Ayın Konusu - Dinden Söz Ederken - Ali YURTGEZEN
Din,
kitleler karşısında, herkese açık ortamlarda ancak tebliğ ve talim maksadıyla
alimler ile onların icazet verdiği talebeleri tarafından söz konusu edilebilir.
Asırlardır dersler, sohbetler, vaaz veya mev’izelerle
alimler vasıtasıyla aktarılmasından da anlaşılacağı üzere, din bir “ilim”dir
aynı zamanda. Kendine mahsus bir usulü vardır. Bu usul dairesinde
konuşulur, müzakere edilir, öğretilir veya öğrenilir.
Medyada din üzerine yapılan konuşmaların kutsalı
istismar etmesini, dinin izzetine halel getirmesini, kaş yapayım derken göz
çıkaran ölçüsünü, maksadını ve usulünü onaylamak, kabul etmek bizce mümkün
değildir.
Bilgi’nin hızla çoğaldığı, paylaşıldığı ve hayret verici
buluşlara dönüştürüldüğü zamanları yaşıyoruz. Bu hızlı akışın bir gelişme veya
ilerleme olduğu, teknolojik icatlardan mutlaka yararlanmak gerektiği,
tartışılmaz bir doğru gibi zihinlere yer etmiş.
Fakat çoğalan bilgi yahut malumat cehaleti azaltıyor mu,
artırıyor mu, buna bakan yok. Teknoloji harikası buluşların sağladığı fayda,
İslâm’ın fayda anlayışıyla ne kadar örtüşüyor, pek hesap etmiyoruz. Modernizmin
iğvasıyla sürekli yeniye yöneliyor, ister istemez eski ve geleneksel olanın işe
yaramadığını düşünüyoruz. Teknolojik buluşların masum birer alet olduğunu
varsayıp bunların farklı bir anlayışı, bir hayat tarzını da beraberinde
getirebileceğini galiba akıl edemiyoruz.
Böyle sorgusuz sualsiz hayatımıza dahil ettiğimiz modern
icatlardan biri de kitle iletişim araçları. İnternet, sesli, yazılı ve
görüntülü medya, çocuklarımızın eğitiminde ebeveynlerin rolünü üstlenmekle
yetinmedi, son zamanlarda uygun ortamı da bulunca ulema kürsüsü kesildi.
Geçtiğimiz ramazan ayında televizyonların “dinî programlar”dan
geçilemez hale geldiğini hatırlayın. Sevinilecek bir gelişme sanılabilir, ama
öyle değil. Din gibi ulvî bir konu maalesef bazı televizyon kanallarında
işporta tezgâhına düştü sanki. Böylelerinin “Gel vatandaş, dinî programların
kralı burada! Yanında falan pop yıldızından hikmetli öğütler, yahut falanca
mankenden ilmihal bilgileri de bedava!” cinsinden çığırtkanlıkları, bu işi
dinin izzetine gölge düşürmeyecek şekilde iyi niyetle ve hakkıyla yapmaya
çalışan programları da gölgeledi. Dahası, ramazan bitti, evli evine, köylü
köyüne gitti. Medyanın irşat ettiği insanlar ramazandan önceki hallerine
döndüler. Dinî duyarlılık bunlar için farklı ve sezonluk bir maceraydı, geldi
geçti.
Mesele bilgisizlik değil
Dinin medyada konu edilmesi bir problem olarak uzun
zamandır gündemimizde. Fakat bu problem dinle imanla ilgisi olmayan, açıkçası
buna çok da aldırmayan bazı yayın organlarının cehaleti gibi tarif ve takdim
ediliyor. “Hac bu sene de Kurban Bayramına denk geldi” manşetleri, “falancanın
cenaze namazı kılındı” haberi verilirken secdeye varan insanların görüntüsünün
ekranlara yansıtılması, hutbeyle vaazın, mihrapla minberin karıştırılması
üzerinde duruluyor daha çok.
Diyanet’in çözüm için, kendilerine bağlı elemanların
medya organlarında istihdam edilmesi teklifi de gösteriyor ki mesele sadece bir
“bilgisizlik problemi” şeklinde algılanmaktadır. İrşat ve tebliğin, sair
zamanlarda hiçbir ölçü gözetmeyen televizyonlar, gazeteler, radyolar, internet
siteleri aracılığıyla yapılması hususunda, din işlerinden sorumlu resmî ve
akademik zevatın sergilediği tereddütsüz heves yahut iştiyak, problemin çok
boyutlu ele alınmadığının bir başka göstergesi.
