Keramet Beklerken - Ahmet Nafiz YAŞAR
Bir salih
müminin istikameti, yani Kur’an ve Sünnet’e bağlılığı, takvası, kulluktaki
titizliği, itidali sabit ve aşikâr ise, bununla yetinmeyip birtakım
olağanüstülükler beklemek, maddi kerameti istikametten üstün tutmak demektir
ki, tehlikeli bir tercihtir.
Muhammed Bahaeddin Nakşibend k.s. hazretleri bir gün Buhara’nın
bir köyünde konaklamışlardı. Köyün sakinleri onun sohbet ve ziyaretine
koştular. Köylülerden biri gelirken bir sepet dolusu armut da getirmiş, ev
sahibi bu meyveleri ikram olarak Bahaeddin Nakşibend’in önüne koymuştu. Şah-ı Nakşibend,
armutları, onları getiren de dahil olmak üzere mecliste bulunanlara birer birer
dağıttı fakat yememelerini tembihledi. Sonra o köylüye dönüp “Söyle bakalım, bu
ikramda bulunmaktaki asıl maksadın neydi?” diye sordu.
Köylü başı önünde, gözlerini elindeki armuda dikmiş,
mahcup bir halde şu itirafta bulundu: “Efendim, sizin keşf ü keramet sahibi bir
mürşid-i kâmil olduğunuzu duymuştum. Acaba hakikaten öyle midir, değil midir
diye denemek istedim. Sepetteki armutlardan birine işaret koymuş, eğer bu zat
dedikleri gibi biriyse, bu armudu bulur bana verir, diye düşünmüştüm.
Bağışlayın, boş bulunup cahillik ettim.”
Şah-ı Nakşibend “Peki elindeki armut, işaretlediğin
meyve miydi?” diye tekrar sordu. Adam, utana sıkıla, “Evet” diyebildi yavaşça.
Bahaeddin Nakşibend hazretleri cemaate döndü ve buyurdu
ki “Allah’ın veli kullarını denemeye kalkışmak uygun değildir. İstikamet
üzereyse, Rasulullah s.a.v.’in sünnetini yaşıyorsa eğer, bir mürşidi imtihana
hacet yoktur. İstikametten daha doğru bir ölçü olamaz çünkü. Biz şu adama
işaretlediği meyveyi keramet göstermek için değil, bizden uzak kalıp zarar
görmemesi için bulup verdik!”
Keramet haktır ama..
Evliyanın kerametine dair böyle menkıbeleri nakledip
dinlemekten öteden beri hoşlanırız. Lakin anlatılan menkıbelerin bize bakan
tarafını, bizimle alakalı mesajını görmek yerine, bu kerametleri kendisinden
sâdır olan zatın velayetine delil kılarak rahatlamak gibi bir alışkanlığımız
var.
Tasavvufun “keramete değil, istikamete itibar edilir”
prensibine rağmen, kerametleri bazen “velayet kontrolü” yapmak için anlatıp
dinleyenlere rastlıyoruz. Zaman zaman haddi aşarak Allah dostlarını imtihana
yeltenenleri, armutları işaretlemeyi sürdürenleri görüyoruz.
Allah Tealâ’nın veli kullarından zuhur eden olağanüstü
haller manasında “keramet” vardır ve haktır. Bununla beraber bir kısım
kerametlere talep ve itibar hususunda ihtiyatlı olmamız istenmiştir. Çünkü
keramet, adından da anlaşılacağı üzere Cenab-ı Hakk’ın sevdiği kullarına bir
ikramıdır ve bu ikram maddi yahut zahirî olabileceği gibi manevî veya batınî de
olabilir. Avam tabakası keramet denilince sadece maddi olan olağanüstülükleri
anlar; havada uçan, suda yürüyen mürşitler arar. Halbuki tasavvuf büyükleri,
“manevi keramet, yani sırat-ı müstakim üzere emrolundukları gibi dosdoğru
yürüyen salihlere ikram edilen istikamet hali, maddi kerametlerden daha önemli
ve kıymetlidir” demişlerdir. Hakikaten de insan için tam bir imandan daha
üstün, daha kıymetli bir ilâhi ikram, ihsan yahut lütuf yoktur.
