdür. Âriflerdeki
hakikat tezahürleri, onların varoluşun aynı noktasına yoğunlaşmalarından
meydana gelmektedir. Yani asıl mesele bütün noktaların aktığı, birleştiği Tek
Nokta’yı idrak edebilmektir. Exupery’in, aşkın karşılıklı geçip birbirinizin
gözüne bakmak değil, el ele verip ilerideki aynı noktaya bakmak ve yine el ele
o noktaya doğru ilerlemek olduğunu söylemesi gibi, irfan sofralarında beslenen
müminlerin kalplerindeki aşk ateşiyle ve hep birlikte aynı hakikat noktasına
doğru yükselmeleri beklenmez mi?
Bir füzenin uzayın derinliklerinde yükselme sistemi, ilk
yapılan ateşlemenin belirli bir limit noktasına gelince tekrar ateşlenerek
devam etmesidir. İnsanlar gibi medeniyetler de sürekli ateşlemelerle
hayatiyetini ve etkisini sürdürürler. Nuri Pakdil, “Sükût Sûretinde” isimli
eserinde, “Sabrın bittiği yerde / El değmemiş o sabır” şeklindeki beytinde
sürekli yinelenmekte olan sabrı, kaldıracın dayanma noktası olarak
tanımlamaktadır.
İlim, hikmet ve irfan sahibi insanlar, aşk ve sabırla
donanarak kendi hayat çizgilerinin noktalarını belirlerken, aynı zamanda İslâm
Medeniyeti’nin ihyasında yükseliş çizgisine de birer nokta koymakla
mükelleftirler.