En Büyük Mucize Kur’an - Mustafa IRMAK
Kur’an’ın
toplum üzerinde meydana getirdiği olağanüstü tesir kuşkusuz yalnızca edebiyat
alanından ibaret değildir. Bitmek bilmeyen savaşların, toplumsal bozulmaların
yaşandığı bu toplum, yirmi üç sene gibi kısa bir zaman aralığında hayal bile
edilemeyecek birlikteliği sağlayabilmiş ve her bakımdan insanlığın gördüğü en
üst düzey medeniyet seviyesine ulaşmayı başarabilmiştir.
Mucize kelimesi sözlükte “aciz bırakan” anlamındadır.
Dinî bir terim olarak ise, Allah tarafından peygamberlere, nübüvvetlerini
desteklemek amacıyla verilen olağanüstü olaylar bütününü ifade eder.
Allah, diğer varlıklardan farklı özelliklerde yarattığı
insanoğluna doğru yolu göstermek için içlerinden bazılarını kendisine elçi
olarak seçmiş ve onları ilahi vahyine muhatap kılmıştır.
Peygamberlik dediğimiz bu müessese, insanoğlu ile
yaratıcısı arasında bir iletişim noktası olduğundan, insanlar bunu algılamakta
güçlük çekmişlerdir. Yüce Yaratıcı’nın bir insanı elçi olarak göndermesini
kabullenememişler, peygamberin kendileri gibi biri olmasını yadırgamışlardır.
Allah, insanları ikna etmede yardımcı olması için
peygamberlerini mucizelerle desteklemiş, bu vesileyle kullarına kudretinin
azametini anlama fırsatı sunmuştur.
Topluma göre mucize
Hemen her peygamberin mucizesinin, yaşadıkları dönem ve
gönderildikleri toplumda revaçta olan meşguliyetler üzerinde yoğunlaştığı
görülür. Hz. Musa a.s.’ın, sihrin önemli olduğu bir dönemde sihirbazlarla mücadelesi
ve onları mağlup eden mucizelere sahip olması, tıbbın gelişmiş olduğu bir
topluma gönderilen Hz. İsa a.s.’ın gösterdiği mucizelerin ağırlıklı olarak
tıpla ilgili oluşu buna örnek olarak zikredilebilir.
Peygamber Efendimiz s.a.v. kendisine bahşedilen en büyük
mucizenin Kur’an-ı Kerim olduğunu açıkça belirtmiştir. Diğer peygamberlerin
mucizelerinde söz konusu olan durum burada da geçerli olmuştur. Kur’an, sahip
olduğu muhteşem ifade gücüyle, yani belagatıyla edebiyatın zirvesindeki
Arapları, benzeri bir kitabı meydana getirme konusunda aciz bırakmak suretiyle
susturmuş ve dikkatlerini kendisine yöneltmeyi başarmıştır.
Kur’an’ın nüzûlüne muhatap olan Cahiliye Arapları,
toplumsal olarak şiir ve edebiyata büyük önem vermekteydi. Şairlerin manevi
güçlere sahip oldukları kabul edilir, bir kabile için iyi bir şaire sahip
olmak, başka şeylerle kıyaslanmayacak kadar özel bir üstünlük sayılırdı. Şairin
bir sözüyle savaş başlayabilir, yine bir şiiriyle kıyasıya bir savaş son
bulabilirdi.
Arabistan’da her sene panayırlarda tertip edilen şiir
yarışmalarında dört bir yandan gelen şairler seçkin bir jüri önünde hünerlerini
sergilerdi. Bu yarışmalarda birinci seçilen ve “muallaka” adı verilen şiirler
birer edebiyat şaheseri ve iftihar vesilesi olarak Kâbe’nin duvarına asılırdı.
