Yolculuklar Mesnevisi - Hüseyin KAYA
Gördüğümüz
her şeyin, yaşadığımız her anın kendi içinde bir yol hikâyesi vardır. Geçen her
saat bir sonrakine; her gün, bir ertesine yolcudur, bu yüzden kaçar gibi hızla
geçer zaman önümüzden durup dinlenmeden. Bahar, yaza yolcudur, yaz sonbahara;
ağaç tohuma yolcudur, tohum toprağa.
“Her akşam,
İnerken güneş sulara
Yıldızlar mendil salladılar
Eşsiz yolculara...”
(Cemil Meriç)
Her kalbin kıyısında kıvrıla kıvrıla ufka doğru uzanan
bir patika vardır ve yalnız o yoldur yürüdüğümüz ömrümüz boyunca. Zahirdeyse
yollar türlü türlü, yollar iç içedir. Onlarca kez yola düşeriz, onlarca yolu
geride bırakırız, onlarca yolda yürümekten usanırız ya da kayboluruz.
Her yolculuk bir ayrıkla başlar ve bir vuslata taşır
bizi, her vuslat başka hasretlerin kapısını aralar. Sürekli bir şeyleri geride
bırakır, bir şeylerden vazgeçer, ilerleriz tepelerin ardındaki adını
bilmediğimiz kasabalara, rüyalarda dahi görmediğimiz yarınlara. Yeni yerler,
kişiler tanırız ve eskileri unuturuz tıpkı her yeni günde, haftada bir öncekini
unuttuğumuz gibi. Kendimize yol kıyıları buluruz biraz oturup dinleneceğimiz ve
bir daha asla uğramayacağımız...
Çölde bölünerek kuruyan ırmaklar gibi bölünürüz, başka başka
taraflara ve bölünerek ilerleriz. Biz ilerledikçe kuru bir ırmağa dönüşür
ömrümüz bizden geride. Önce kendimizi unutur, kaybederiz yollarda. Sonra
unuttuğumuz, yitirdiğimiz kendimizi ararız yıllar boyu.
. . .
“Yollar içindedir senin
Yollara çıkmadan yürü”
(Arif Nihat)
Her yolcu yolunu içinde taşır. Gördüğümüz her şeyin,
yaşadığımız her anın kendi içinde bir yol hikâyesi vardır. Geçen her saat bir
sonrakine, her gün bir ertesine yolcudur. Bu yüzden kaçar gibi hızla geçer
zaman önümüzden durup dinlenmeden.
Bahar yaza yolcudur, yaz sonbahara. Ağaç tohuma
yolcudur, tohum toprağa. Yağmurlar da yolcudur yer ile gök arasında durmadan
gidip gelen ve rüzgârdan atların yelesinde uzak diyarlara savrulan.
Bahçemizde açan gülün, penceremizi süsleyen çiçeklerin
dahi bir yol hikâyesi vardır, alfabesini bilenler için yapraklarında yazılı.
. . .
“Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar”
(Faruk Nafiz)
Konuşmadan önce yürümeyi öğreniriz küçücük ve korkak
adımlarla. Oysa yürüsek de dursak da bizler de her daim yolcusuyuz kendi
hikâyemizin.
Biz yoldan geçmesek de yol geçer bizden. Bebekliğimiz
bizi çocukluğumuza uğurlar, çocukluğumuz gençliğimize. Otuzlu yaşlara girerken
yirmili yaşları geride bırakırız, anne baba olmaya giderken anne babamızdan
ayrılırız. Sevgilinin eşiğinden içeri adım attığımızda kendimizi bırakırız
geride. Yürümek biraz da kendimizden parçalar bırakmaktır ardımızda.
Hüzün varsa suretimizde yolculuk elemindendir, tebessüm
varsa yolculuk sevincindendir. Tedirginliklerimiz, telaşlarımız, hep eksik
kalan yarımlarımız bu yüzdendir. Nereye gidersek gidelim, kimi yanımıza alırsak
alalım, çantamızda ne dolu olursa olsun, her şeyin emanetçisi yorgun bir
misafir mahcubiyetiyle dolaşırız dünya üzerinde. Ve kendimizi yolcusu
sandığımız dünya dahi bir yolcudur kardeş yıldızlarla koca evrende. Yıldızlar
da yolcudur ve bu yüzden kendisine yol soranlara işaret ederler yolları,
yönleri.
Bazı yolları farkında olmadan yürürüz, bazı yolları
yürürken ayaklarımızın altına iner kara sular, bazen yığılır kalırız da yol
götürür bizi gideceğimiz yere. Kaybolduğumuzda bile yeni bir yol gelir serilir
ayaklarımız altına.