Halbuki dinin medya aracılığıyla gündeme taşınması,
medyanın kendine özgü sunumuyla konu edilmesi, medyaya malzeme yapılması,
medyaya din öğretmekten daha önemli, daha öncelikli bir problem. Çünkü “din”,
herhangi bir konu değil. İyi niyetle de olsa herkesin her ortamda ahkâm kesme
yetkisi yok. Dini anlatmanın, din üzerine konuşmanın, irşat ve tebliğin de
şartları, kendine mahsus bir usulü, adabı var.
İmam Malik rh.a., ilim meclislerinde bir hadis
nakledeceği zaman abdest alır, sakalını tarar, güzel kokular sürünür, vakar
içinde diz üstü kıbleye doğru oturur, ondan sonra okurmuş hadis-i şerifi. Niçin
böyle yaptığını soranlara, “Resul-i Ekrem s.a.v.’in mübarek ağzından çıkan
kelama hürmet gerekir!” diye cevap verirmiş. Medyadan bu kadarını beklemiyoruz
elbette ama bazı dinî programlarda konu edilen ayet ve hadislerin izzetine
uygun, asgari bir seviye ve saygıyı da doğrusu çoğu zaman göremiyoruz.
Görüntü sözü yalanlayınca
Sözümüz, tamamen İslâmî hassasiyetlerle yola çıkıp dini
anlatmanın usul ve adabına riayet ederek “emrolundukları gibi dosdoğru”
yürüyenlere değil. Dini; izlenme oranını, tirajını, tıklanma sayısını artırmak,
iki reklam kuşağı arasına malzeme yapmak maksadıyla “kullanan” medya
organlarından bahsediyoruz. Bunların niyetleri ne olursa olsun, sonuçta hayırlı
bir iş yapıyorlar diye avunmamak lazım. Bir işin hayır mı, yoksa riya mı
olduğunu “niyet” belirler. Mesela güler yüz ve tatlı dil Allah rızası içinse
sadakadır ama başkalarını aldatmaya yönelikse riya olur.
Bu noktada bir kısım medyanın niyeti hakkında hüsn-i
zanda bulunmanın alemi de yok. Bir zamanlar yaptığı gibi, kışkırtıcı yayınlarla
müslümanları tahrik ve taciz etmenin, kadrolu hocalarıyla dini sulandırmaya,
insanların kafalarını karıştırmaya çalışmanın artık müşteri bulmadığını gören
ticarî medyanın strateji değiştirdiği çok açık. Kapitalizmin kutsalı olmaz.
Piyasa şartlarına göre değişen pazarlama taktikleri olur. Üstelik bu
taktiklerin hepsi, yayının türü ne olursa olsun, insanları fıtratlarından
uzaklaştırarak dünyevîleştirmeye, tüketimi teşvik etmeye yöneliktir. Malum
medyanın varlık sebebi bu.
Dinî yayınların formatında veya muhtevasında böyle bir
maksadın gözetilmemiş olması da durumu değiştirmiyor. Medya kuruluşunun genel
yayın çizgisi, araya giren reklam ve fragmanların görüntüsü sözü yalanlıyor,
geçersiz kılıyor. Tıpkı trafik kontrolüne takılan alkollü sürücülerin zaman zaman
haberlere konu olan görüntü ve sözleri gibi. Hani şu, görevli memura yeminler
ederek ağzına içki sürmediğini söylerken ayakta zor duran, geniş kavisler
çizerek yürümeye çalışan sarhoş şoförlerin izleyenleri güldüren sahneleri...
Benzer bir çelişki din konusunda sergilenince, tebessüm ettirmeyecek kadar
vahim kaçıyor ne yazık ki.
Medyanın yerleştirdiği din
algısı
Bundan daha vahimi ise bu tezadın, dinin yaşanmasına
dair, kitlelere son derece sakat bir model teşkil etmesi. Böyle medya
organlarına itibar edenlerin, günahlarla dolu bir hayatın arasına sıkıştırılmış
birkaç dinî ritüelle kulluk vazifesini yaptığını düşünen, din ile dünyayı ayıran
çevreler olması tesadüf değil.