Meydan okuyan kitap
Kur’an-ı Kerim, Mekkeli muhataplarına karşı öncelikle
benzeri bir kitabı, sonra on suresini ve nihayet bir suresinin benzerini
meydana getirmeleri konusunda ısrarla meydan okumuştur. İnkârcıların bu konuda
birbirleriyle yardımlaşmalarına dahi izin vermesine rağmen bu çağrı yanıtsız
kalmış, birkaç cılız çaba ise sonradan kendilerinin dahi güldüğü basit birer
komedi olarak tarihin karanlıklarına gömülmekten kurtulamamıştır. Bedir, Uhud
ve Hendek’te savaşmayı göze alıp canlarından ve mallarından olmuşlar, söz
sanatlarında üstün kabiliyetleri bulunduğu halde bir surenin benzerini yazarak Kur’an’ın
iddiasına cevap verememişlerdir.
Kur’an, yüksek edebiyatıyla böyle bir toplumun söz
hünerini yerle bir etmiş, iftihar tablosu olarak sundukları muallakaların
itibarını karşı konulmaz bir biçimde yıkmıştır. Nitekim bu muallakalardan
birinin sahibi olan Lebîd b. Rebîa’nın şiiri, bizzat öz kızı tarafından Kur’an
ayetleri karşısında bir anlamı kalmadığı gerekçesiyle Kâbe’de asılı bulunduğu
yerden indirilmiştir.
Mekke’nin en azılı inkârcıları bile Kur’an’ın sarsıcı
anlatımına hayran kalmaktan kendilerini alamamışlardır. Onu asla dinlememeleri
için insanları sımsıkı tembihleyenler, dayanamayıp gizli gizli kendileri dinlemişlerdir.
Mekkeliler içerisinde iman etmediği halde sırf Kur’an’ın belagatine secde
edenler olmuştur.
Kur’an ve biz
Kur’an’ın toplum üzerinde meydana getirdiği olağanüstü
tesir kuşkusuz yalnızca edebiyat alanından ibaret değildir. Bitmek bilmeyen savaşların,
toplumsal bozulmaların yaşandığı bu toplum, yirmi üç sene gibi kısa bir zaman
aralığında hayal bile edilemeyecek birlikteliği sağlayabilmiş ve her bakımdan
insanlığın gördüğü en üst düzey medeniyet seviyesine ulaşmayı başarabilmiştir.
Yine Kur’an vesilesiyledir ki, kız çocuğunu gözyaşlarına ve çığlıklarına
aldırmadan gömebilecek katılıkta bir kalbe sahip Hattab oğlu Ömer’den, Dicle
kenarındaki koyunun dahi hukukundan endişe eden adalet timsali bir Hz. Ömer
r.a. meydana gelmiştir. Müslümanlar Kur’an’ı gerçek anlamda baş tacı ettikleri
sürece ilerlemişler ve örnek bir medeniyet inşa etmişlerdir.
Ne acıdır ki İslâm dünyası böyle yüce bir kitabın süslü
mahfazalarda saklanıp duvarlara mahkum edilişini görme talihsizliğini
yaşamaktadır. Bugün müslümanlar olarak en büyük problemimiz, Kitabımızı
yalnızca ölülere bağışlanan; ibret ve hikmet tarafını ihmal edilmiş, insanın iç
ve dış dünyasını temelden değiştiren mucizevî gücü göz ardı edilmiş, sadece teganni
ile okunan bir kitaba dönüştürmüş olmamızdır.
Elbette Kur’an geçmişlerimizin ruhu için de, sadece
kıraat için de okunabilir. Ancak Kur’an-ı Azimüşşan’ı sadece bu şekilde
algılamak doğru değildir.
Kur’an-ı Kerim, ahir zamanın karanlık dehlizlerinde
önümüzü aydınlatacak ilahi bir fenerdir. Bozuk kalplerimize ve hasta
ruhlarımıza biricik deva odur. Toplumumuz yeniden usulünce Kur’an’a yöneldikçe
ilerleyecek ve layık olduğu konuma bir kez daha ulaşabilecektir.
Bu vesileyle Kur’an algımızı gözden geçirmeli, onun
dünyasına girmek için çaba göstermeliyiz. Müslümanlar olarak kendimizi,
“Allah’ın kitabı” kavramının heyecan veren ve yürek ürperten derinliğini
yeniden keşfetmeye adamalıyız. Unutmayalım ki Kur’an bize değil biz onun
rehberliğine muhtacız.