Şah-ı Nakşibend hazretlerinin, karşılaştığı densizliğe
rağmen muhatabının “zarar görmesine” gönlünü razı kılmayan ve kâmil bir imanın
eseri olan şefkat, merhamet yahut âlicenaplığına değil de işaretlenmiş bir
meyveyi fark etmesine ehemmiyet vermek, avama mahsus bir cehalettir. Kaldı ki
Allah Tealâ veli kullarını böyle basit düzenlerden, ahmakça denemelerden
haberdar etmeyebilir. Nitekim Şah-ı Nakşibend hazretlerine de getirilen
meyveler hususunda bir ilham verilmeyebilirdi. Şüphesiz ki bu hal onun
velayetindeki eksikliğe değil, karşısındaki düzenbazın nasipsizliğine delalet
edecekti.
Keramet beklentisi
Velileri imtihan etmek niyetiyle olmasa dahi maddi keramet
beklentisine girmemek lazım. Bir salih müminin istikameti, yani Kur’an ve
Sünnet’e bağlılığı, takvası, kulluktaki titizliği, itidali sabit ve aşikâr ise,
bununla yetinmeyip birtakım olağanüstülükler beklemek, maddi kerameti
istikametten üstün tutmak demektir ki, tehlikeli bir tercihtir. Zira fevkalâde
haller fasıklardan, müşriklerden, kâfirlerden de zuhur edebilir. “İstidraç”
dediğimiz bu tür haller ile keramet arasındaki fark, bu olağanüstülüklere mazhar
olan kişilerin sırat-ı müstakim üzere yürüyüp yürümediklerine bakılarak
anlaşılabilir. Dolayısıyla istikamet yerine olağanüstülükleri gözetmek, kötü
niyetli şarlatanların, fasıkların peşinde dalalete düşmeye, tasavvufun yol ve
usulüne zül getirmeye sebeptir.
Maddi kerameti istikamete tercih ettiren anlayış büyük
ölçüde keramet hususundaki cehaletin eseridir. Kerameti Allah Tealâ’nın ikramı
olarak değil de müminin fiili gibi görenler, o mümini beşerüstü bir varlık
mevkiine koyup, ondan sâdır olan beşere mahsus son derece tabii davranışları
bir eksiklik zannedebilmektedirler. Sünnetullahın esas, kerametin istisna
olduğunu bilmeyen insanların, bilhassa sağlık ve rızık konusunda sünnetullaha
riayeti terkten dolayı sıkıntıya düştükleri, sonra da bu sıkıntıların
faturasını beşerüstülük atfettikleri müminlerin yetersizliğine çıkardıkları
malumdur.
Kime itimat edilir?
Öte yandan maddi keramet beklentisi, kabul etmek gerekir
ki bir teslimiyet probleminin, kalp tatminsizliğinin, şüphenin ve
itimatsızlığın da eseridir. Oysa bizim irfanımızda cerbezeye, sıra dışılıklara,
fevkalâde hal sahiplerine değil, “emin” olana itimat edilir; Allah ve Rasulü’ne
teslim olana teslim olunur. Nihayet maddi kerametlerin çok fazla konu edilip
gündemde tutulması, tasavvufu yaşanılan hayatın dışına çıkarmakta, beşer
takatini aşan ulaşılamaz bir sahaya sürmekte, insanların bu yoldan istifadesini
engellemektedir.
Velinin attığı adım
keramettir
Maddi kerametler evliyaullah için Allah Tealâ’ya
yakınlık derecesinin göstergesi olmadığı gibi, kendilerinde böyle kerametler
görülmeyen veliler de vardır. Yahut bazı kerametler bizim keramet anlayışımıza
uymadığı için fark edilmeyebilir. Mürşid-i kâmillerin tasarrufu, tesiri, cezbediciliği
bir ilâhi ikramdır mesela ve büyük kerametlerdendir.
Unutmayalım; daha fazlasını, daha farklısını, işaretlediğimiz
armudu buldurmak cinsinden kerametleri beklerken, yol bilenlerin başını çektiği
kervan göçüp gider de ıssız dağlarda yapayalnız kalabiliriz.