Dinin yahut dindarlığın bu şekilde algılanmasında
medyanın sürekliliği olmayan sunum tarzıyla popülist karakterinin de rolü var.
Dinî muhtevalı yayınların ramazan ayı gibi belirli bir zaman diliminde
yoğunlaşması, asla yakınında bulunmaması gereken çok aykırı bir yayının önünde
veya sonunda sınırlı sürede sunulmak mecburiyeti, dini gündelik hayatta da öncesi
ve sonrasına etki etmeyen sıradan bir duyguya indirgiyor. Dinin, sürekliliği
olmayan gelip geçici bir hal gibi yaşanmasına sebebiyet veriyor.
Popülist yaklaşım, yani avam dalkavukluğu ise ticarî
medyanın en temel özelliği. Reklamlardan nemalandığı için takipçilerinin nefsaniyetini
bilemek, onları kolayca tüketime yönlendirilebilecek edilgen bir kitle olarak
tutmak zorunda. Bunun için de insanları ölçülü olmaya, akletmeye, sefahate
dalmamaya, hevasının peşinden gitmemeye çağıran “din”i yok sayamıyorsa eğer,
hayatın basit bir ayrıntısı gibi sunmaya çalışacaktır. Nitekim böylelerinin
dinî yayınlarında genellikle suya sabuna dokunmayan meseleler ele alınmakta,
hoşgörü adına birçok hurafe ve masiyet adeta meşrulaştırılmaktadır.
Nihayet özellikle televizyon programlarında şov ve rolün
ön planda olması, hayatın bir köşesine sıkıştırılan dinin dahi “göstermelik”
hale getirilmesine yol açmaktadır.
Din bir bahis konusu mudur?
Aklı başında, dini bütün insanlar için bunların bir
tehlike oluşturamayacağı söylenebilir. Doğrudur, lakin bu evsaftaki insanlar
zaten magazin medyasının hedef kitlesi değil. En çok izleyici toplayan
televizyon programlarının seviyesinden de anlaşılacağı üzere bu tür medyanın
hedef kitlesi, dünyanın her yerinde hem sayıca çok olmaları, hem tüketime kolay
yönlendirilebilmeleri sebebiyle toplumun avam tabakasıdır. Avamdan kastımız, nefs-i
emmarelerinin peşinde, akletmeye mani bir cehaletle malûl olanlar. Bizim
irfanımıza göre servetin, tahsilin, mevki veya makamın kişiyi avam sınıfına
dahil olmaktan kurtaramadığını da hatırlatalım. Cehl-i mürekkep denilen en
tehlikeli cehalet, tahsille kazanılıp statü ile keskinleşiyor çünkü.
Magazin medyasında çok konuşulan din, bu kitle
tarafından teorik bir olgu gibi anlaşılacak; uygulaması olmayan, sadece
konuşulan spekülatif bir bahis mevzuu yapılacaktır. Avamın herhangi bir konuda
fikir yürütmesi ayrı bir faciadır.
Bu facianın özellikle internet forumlarında hangi
boyutlara ulaştığını bilen bilir. Hiçbir ön bilgisi olmadığı halde en çetin
dinî meselelerde bile “Bana göre” diye söze başlayan cahil cüreti, kabul etmek
gerekir ki büyük ölçüde medyanın eseri. Dinî nitelikli de olsa, işin magazin
tarafını da yansıtmak üzere programlara çağırılan popüler konuklar bu cüreti
biraz daha artırıyor. Şarkıcıların, şovmenlerin, mankenlerin dinin konuşulduğu
programlara konuk olup fetva verdiği bir ülkede avamın müçtehitliğe
soyunmasını, din hakkında tıpkı bu programlardaki gibi laubaliliğe varan bir
rahatlıkla pervasızca konuşmasını garipsememek lazım.
Öte yandan, popüler konukların, çoğu zaman
görüntülerine, kılık kıyafetlerine pek uymasa da dine saygı ve bağlılık ifade
eden sözlerle müslümanları duygulandırıp sevindirdiği bir gerçek. Bu memnuniyet
böyle birinin hidayet bulduğu hüsn-i zannından değil de modern bir kimliğin
dini onaylamasından kaynaklanıyorsa, haydi iman demeyelim ama, sekinet
eksikliğine işarettir. Yayıncılar galiba bu onaylanma ihtiyacına, dolayısıyla sekinet
eksikliğine süreklilik kazandırmak için imajı ile modernizmi temsil eden böyle
figürlere programlarında özellikle yer vermektedirler.
