Çitin Etrafında Dolanıp Durmak - Mükerrem METE
“...Şüpheli
şeyleri yapan kişi, tıpkı bir çitin etrafında sürüsünü otlatan çoban gibidir.
Koyunlar her an korunan araziye girebilir. Haberiniz olsun, her hükümdarın
koruduğu bir yer vardır, Allah’ın koruduğu yer ise haramlardır...”
Peygamberimiz s.a.v. bir hadis-i şeriflerinde şöyle
buyurmuştur:
“Şüphesiz haramlar bellidir. Helaller de bellidir. Bir
de ikisinin arasında haram mı helal mi olduğu belli olmayan şeyler vardır.
Dinini ve namusunu korumak isteyen bunlardan kaçınır. Bu şüpheli şeyleri yapan
kişi, tıpkı bir çitin etrafında sürüsünü otlatan çoban gibidir. Koyunlar her an
korunan araziye girebilir. Haberiniz olsun, her hükümdarın koruduğu bir yer vardır,
Allah’ın koruduğu yer ise haramlardır. Bedende de bir et parçası vardır. Eğer o
et parçası sağlam olursa bütün vücut sağlam olur. Eğer o et parçası bozuk
olursa bütün vücut bozuk olur. İşte o et parçası kalptir.” (Buharî)
Hadis-i şerifte şüpheli şeylerden uzak durmaktan hemen
sonra korkudan, ondan hemen sonra da kalpten söz edilmiştir. Veliler de buna
uygun bir şekilde şüpheli şeylerden uzak durmakla Allah korkusunu ve zikrin
mahalli olan kalbi birlikte ele almışlardır.
Allah korkusuna takva, şüpheli şeyleri terk etmeye verâ
denir. Takva ile verâ, sonra da takva ile zikir arasında nasıl bir ilişki
bulunduğuna bakalım.
Haram olabilir korkusu
Verânın başlangıcı, haram olup olmadığında ihtilaf olan
şeyleri terk etmektir. Buna göre, herhangi bir muteber alimin haram dediği
şeyi, diğer alimler fetva verse de yapmamak daha faziletlidir. Muhammed Haşim Keşmî
rh.a., Berekât isimli eserinde, İmam Rabbanî k.s. hazretlerinin “herhangi bir
alimin haram dediği şeyi terk etmek gerekir” dediğini belirtmiştir. Ancak salih
insanlar bu kadarıyla da yetinmezler. Yaptıkları her işi Allah korkusuyla
ürpererek yapar ve haram olabilir endişesiyle bazen mübahları bile terk
ederler. Nitekim Hz. Ebu Bekir r.a. harama düşme korkusuyla yetmiş tane helali
terk ettiğini söylemiştir. (Kuşeyrî)
Hz. Ebu Bekir r.a.’ın söylediği bu korku ancak ilmiyle
amel eden salih alimlerde bulunabilecek bir korkudur. Ancak yine de insan
hadis-i şerifte sözü edilen çoban gibi, koyunların çiti aşacaklarından endişe etmezse,
bir şey olmaz derse, endişelenip sürüyü uzaklaştırmazsa verâya ulaşamaz. Yüce
Allah bu konuda şöyle buyurmuştur:
“Allah’tan ancak alimler hakkıyla korkar.” (Fatır, 28)
Allah korkusu ilim öğrenen kişinin gururlanmasına ve
kibirlenmesine engel olur, onu öğrendikleriyle amel etmeye sevk eder. Bu da
öğrendiği şeylerin hakikatine vakıf olmasını sağlar. Sehl bin Abdullah k.s.,
imanın kemalinin ilme, ilmin kemalinin de Allah korkusuna bağlı olduğunu
söylemiştir. (Avârif)
İlmin öğrettiği sınırda
durmak
Şüpheli şeylerden kaçınmak isteyenler, dinin emir ve
tavsiyelerini kendilerince yorumlamak yerine, güvenilir alimlere danışır ve
onlar ne diyorsa itiraz etmeden yaparlar. Her anını Allah’ı hatırda tutarak
geçirmeye ve bütün şüpheli şeylerden korunmaya güç yetiremeyenler en azından bu
ahlâkı huy edinmelidir. Bu konuda Yahya bin Muaz k.s. şöyle demiştir:
“Verâ, kendince bir yoruma gitmeden, ilmin öğrettiği
sınırda durmaktır.” (Kuşeyrî)
İlmin öğrettiği sınırda durmak, aradığımız fetvayı
bulana kadar hoca hoca gezerek olmaz. Kişinin niyeti biraz da soru soracağı
alimi seçmesinden ve soru sorma şeklinden belli olur. Yine hiçbir alime
başvurma ihtiyacı duymadan tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarını karıştırarak
kendi başına bir çözüm aramak da çoğu zaman ilmin öğrettiği sınırda durmak
değil, kendince bir yorum bulmak yerine geçer. Çünkü her işin bir usulü ve ehli
vardır.
