Dün Bugün Yarın - Sadık ILGAZ
Trablusgarp’ta Hüzün
20. yüzyıla girildiğinde, altı asırlık Osmanlı Devleti
son demlerini yaşıyor, birçok iç ve dış etken, imparatorluktan her geçen gün
bir toprak parçasını daha kopartıyor, kimse bu kötü gidişe dur diyemiyordu.
1911 yılına gelindiğinde ise bir başka kötü haber Trablusgarp (Libya)’dan
gelmişti. İtalyanlar uzun süredir hayalini kurdukları Trablusgarp’ı
sömürgeleştirmek hayallerine bir adım daha yaklaşmış ve Osmanlı’nın elinde
kalan bu toprak parçasını işgal etmişlerdi.
Kötü haber Osmanlı başkenti İstanbul’da ve tüm İslâm
coğrafyasında tez duyuldu. Bütün imkansızlıklara rağmen Trablusgarp’ı
İtalyanlara öylece bırakmayı kimse içine sindiremiyordu. Dönemin önemli
komutanlarından Enver Paşa da Almanya’da yaşayan bir arkadaşına 9 Ekim 1911’de
yazdığı mektupta bu durumu şu sözlerle ifade edecekti: “Trablus, zavallı
memleket! Kaybetti şimdilik. Kimbilir belki de ebediyen... Peki, o zaman niye
gidiyorum? İslâm dünyasının bizden beklediği bir ahlâkî görevi yerine getirmek
için...”
Enver Paşa giderken, hükümetin görevlendirdiği Mustafa
Kemal, Ali Fethi (Okyar), Kuşcubaşı Eşref, Mümtaz Bey, Nuri Bey, Süleyman
Askerî Bey, Kısıklılı Yüzbaşı Cemil, Fuat Bulca gibi dönemin önemli subaylarını
ve istihbaratçılarını da yanında götürmeyi ihmal etmeyecekti. Amaçları ise
bölgeye gizlice sızmak ve eldeki imkanlarla bölge halkını örgütleyerek, Trablusgarp’ın
İtalyan işgalinden kurtulması için ellerinden geleni yapmaktı. Bu amaçla çeşitli
planlar yapıldı. Osmanlı’nın istihbarat birimi Teşkilat-ı Mahsusa’dan Kara
Kemal, bölgeye gidecek isimlerin iaşe ve pasaportlarını ayarladı. Kimin hangi
kimlikle bölgeye gideceği belirlendi. Örneğin; Mustafa Kemal bir halı tüccarı,
Süleyman Askerî genç bir molla, Kısıklılı Yüzbaşı Cemil hoca kılığındaydı. Ve
yola çıkıldı…
Grup, İskenderiye üzerinden tez zamanda Trablusgarp’a
sızdı. Bölgenin önemli isimlerinden Şeyh Sunusî gibi isimlerle buluşup kısa
zamanda İtalyanlara karşı önemli bir direniş başlattı. Direnişin başlamasının
ardından Mısır, Tunus, Cezayir, Sudan gibi yakın bölgelerden Trablusgarp’a
gönüllü akıyordu. Bir yıla yakın süren direnişte İtalyanlar sahile kadar geri
çekilmeye zorlanmıştı. Bu bir yıllık dönemde Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Bey
keskin nişancılığı ile ün salmış, pusuya yatan Nuri Bey’in, tek başına 100’den
fazla İtalyan askerini öldürdüğü dilden dile yayılmış, Kuşcubaşı Eşref de
direnişe katkısıyla “Uçan Şeyh” ünvanını kazanmıştı.
Yapılan büyük mücadeleye rağmen imkanlar oldukça
yetersizdi. Bakın Kuşçubaşı Eşref, o zor günleri tarihçi Cemal Kutay’a hangi
sözlerle anlatmıştı: “Hiçbir harpte, Trablusgarp’te olduğu kadar yalnızlığımızı
hissetmemiştik. Çöl ortasında idik. Yaralarımızı saracak pamuğumuz, tentürdiyotumuz
yoktu. İçinde amonyak vardır diye yaraların üzerine idrar döküyorduk. Biz bu
yoksulluk içinde iken, İtalya, Hıristiyanlık aleminin yardımına mazhardı.
Kızılhaç’a mensup prensesler, Avrupa saraylarının kadın şahsiyetleri,
Vatikan’ın dünyanın dört tarafından davet ettiği her mezhepteki kadın
müesseseleri, sanki İtalya kendi topraklarından bir kısmını kurtarıyor da
bizler istilacı imişiz gibi karşımızda yer aldı. Ele geçirdiğimiz İtalyan
eşyası içinde neler yoktu? Bu hediyeler arasında ‘Barbarlara karşı harp eden
İtalyan askerine minnet’ cümleleri ve bunların altında Güney ve Kuzey
Amerika’yı, Avusturalya’yı, Kanada’yı, Yeni Zelanda’yı temsil eden halk
imzaları vardı. Kendilerine hiçbir fenalığımız dokunmamış insanlar, bizi yanlış
tanıtmış olanların günahlarıyla karşımızda idiler.”