Din konuşalım ama
Dinin medyada bu kadar çok konuşulması, İslâm’ın
sansasyonel bir polemik konusu yapılmasından melankoli ve kıssadan ibaretmiş
gibi anlaşılmasına, din hakkında meydana getirilen bilgi karmaşasından
birbirinden farklı bireysel müslümanlıkların oluşmasına kadar daha bir yığın
arızaya yol açıyor.
Bütün bunları daha fazla sayıp dökmeye gerek yok. Dinin
ilgi çekmek için, izleyici sayısını artırıp, alınan reklamlarla çıkar sağlamak
için sırf laf olsun diye bu kadar çok ve uluorta konuşulmasının doğru
olmadığını anlatmaya çalışıyoruz. Kaldı ki din bir yaşama modeli teklif ediyor.
Sizden laf değil uygulama, yani amel istiyor. Teorik olarak da on dört asırdır
nakil yoluyla bugüne gelen son derece anlaşılır, açık ve sabit bir bilgi. Bir
emanet olarak bize ulaştırılmış bu sabit “ilm”i, çok konuşarak, tartışarak,
çekiştirip didiklemenin mantığı yok.
Buna rağmen medya üzerinden de olsa din hiç
konuşulmasın, anlatılmasın demiyoruz elbette. Uygulama için bilgi şart ve bu
bilgiyi bir yerlerden bir şekilde “doğru olarak” devralmakla, iyiliğe yöneltip
kötülükten sakındırmakla mükellefiz. Bizim itirazımız, medyada din üzerine
yapılan konuşmaların kutsalı istismar etmesine, dinin izzetine halel
getirmesine, kaş yapayım derken göz çıkaran ölçüsüne, maksadına ve usulüne...
Kur’an-ı Kerim’de Mümtehine suresinin 5. ayetinde, Hz.
İbrahim a.s. ve ona tabi olan müminlerin, “Rabbimiz! Bizi inanmayanlar için
fitne kılma!” diye niyazda bulundukları nakledilir. Demek ki inkârcının
inkârından, dinin yanlış anlaşılmasından da sorumluyuz. Çünkü bu inkâr ve
yanlış anlamalar, iyi niyetimize rağmen bazen küçük gibi görünen hassasiyetleri
ihmalden, farkında olunmayan metot hatalarından kaynaklanabiliyor.
Öyleyse din niçin, nasıl ve kimler tarafından konu
edilmeli, bunların şartlarını da gözetmek zorundayız.
Medyaya değil ilmihale
bakalım
Din, başlangıçta peygamberlerin tebliğ ve talimi ile
öğrenilir. Peygamberler bu tebliğ ve talimi bazen sözle, bazen yaşayarak model
olmak suretiyle ifa ederler. Nitekim Efendimiz s.a.v., “Şüphesiz ben muallim
olarak gönderildim.” buyurmuş, Kur’an-ı Kerim Rasul-i Ekrem s.a.v.’i bizim için
“usve-i hasene”, yani ”en güzel örnek” olarak nitelemiştir.
Peygamberlerin bu vazifesi, “Alimler peygamberlerin
vârisleridir.” hadis-i şerifi mucibince sonraki zamanlar için ulemaya tevdi
edilmiştir.
Şu halde din, kitleler karşısında, herkese açık
ortamlarda ancak tebliğ ve talim maksadıyla alimler ile onların icazet verdiği
talebeleri tarafından söz konusu edilebilir. Asırlardır dersler, sohbetler,
vaaz veya mev’izelerle alimler vasıtasıyla aktarılmasından da anlaşılacağı
üzere, din bir “ilim”dir aynı zamanda. Kendine mahsus bir usulü vardır. Bu usul
dairesinde konuşulur, müzakere edilir, öğretilir veya öğrenilir.