Kalbin verâsı ve zikir
Verâ hem bedenle, hem de kalple olmalıdır. İşlediğimiz
hatalardan dolayı içimiz kan ağlasa bile o hatalara devam ediyorsak, bedenimiz verâ
halinde değil demektir. Bedenimiz şüpheli şeylerden uzak dururken kalbimiz yine
boş şeylerle meşgulse, Allah’ı anmıyorsa, bu sefer de kalbimiz verâyı terk
etmiş demektir. Yine Yahya bin Muaz k.s. demiştir ki:
“Verâ iki şekilde olur: Biri bedende olur. Bu, kulun
sadece Allah’ın rızasına uygun olan amelleri yapmasıdır.
Diğeri ise, kalpte olur. Bu da, kalbe yüce Allah’tan
başka kimsenin girmemesidir.” (Kuşeyrî)
Sırayı gözetmek
Alimler ve veliler verânın sadece ilim, takva ve zikirle
ilişkisini belirtmemiş, bunun yanında bunların hangi sırayla elde edileceğini
de göstermiştir. Bu konuda ikinci bin yılın müceddidi İmam Rabbanî k.s.
hazretleri şöyle demiştir:
“Akıllı kimselere ilk gereken Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat
yoluna uygun bir şekilde akait öğrenmek ve inancını düzeltmektir. Bundan sonra
fıkıh hükümlerini öğrenmek gerekir. Farz, vacip, helal, haram, sünnet, mendup,
şüpheli ve mekruh olan şeyleri bilip gereğince amel etmelidir. İtikat ve amele
dair iki kanat elde dildikten sonra da, Hak Tealâ’nın yardımıyla, bütün
vakitleri zikirle geçirmeye gayret etmelidir.” (Mektubât)
Zikirden maksat sürekli Allah’ı düşünmek, yapılan her
işte ilahi hoşnutluğu gözetmektir. Böylece hadis-i şerifte buyrulduğu gibi
kalbin sıhhati sağlanır. Kalp gıdasını almış, kuvvetlenmiş, sıhhat bulmuş olur.
Kalp güçlenince de vücut, düşünce ve fikir güçlenir, iyiliklere güzelliklere
yönelir. Her işine dikkat eder, her anını en güzel şekilde geçirmek ister.
Nerede ne yapması gerektiğini bilmek için ilim öğrenir, öğrendiği ilimle amel
eder. Amelleriyle övünmez, onları eksik görür, Allah’tan korkarak sürekli daha
iyi amel etmeye çabalar.
Böyle olunca da büyük günahlardan başlayarak içinde en
ufak bir haram ihtimali olan şeylere kadar bütün şüpheli şeyleri terk eder.
Bugün
Toprağı Hafife Alan
Adamın biri mektup yazıyordu. Oturduğu ev kiraydı. Mektubu toprakla kurulamak
istedi. Evin kendisinin değil, kira olduğu aklına geldi. Sonra, bunda bir
sakınca yok, diye düşündü ve bir miktar toprak alıp yazıyı kuruladı. O anda
gizli bir ses işitti, şöyle diyordu: “Bugün toprağı hafife alan, yarın
karşılaşacağı uzun hesap gününde toprağın ne kadar önemli olduğunu görecektir.
(Kuşeyrî)