Yolda düşmek, yolu düş bilmek dahi yeni bir yola
düşmektir.
Yürüdükçe uzar yollar. Uzar ve sonsuza bölünür. Kimi
uçsuz bucaksız sahraların bağrından onlarca kervanı aşırır, kiminden kuş uçmaz,
kervan geçmez. Kimi karanlık ormanlara götürür yolcusunu, derin bataklıklara;
kimi okyanuslara, uçsuz bucaksız aydınlıklara. Bittiğini sandığımız her yol bir
yenisinin başlangıcıdır. Aramak da yoktur o yüzden, bulmak da... Sonu yoktur
karanlığın da aydınlığın da.
. . .
“Kalpten kalbe bir yol vardır”
Aşk da bir yolcudur, gelir. Ama geçmez kalbimiz
üzerinden. Kalbimiz o yolcunun her an kendine geleceği heyecanıyla durmadan
titrer sabah akşam. Aşk, Hüsn’ün ve hüznün olduğu her kalbin eşiğinden bir o
yana bir bu yana gidip gelendir. Bazen söz atlarına biner uçar göklere. Bazen
gözyaşı şelalesinden dökülür sonsuzluk ırmağına.
Gözyaşı gibi söz de hem yol, hem yolcudur; en ezeli
seyyah odur. Bazı sözler cennete uzanır ve çiçek açar cennet bahçelerinde. Bazı
sözler karanlıktır, dökülür dibi yok kuyulara. Bazen sözlerin yolu birleşir ve
şiirden bir yola düşerler bir şairin ışıldayan kalbinde. Bazen söz deniz olur,
dalgalanır masamızda bir kitap suretinde. Bir türküden gönlümüze yol bulup
üşüşen hüzün de sözün kanatlarında ruhumuzun göğünde süzülür.
. . .
Yoksulluğumuzu, mutluluğumuzu, yalnızlığımızı yürürüz.
Geceyi ve gündüzü, çocukluğumuzu, gençliğimizi, ihtiyarlığımızı yürürüz. Geçtiğimiz
yollara boşunadır işaret bırakmamız. Kimsenin ayak izi kimsenin kaderinden geçmez, kimse
aynı yolu iki kez yürümez. Daima değişir yollar ve yolcular, daima değişir
yolcuların dudaklarındaki şarkılar.
Bir hastane koridorunda yahut bir mezarlığın ucunda
adımlarımız seyreldiğinde hissederiz yolun ayaklarımız altından kaydığını.
“Çok yürüdük yollar kayboldu, yol bulduk, sana
geldik”
(Mevlana İdris)
Yalnız hac değil, oruç ve namaz da bir yolculuktur,
teslimiyet sandalıyla ilerleriz durgun ırmaklarında
faniliğimizin. Dualara tutunur, dualardan geçeriz sürgünü olduğumuz
ötelere. Dünyanın ağır yükü dökülür sırtımızdan her adımda. Suyun içinde
susuzluğu, güneşin önünde karanlığı yürürüz.
Yol olmasaydı koşmazdı zaman, akmazdı ırmaklar, çiçekler
açmaz, ağaçlar büyümez ve dönmezdi dünya. Gecemiz de olmazdı gündüzümüz de. Yol
olmasaydı söz anlamsız ve kanatsız sürünürdü yeryüzünde, gözyaşı boşuboşuna
kayardı yerinden, bulutlar avaresi olurdu gökyüzünün. Yol olmasaydı dönmezdi
mevsimler, kuşlar göç etmezdi. Aşk dönüp bakmazdı kalbimizin yüzüne; yol
olmasaydı, yüzünün nurunu bilmeden yiterdik siyah zülüflerinde Leylâ’nın. Yol
olmasa yürümek de olmazdı; avare mecnunlar, şaşkın şairler gibi dürülürdü
dilimiz ağzımıza, ayaklarımız altımıza.
Yolcu olmasak farkına varamazdık yarım yanımızın,
karanlığımızın, bitmeyen yalnızlığımızın.
Yolcu olmasak, kalbimizin ağırlığından dizlerimize kadar
toprağa gömülürdü ayaklarımız.
. . .
“Yâre gidecek günümdür
Düşem yollara yollara”
(Erzurumlu Emrah)
Ayrılıklar azığımızda, umutlar mataramızda. Hepimiz
muhaciriyiz kendimizin, kalbimizin. Sürgünlüğümüz aynı olsa da hepimizin yolu
başka, yükü başka, hikâyesi başka. Bu yüzden hüznün ve hasretin vezni okunur
adımlarımızda.
Her kalbin kıyısında kıvrıla kıvrıla ufka doğru uzanan bir
patika vardır ve yalnız o yoldur yürüdüğümüz ömrümüz boyunca.