Her ilim gibi din ilmi de derece derecedir. Din ilminin
“ahkâm-ı asliye” veya “usûl-i din” denilen ve “âmentü”de ifadesini bulan iman
esasları ile ilmihal bilgilerinden ibaret kısmı farz-ı ayındır. Her müslümanın
mutlaka bilmesi gereken nakille gelmiş bu sabit bilgiler, ne uzun uzun
konuşulup izah edilecek kadar karmaşık ve hacimlidir, ne de kişisel yorumlara,
bana göre-sana göre tartışmalarına açıktır.
Bu sebepledir ki Hz. Peygamber s.a.v. bizleri şöyle ikaz
eder: “Allah Tealâ bir kısım farzlar koymuştur; bunları daraltmayın. Bir kısım
da sınırlar (yasaklar) koydu; bunları aşmayın. Bazı şeyleri haram kıldı, onlara
yaklaşmayın. Bazı şeyleri de (farz, sınır, haram diye belirlemeden)
bırakmıştır. Öyle ise onları (farz mı, haram mı vs. diye didikleyip)
araştırmayın.”
Dinin farz-ı ayın olan kısmını, salih bir hocadan yüz
yüze öğrenemiyorsak eğer, medyadan değil, bir ilmihal kitabından öğrenmek daha
sağlıklı. İlmihal geleneğimiz her müslümanın bilmesi gereken temel bilgileri
kolay anlaşılır bir dil ve üslupla anlatma ihtiyacından doğmuş zaten. Üstelik
bugün, temel kaynaklara dayanması, güvenilirliği, kolayca anlaşılması ile bu
sahanın şaheserlerinden olan bir ilmihale, merhum Ömer Nasuhi Bilmen’in “Büyük
İslâm İlmihâli” gibi bir başucu kaynağına sahibiz. Böyle imkanlar varken
ehliyetsiz, şovmen insanların konuşmalarını dinlemenin, magazin medyasından
medet ummanın, internetin tehlikeli ortamında kafa karıştırmanın manası
yok.
Bî-namaz dokumacı
Burada dinî bilgilerin herhangi bir ortamda konuşulmak
için değil, uygulanmak, amel edilmek için öğrenildiğini bir daha hatırlatalım.
Adım adım öğrenip tatbik ederek, kademe kademe yol almamız makbuldür. İmam-ı Suyûtî
rh.a., sahabeden herhangi birinin Kur’an-ı Kerim’den on ayet ezberleyince,
manalarını iyice anlamadan ve orada istenilen şeyleri kendinde tatbik etmeden
diğerlerine geçmediğini yazar.
Öğrenmedeki kademeli olma hali bilginin farziyetiyle de
alakalıdır. Dinin bize gündelik hayatımızda lazım olan farz-ı ayın kısmını
tamamlamadan farz-ı kifaye kısmına geçilmez. İmam-ı Gazalî rh.a., dinin temel
bilgilerini öğrenip uygulamadan tefsir, fıkıh, kelâm gibi farz-ı kifaye
ilimlere yönelip bunların önceliğini savunanları, “İnsanları çıplak namaz
kılmaktan kurtarmaya çalışıyorum” diyerek kumaş dokuyan fakat kendisi namaz
kılmayan bir dokumacıya benzetir.
Kaldı ki farz-ı kifaye olan din ilimlerine talip olmanın
şartları vardır. Kitle iletişim araçlarına muhatap olan herkesin bu şartları
taşıması da, bu şartları taşıyıp taşımadığının tespiti de mümkün değildir. Bu
sebeple farz-ı kifaye ilimlerin medyada ölçüsüzce ele alınması fitneye yol
açar. Peygamberimiz s.a.v., Hz. Ali r.a.’ten rivayet edilen bir hadislerinde,
“Allah ve Rasulü’nin tekzip edilmesini istemiyorsanız, insanlara
anlayabilecekleri şeyleri anlatın.” talimatını vermiş; İbn-i Mes’ud r.a.’ten
nakledilen bir başka hadislerinde ise, “Bir cemaate akıllarının almayacağı
şeyler söylerseniz, mutlaka bu bir kısmına fitne olur.” buyurmuştur.
Ulema, farz-ı kifaye din ilimlerinin bırakın medyayı,
kitaplardan dahi öğrenilmesine şiddetle karşı çıkmış, bir alimin huzurunda yüz
yüze ders almayı şart koşmuştur. “Musibetlerin en büyüğü sayfaları hoca
edinmektir” sözü medrese çevrelerinde meşhurdur. İmam-ı Şâfiî rh.a., hoca ile
bizzat karşı karşıya oturup okumadığı ders veya kitabın rivayeti için talebeye
icazet verilmesini doğru bulmaz.
