Veda Mevsimi - Hasan AKÇAY
Her
merhabanın bir yüzü vedaya dönüktür. Merhabalar ne kadar güler yüzlü ise,
vedalar da o kadar hüzün rengidir. Her türlü kavuşmanın sonunda bir ayrılık
olacağını düşünmek, bütün kavuşmaların tadını kaçırır sanki.
Kavuşmadan çok ayrılıklarla yüzleştiğimizdendir ki,
kavuşmalarımızda da buruk bir tebessüm vardır. Elimizi her uzatışın ardından
boşalan avuçlarımız ötelere açılır yeniden. Bittiğini sandığımız çizgiden sonra
yeni ufuklara dikilir bakışlarımız. Yani ki dünya yürüyüşümüzde her kavuşma
sonrasında saadetimizin çoğalacağını düşünürken, sonrasının hüznü soğuk bir
rüzgâr gibi dolar içimize.
Neye kavuşsak, kime varsak, nedense saklı ve derin bir
boşluk kalır içimizde. Onun bir türlü dolmadığını, doymadığını her daim
hissederiz. Ve anlarız ki, buradaki hiçbir şey o boşluğu doldurmayacaktır.
Biliriz ki o arzu ebede dönük, o arzu ebede müştaktır. Yaşadığımız süre içinde
de içimizdeki gurbet, yüreğimizdeki hüzün hep var olacaktır.
Yüreğimizin derinindeki o ses “ebed ebed” diye
seslenirken “fani”lere takılıp kalmak ve onlardan geçememek bir o kadar
huzurumuzu da yele verecektir.
Sonbaharın söylediği
Her nereye baksak kainat kitabı sayfa sayfa açılır
önümüze. Görmesini bilen gözler, okumayı bilen özler her harfinde bir mana
bulur. Her kelime akla kapı açar. Her cümle yüreğe dokunur.
Kuru bir ot, gülen bir gül, dağlar, denizler, kuşlar,
karıncalar, bulutlar, her bir yağmur damlası… Her ne varsa görünen görünmeyen,
bu sayfanın ya harfi ya kelimesi ya da cümlesi olarak serilir gözler önüne.
Her görülen de sadece onu gösterenin varlığını ispat
eder. Her şey O’nu anlatır. Her şey O’ndan bahseder. Onun içindir ki şair bu
sırrı fark etmiş ve: “Bir kitabullah-ı azamdır serâser kâinat / Hangi harfi
yoklasan manası hep Allah çıkar.” diyerek bu manadaki düşünceyi iki mısrada
özetlemiş: “Kainat kocaman bir kitaptır ve her bir harfi Yaradan’ı işaret
etmektedir.”
Her mevsim gibi sonbahar da bu kitabın sayfalarından
biridir. Her bir harfin manası daha derinleşir hazan mevsiminde. Bahar
sayfasındaki coşkunluk ve o coşkunluğun verebileceği gafletten uzaktır
sonbaharın sayfası. Bir durgunluk, bir yorgunluk sarar bütün ruhları.
Kuşların bahçemizdeki seslerinin eksilmesiyle ve
çiçeklerin yavaş yavaş rüzgârlara boyun büküşü çoğaltır hüznümüzü. Ağaçların
yapraklarında sarı ve kızıl renkler belirginleştikçe bir sükunet eli tutar
sanki elimizden. Zaman büyülenmiş bir kelebek gibidir. Yaz günlerinin hızla
akıp giden dakikaları durmuş, donmuş, sonsuzlaşmıştır adeta. Dağlardan inerek
cümle ağaçları rükûda “Hu” diye söyleten rüzgârın serin eli değmiştir akşamın
alaca karanlığına. Havada uçuşup, bir süre sonra toprağa kapanan yapraklar
kalkmamak üzere secdeye kapanmıştır artık.
Ve bir buluttan damla damla içimize ince bir sessizlik
dökülmektedir. Ağaçlar, kuşlar, toprak ve bu tablo içindeki her şey, biraz önce
tomurcuklarıyla bahara koştuğu gibi, şimdi de sararan rengiyle sonbahara
hazırlanmaktadır.
