Osmanlı dağılırken Araplar ve Türkler - Ali DEMİRTOPUZ
Osmanlı
Devleti’nin dağılma sürecinde dostumuz kimdi, düşmanımız kim, hayli tartışmalı
bir konudur. Tarihimizin pek çok dönemi gibi o zaman yaşanan olaylar da ne
yazık ki resmî tarih söylemiyle alternatif söylemin tozu dumanı altında
kalmıştır.
İddiayı biliyorsunuz: İslâm’ın tarih sahnesindeki en
büyük devlet ve medeniyetlerinden biri olan Osmanlı Cihan Devletimiz çökerken
din kardeşimiz olan Araplar bize ihanet etti! Resmi tarihle birlikte müslüman
dünyanın ortak millet ya da bir ümmet olma şuurundan rahatsızlık duyanların
sıkça dile getirdiği bir tezdir bu.
Gelin, bu iddiayı dile getirenlerin teziyle tarihin
işaret ettiği gerçekleri karşı karşıya getirelim:
Hain kim?
– Araplar bizi arkamızdan vurdu.
– Evet; Araplarla savaştık. Silahını bize çevirenler
oldu. Ama bunu yapanlar “Araplar” diye genelleme yapılamayacak kadar
azınlıktaydı. Ekseriyetle Hicaz bölgesinde Şerif Hüseyin’in ve İngilizlerin
vaatlerine kapılan Bedevîlerdi bunlar. Üstelik şehirlerdeki Osmanlı karşıtı
Arap milliyetçiliği akımının kökenlerine bakarsan, bu hareketin büyük oranda
Lübnan’daki Hıristiyan Arap unsurlardan kaynaklandığını görürsün. Balkan
Savaşı’nda, Dünya Savaşı sırasında Çanakkale’de ve Mısır harekâtında Arap
birlikleri bizim yanımızda savaşmadı mı?
– Olabilir. Belki bazı Araplar şu veya bu sebepten
savaşmak durumunda kalmışlardır ama ihanet gerçeği değişmez.
– Peki o halde şu soruma cevap ver. Araplar savaş sırasında
Türklerin çoğunlukta olduğu yerlere saldırıp sivil halka karşı katliam, tecavüz
gibi işler yaptılar mı?
– Yapamazlardı ki! Zaten uzaktaydılar ve onlara biçilen
rol Türkleri Arap bölgelerinde zayıflatmaktı.
– Ama Fransızlar ve Yunanlılar Türk topraklarına girerek
sivillere karşı her türlü katliam ve tecavüzü gerçekleştirdiler öyle değil mi?
– Buradan nereye varacaksın? Arapların ihanetini mi
temize çıkaracaksın?
– Hayır. İhanet ihanettir. Ancak görüyorum ki
Fransızlara, İngilizlere ve Yunanlılara gösterdiğiniz toleransı nedense
Araplara göstermekten şiddetle kaçınıyorsunuz. Bu durumda sizin bu konudaki
fikirlerinizin Arapların ihanetinden ziyade başka sebeplerden kaynaklandığını
düşünmeden edemiyorum. Şunu da söyleyeyim: Araplar Birinci Dünya Savaşı’ndan
sonra gördüler ki Batılı emperyalistler vaatlerini tutmayacaktır. Bu yüzden
Fransızlara karşı Suriye’de, İngilizlere karşı da Irak’ta mücadeleye
başladılar.
– İş işten geçtikten sonra… Zaten bunun bize ne faydası
var?
Arap direnişçiler olmasa
Fransızları yenemezdik
– Ne faydası mı var? Suriye ve Irak’taki direnişçiler
Anadolu’daki direnişçilerle yakın işbirliği içerisinde hareket ettiler.
Fransızların Türk topraklarından çekilmelerinde Suriye’de maruz kaldıkları Arap
direnişinin önemli bir payı vardır. İki cepheyi birden yürütmekte zorlandılar
ve Türkiye’den çekilerek Suriye’de yoğunlaşmaya karar verdiler.
– Siz işte böylesiniz! Maksadınız Kurtuluş Savaşı’nı
gözden düşürüp küçümsemek.
– Ortak düşmana karşı yapılan böyle bir işbirliği
Kurtuluş Savaşı’nı gözden düşürücü bir şeyse, o halde bu suçlamayı bana değil
işbirliğini yapanlara yöneltmelisin. Çünkü böyle bir işbirliği oldu ve tarih de
kaydetti.
– İşbirliği deyip duruyorsun. Neymiş bu işbirliği?
– Bu konuda bir sürü akademik çalışma var. Merak
ediyorsan ve sıkılmazsan aç oku. Ama dahasını söyleyeyim… Milli mücadelenin ilk
yıllarında tüm İslâm aleminin emperyalistlere karşı ayaklanarak
bağımsızlıklarına kavuşmaları, bundan sonra da halifelik etrafında bağımsız
devletler olarak konfederasyon halinde birleşmeleri hedefleniyordu.