Ne yapmalı?
Biliyoruz ki medya yine bildiğini okuyacak, işine
geldiği gibi yayın yapacak ve bu yayınlara yine koşa koşa katılan hocalar
olacak. Bize düşen, böyle yayınlara itibar etmemek, itibar edenleri güzellikle
uyarmaktır.
En’am suresinin 70. ayetinin baş tarafında “Dinlerini
bir oyun ve eğlence edinen ve kendilerini dünya hayatının aldattığı kimseleri
bırakmamız” emredilir. Dini, saçma sapan soru ve problemler çerçevesinde,
müstehzî imalarla, dünyaya ait emelleri için bir eğlence malzemesi yaparak
konuşanları dinlemememiz, terk etmemiz gerekiyor demek ki.
Bizler, yapmacıklık olur, samimiyeti zedeler diye kendiliğinden
gelmemek kaydıyla duada şiir gibi birbiriyle kafiyeli sözler söylemeyi dahi
mekruh sayan bir dinin mensuplarıyız. Nerde kaldı ki baştan ayağa rolden,
sunilikten ibaret yayınlardan ihlâs peyda edeceğiz.
Sanalını, sahtesini, taklidini, fasonunu terk yetmiyor;
gerçek ilmi, ilim meclislerini ve alimi de bulmak gerekiyor. Öyleyse Allah
dostu alim ve kâmillerin sohbet halkalarına dahil olarak, geleneğe, usul ve
adaba riayet ederek yürüyelim. Dinin konuşulmaktan ziyade yaşanılan, yaşamak
üzere öğrenilen bir ilim olduğunu akıldan çıkarmayalım.
Bilelim ki edille-i şer’iyye, yani dinî bilgilerin temel
kaynakları, Kur’an-ı Kerim, Hadis, İcmâ ve Kıyas-ı Fukaha olmak üzere hâlâ
dörttür. Bunların içinde “medya” yoktur, beşinci bir kaynak olarak da ilave
edilmemiştir.
Herkes
İçin Zorunlu Din Bilgisi
Hz. Peygamber s.a.v., “İlim talep etmek her müslümana farzdır.” buyurmuştur.
İslâm alimleri, kadın erkek bütün müslümanlarca talep edilip öğrenilmesi farz
olan bu ilim, bir başka hadis-i şerifte; “Âyât-ı muhkeme, sünnet-i kâime, farîzatü’l-âdile.”
şeklinde sayılan ilimlerdir, demişlerdir.
Âyât-ı muhkeme, “manası açık, muhkem ayetler” demektir. Bunlar, üzerinde
herhangi bir ihtilaf bulunmayan ve kesin hüküm ifade eden ayetlerdir.
Sünnet-i kâime, “uygulanageldiği için müslümanların hayatına artık iyice
yerleşen sünnetler” demektir. Efendimiz s.a.v.’den beri müminlerin yaşattıkları
sünnetler ile sahih hadisler kastedilir.
Farîzatü’l-âdile, terim olarak “Kur’an’daki nispetlere göre taksim edilen miras
payı” demektir. Bazı alimler bunu genel manada almış ve “kendisiyle amel
edilmesi gereken her şey” diye anlamışlardır.
Avamdan
Kıskanılması Gereken İlimler
Din ilimlerinin bir kısmı fürûattandır. Fürûat, “ikinci derecede önem taşıyan
unsur” demektir. Asıl, Kitap ve Sünnet’tir. Bu asılları daha iyi ve detaylı
anlamaya / anlatmaya yönelik ilimler fürûattan olması sebebiyle farz-ı kifayedir.
Herkesin öğrenmek zorunda olmadığı bu ilimler mutlaka ehli bir alimden bizzat
alınır ve taliplilerinde bazı şartlar aranır. Mesela talip zeki, kavrayışı
çabuk, hafızası güçlü ve ifadesi sağlam biri olmalıdır. Yetmez, yaradılışı
bakımından takva ve salâha meyilli, tahammüllü ve ilme karşı istekli olup
olmadığına bakılır. Ondan bu ilimlere başlamadan önce kalbini temizlemesi, günahlarının
gizlisini de açığını da terk etmesi, dünya ile irtibatını ihtiyaç miktarına
indirmesi istenir.