Kuşçubaşı Eşref’in sözlerinde de görüldüğü gibi
Hıristiyan dünyası tüm imkanlarıyla İtalya’nın yanında saf tutmuş,
imkansızlıklarla boğuşan Osmanlılar ise bir de Balkan Savaşı’nın patlak
vermesiyle iyice zor duruma düşmüştü. Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp’ta
İtalyanlarla meşgul olmasını fırsat bilen Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve
Karadağ birleşerek, 8 Ekim 1912’de Osmanlı Devleti’ne karşı savaş ilan
etmişlerdi. Batı Trakya’da müslümanların yoğun olarak yaşadığı Selanik, Edirne,
Yanya ve İşkodra gibi birçok şehir Balkan devletlerinin eline geçince ve
İstanbul’un düşme tehlikesi de belirince, Enver Paşa önderliğinde Trablusgarp’ta
savaşan Osmanlı kuvvetlerinin acilen İstanbul’a dönmesi istenmişti. Böylece
Enver Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri Trablusgarp’ı mecburen kendi
kaderiyle baş başa bırakarak ve Trablusgarp halkının gözyaşları, marşları,
tekbir ve duaları eşliğinde İstanbul’a doğru yola çıktılar.
Pakistan Müslümanlarının
Fedakârlığı
Bu duruma en çok İslâm dünyasının müslüman halkları
üzüldüler. Zira imkansızlıklar ve Batılı sömürgeci devletlerin işgal güçleriyle
boğuşan İslâm dünyasının elinden bölgeye gönüllü asker göndermek ve dua
etmekten ötesi gelmiyor, sadece gönülden Trablusgarp’ın İtalyanlardan
temizlenmesi ve Osmanlı’nın yeniden eski gücüne kavuşarak Batılı devletlerin
zulümlerinden kendilerini kurtarmasını beklemek geliyordu.
O halklardan biri de Trablusgarp Harbi boyunca
Osmanlı’dan manevi desteğini esirgemeyen Hindistanlı Müslümanlardı.
İtalyanların Trablusgarp işgalini başlatmasından itibaren Hindistan ayağa
kalkmış, büyük şehirlerde sokağa dökülen halk İtalyan konsolosluklarına
saldırmış, Hint gazeteleri işgali kınayan kara çerçeveye alınmış manşetler
yayımlanmıştı. Bunlarla da yetinmeyen Hintli Müslümanlar, tüm fakirliklerine
rağmen yardım toplantıları tertip ediyor, ellerinden geleni yapmaya
çalışıyorlardı. Bu amaçla Hindistan’ın Lahor meydanında toplanan halk çeşitli
protestolarda bulunuyor, büyük mütefekkirlerinden Muhammed İkbal de coşkulu
konuşmalar yaparak, kitleye önderlik ediyordu.
O konuşmalardan birinde Muhammed İkbal şunları
söylüyordu: “Cemaat, ben şu anda kendimi Rasul-i Ekrem’in s.a.v. huzurunda
görüyorum. Bana diyor ki: ‘İkbal, ne hediye getirdin?’ Ben de diyorum ki: Ya Rasulallah,
benim size getirebilecek bir hediyem yok. Fakat huzurunuza öyle bir hediye ile
geldim ki, ben onu cennetlerin kevserleriyle değişmem. Size Trablusgarp’ta
şehit düşen Müslüman Türk’ün kanını getirdim!”
Bu konuşmaya şahit olan Hintli Müslümanlar ellerinde ne
varsa veriyor, kadınlar bileziğini, fakir köylü elindeki tek keçisini, gelinlik
çağındaki kızlar çeyizlerini bırakıyorlardı. Osmanlı’nın vefalı dostu olan bu
halk, Kurtuluş Savaşı’nda da âlicenaplığını ve yardımseverliğini ülkemizden
esirgemeyecek ve 1,5 milyon sterlin nakit para başta olmak üzere birçok yardım
ve dua ile Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasına önemli bir katkıda bulunacaktı.
1947 yılında İngiliz sömürgesinden kurtulan ve Pakistan
İslâm Cumhuriyeti adını alarak Hindistan’dan ayrılan bu vefalı halk, şimdilerde
insanlığın gördüğü en büyük felaketlerden birisiyle boğuşuyor. 22 milyon
insanın evsiz kaldığı, binlerce insanın öldüğü ve kaybolduğu, su ve çamur
altındaki ülkelerinde temiz su, gıda, giyecek sıkıntısı gibi imkansızlıklarla
boğuşuyor, birçok salgın hastalıkla mücadele ediyorlar.
Ne dersiniz, Trablusgarp’ta, Kurtuluş Savaşı’nda
ülkemizi maddi ve manevi olarak yalnız bırakmayan bu vefalı halk, şimdi biraz
olsun ilgimizi ve yardımlarımızı hak etmiyor mu?
Kaynak: Abdullah Muradoğlu, Yeni Şafak, “Teşkilat-ı
Mahsusa – 2-3”, 15-16 Kasım 2005