Yine baharlar gelecek
Artık baharın ve yazın sayfası kapanmıştır. Açılan bu
yeni sayfada hüzünlü veda cümleleri sıralanmaktır. Yaprakların dallarını terk
ettiği gibi, gurbetten sılasına gelenler de bu mevsimde yaşlı gözleriyle veda
ediyor sevdiklerine. Dedeler, nineler daha bir mahzunlaşıyor torunlarının, çocuklarının
ardından bakarken. Ve gelecek yazda görüşmek ümidi bir çekirdek gibi -daha
ayrılmadan- düşüyor gönüllere. Nasıl ki çiçeklerin tohumları aynı duyguyla
seriliyor yerlere. Nasıl ki suyu çekilip kuruyan dalların kökleri aynı hasretle
sarılıyor toprağa…
Mahzunlaşan gönüllerdeki umut kandili soğuk kış
gecelerinin yegane aydınlatıcısı ve ısıtıcısı oluyor artık. Her şeyin öldüğü ve
kışla birlikte o bembeyaz kefenini giydiği zaman “Bu kuru dalları, bu kaybolmuş
çiçekleri kim yeşertecek?” sorusuna o kitabın önceki sayfalarındaki cümleler
cevap veriyor: Bir önceki kıştan sonra “Hayy” ismiyle bütün kainatı yeniden
dirilten, bezeyenden başkası değil elbette.
Bütün bu olup bitenlerin de bir anlamı var. Hiçbir şey
anlamsız değil. Bir bitiş ve başlangıç... Bir merhaba bir veda... Ölüm ve
doğum, gece ve gündüz... Her biri bir cümle bize. Okuyalım ve
anlayalım diye.
Hangi tohum toprağa düştü
de...
Sonbahar nefesinin değdiği her yer sararmaya başlar.
Rüzgârın ve yağmurun her el vuruşunda biraz daha güçsüzleşir yaprak tutunduğu
dalda. Güz çiçeklerinin boynu bükülür ve yavaş yavaş ilk diriliğini, tazeliğini
yitirmeye başlarlar. Erken inen akşamların rengiyle birlikte ufukları dolduran
bakışlara bir mahzunluk çöker. Tenhalaşan ve gurbetleşen dünyada insan daha bir
içine çekilir. Ruh dünyasındaki yolculuğunda ötelere açılan kapılardan geçerek
ve özlenilene doğru büyüyen hasretle içindeki hazan kuşlarının kanat sesleri
duyulur. Sanki her şey biraz sonra son nefesini verecek ve sonsuz bir uykuya
dalacaktır.
Hazanın hüzün mevsimi oluşu, göğsümüzde her an dalından
gidecek bir sarı gül gibi duruşu “Son yaklaşıyor, haberin var mı?” uyarıcısı
olduğundandır belki de. Aslında bu sonun bir başlangıç olduğunu bilmek
hüznümüzü uhrevîleştiriyor. Çünkü vedalar yeni merhabalara akıyor. Toprağa
düşen her bir tohum yeni bir bahara doğru bakıyor. Gidiş, bir tükenişe, bir
kayboluşa değil, bir dirilişe, yeniden var oluşa doğru.
“Hangi tohum toprağa düştü de yeşermedi
ki…” der Mevlâna. Tohum toprağa düşmüşse yeşerecektir. Yeniden hayat
bulacaktır. Tabii ki o tohumun sağlam olması, çürük bir tohum olmaması
kaydıyla.
Mevlâna hazretleri bu soruyu iki türlü cevap
beklercesine sormuş gibidir. Birincisi, elbette ki toprağa düşen her tohum
yeşerecektir. Tohumun görevi yeşermektir çünkü. İkinci şekilde ise bir şart
olmalı; toprağa düşen ya da atılan tohumun özünün sağlam olması gerekir. Aksi
halde tohum olarak görünse de, özünü yitirmişse toprakta çürümeye, yok olmaya
mahkûm olacaktır.
Sonbahara hazırlanmak
Gün erkenden akşam oluyor. Mevsimler birbiri ardına geçip
gidiyor. Kainat ağacının en güzel meyvesi olan insan da bu döngünün içinde. Gün
geçtikçe sararıp soluyor ve an geliyor dalında tutunamaz oluyor. Gözümüzün
gördüğü her yerde, her şeyde bir başlangıç ve bitişin haykırışı var. Görmemek,
duymamak insandan başka varlıklara has olsa gerek.
“Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor” diyen şair, hazan
sayfasındaki cümleyi doğru okuyarak, ağaçların bile bir sona hazırlandığını
görebilmiş. Etrafımızdaki değişimler, olup biten her şey biz
insanlar için değil mi? Sonbahara hazırlanan ağaçları görüp de ömrümüzün her an
hayat ağacından kopacak bir yaprak olduğunu düşünerek o “son” için hazır
olmamak akıl kârı olmasa gerek.
Yine Bâkî; “Eşcar-ı bâğ hırka-i tecrîde girdiler / Bâd-ı
hazân çemende el aldı çenârdan”* derken bizlere bu gölgeler aleminde “yokluk”
hırkalarımızı giyerek, bizim için ebedi “varlık” olanı işaret eden elden
tutmayı (el almayı) işaret etmiyor mu?
* “Bahçedeki ağaçlar tecrit hırkası giydiler, yani
yaprakları döküldü. Yaprakları döken sonbahar rüzgârı çınardan el almış oldu.”