Bu nedenledir ki medyanın fıkıh, tefsir, kelâm gibi fürûattan ilimlerin
incelikli bahislerini avam karşısında sorumsuzca konu etmesi, fitne ateşi yakmaktan
başka bir şey değildir. En azından ilmin değerini düşürmek, sözü israf
etmektir. İlmi, layık olmayanlara öğretmek, Hz. Peygamber s.a.v.’in
benzetmesiyle “domuzun boynuna mücevher takmak gibidir”.
Nisa suresinin 5. ayetinde, “Süfehâya (akılsızca davranıp eğlence ve günaha
dalanlara) malınızı vermeyin.” buyurulur. Sefihlere ilim de verilmez. Bu hem
mal hem ilim hususunda onları mahrum bırakmak manasına değildir. Ayetin
devamında “Onları, sahip olduklarınızla siz besleyip giydirin.” diye emredilir
ki, buradan mal gibi ilmin de sahipleri tarafından sefih kimselerin
ihtiyaçlarını karşılamak üzere kontrollü bir şekilde verilmesi ve bu varlığın
asla bütünüyle süfehanın tasarrufuna bırakılmaması gerektiği manası
çıkarılmıştır.
Anlatırlar ki alimin biri, bir adamın sorduğu suale cevap vermez, sükût eder.
Adam alınıp öfkelenir ve alime, “Sen Peygamberimizin ‘Faydalı ilmi gizleyen,
kıyamet günü (boynuna) ateşten bir gem vurularak (mahşer yerine) gelir.’
hadisini duymadın mı?” der. Alim gayet sakin, “Gemi bırak da git, der adama,
eğer bir gün ne dediğimi anlayabilecek birisi sorar da söylemezsem lazım olur.”
Alim
Kimdir?
Mesele dönüp dolaşıp dinin “peygamber mirasçısı alimler”den öğrenilmesi
noktasına geliyor. Medya, toplumun “alim” anlayışını da değiştirdi. Ağzı iyi
laf yapan şovmen hocaları, ilim tarihimizde asırlar evvel tartışılmış ve hiçbir
derde deva olmayan ihtilaflı meseleri ilk kez kendisi keşfetmiş gibi yeniden
gündeme taşıyan müçtehit taslaklarını, her ilahiyat profesörünü alim zanneder
olduk.
Gerçek alimleri arayıp bulmamız gerekiyor. İşte onları fark ettiren bazı
alametler:
1. Gerçek alimler ilimleriyle amel
ederler. Sünnet-i seniyyeye titizlikle riayet eder, istikamet üzere olurlar.
2. İnsanlar onları gördüklerinde Allah’ı
hatırlar. Ciddi, mahzun ve ağırbaşlıdırlar. Halleri ile meclislerinde
bulunanları şüpheden yakîne, riyadan ihlâsa, dünyaya rağbetten zühde, benlikten
alçakgönüllülüğe, düşmanlıktan dostluğa sevk ederler.
3. Sükut etmeyi konuşmaktan daha çok
sever, cedelden kaçınır, insanlara taati ve kalpleriyle meşgul olmayı tavsiye
ederler.
4. Fetva hususunda tedbirlidirler. Acele
etmez, ağır ve çekingen davranırlar. Dinin ana kaynaklarından dayanak
bulmuşlarsa cevap verir, aksi halde “bilmiyorum” derler. Eğer kendi içtihat
veya reyi sorulursa, daha iyi bilenlere havale ederler.
5. Sahip oldukları ilmi emanet bilir, ona
en küçük bir leke bulaştırmadan, gölge düşürmeden kendisinden sonra gelenlere
aktarmanın endişesini taşırlar.
6. İlmiyle dünyalık peşinde koşmaz, dünya
hayatını iktisat üzere yaşarlar.
7. Kendi sahaları dışında kalan makbul
ilimleri küçümseyip yermezler.
8. İnsanları Rablerinin yoluna, salih
ameller işleyerek, hikmetle, güzel öğütlerle çağırırlar.
9. Bir ortamda dinin yanlış ve çirkin
saydığı bir şey varsa oraya girmez, oradaki faaliyete katılmazlar.