Milli Mücadele ve cihat
fikri
– İşte şimdi saçmaladın! Kurtuluş Savaşı’nın ne olduğunu
bilmesek hadi inanalım diyeceğiz. Biz kendimizi kurtarmışız da bir de İslâm
alemiyle ittifak yapacakmışız. Atatürk’ü Pan-İslâmist (İslâm birliği idealine
bağlı) yaptın çıkardın. Gerçekten çok komiksin.
– Ortada bir komedi falan yok, tarih var, belge var.
Mustafa Kemal Paşa’nın Pan-İslâmist fikirlere sahip olmadığını elbette
biliyoruz. Ancak şurası açıktır ki gerek Birinci Dünya Savaşı’nda gerek milli
mücadelenin ilk yıllarında emperyalizme karşı İslâm aleminin topyekün
mücadelesine bel bağlanmış ve propaganda da bu şekilde yapılmıştır. Yani milli
mücadele halka topyekün İslâmî cihat olarak takdim edilmiştir. Kaldı ki
mücadeleye katılanlar arasında bu fikri temelde paylaşmayanlar bile bunu
zorunlu görmüşlerdir. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’ya kaçan Talat Paşa tüm
İslâm aleminden gelen temsilcilerle görüşüyor ve müslümanların sömürücüleriyle
savaşmaları için gayret sarf ediyordu.
Belki daha önce duymamışsındır, Mustafa Kemal Paşa yurt
dışına kaçan eski İttihatçılarla irtibat halindeydi. Talat Paşa’yla
yazışmalarındaki temel konu İslâm dünyasının emperyalizme karşı harekete
geçirilmesidir. Hüseyin Cahit Yalçın bu mektupların bir kısmını yayınladı.
Sadece bir örnek vereyim. Talat Paşa’ya yazdığı 29 Şubat 1920 tarihli mektupta
Mustafa Kemal Paşa bak neler söylüyor:
“Suriye ve Iraklılar ile öteden beri münasebet tesis
etmiş ve kendileri İngiliz ve Fransızlar aleyhine teşebbüsata geçirilmiştir.
Daha ciddi esaslar dahilinde hareketimizi birleştirmek için nezdimize gelmiş
olan yetkili Arap temsilcileri ile bazı kararlar alınmıştır. Araplara karşı
baştan beri ifade ettiğimiz siyasi formül şudur: Her millet kendi dahilinde
istiklalini kurtardıktan sonra konfederasyon halinde birleşmek... Bu esas
Araplarca memnuniyetle kabul edilmiştir.
...
Araplarla birlik yapmakta kullandığım formülden ve
Kafkasya’daki arkadaşlara verdiğim talimattan anlaşılacağı üzere benim de düşündüğüm,
muhtelif İslâm kitlelerini istiklallerine kavuşmaları yönünde bugün Türkiye’ye
musallat olan düşmanlar aleyhine tahrik etmek ve bu suretle Türkiye’ye yönelik
baskıyı hafifleterek maddi ve manevi gücünü azami fayda sağlanacak şekilde daha
serbest kullanmak... Ve ileride istiklallerini kurtaracak olan İslâm
kitleleriyle konfederasyon halinde birleşmek... Şimdiye kadar sarf edilen
gayretlerin ortaya çıkardığı sonuç memnuniyet verici görünmektedir. Tahmin
olunduğuna göre İtilaf Devletleri ilk zamanlarda tatbikini tasavvur ettikleri
imha kararlarından vazgeçerek Türkiye’nin mevcudiyetini tanıma kararına
yaklaşıyorlar.”
– Ama sonra bütün bu kararların uygulanmadığı malum.
– Uygulanmadı tabi. Milli mücadelenin alt yapısını
oluşturanlar İttihatçılardı ve Mustafa Kemal Paşa onlarla doğrudan çatışmayı
göze alamazdı. Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri büyük oranda İttihatçıların eseriydi.
Direnişin merkezindeki gizli Karakol Cemiyeti de Mustafa Kemal Paşa ile
işbirliği halinde çalışıyordu. Ancak İstanbul’un 16 Mart 1920’de İtilaf
kuvvetlerince resmen işgal edilmesiyle Karakol Cemiyeti ileri gelenleri
tutuklanarak Malta’ya gönderildiler.
Diğer yandan yurt dışındaki İttihatçı liderler büyük
ihtimalle İngilizlerin yardım ettiği Ermeniler tarafından birer birer öldürüldükten
ve Enver Paşa da ülkeye girmekten umudunu kestikten sonra Mustafa Kemal Paşa
kendi fikrini uygulamakta daha serbest kaldı. Sakarya Savaşı’nın ardından 1921
Ekim ayında Fransızlarla anlaşmaya varıldı. Fransızlar, Hatay hariç, Türk
topraklarından çekildiler. Türkiye de Suriye üzerindeki Fransız mandasını
tanımış oldu. Sonra Lozan’da İslâm dünyası ile ilişkileri minimize edilmiş, bu
açıdan batı için tehdit oluşturmayan bir Türkiye ortaya çıktı.
– Anlamıştım zaten lafı buraya getireceğini. Vatan için
onca kanın boşa döküldüğünü söylemeye nasıl diliniz varıyor? Ben sana
söyleyeyim. Atatürk siyasi dehasıyla Arapları kullanmış. Zamanı gelince de
kendi yoluna gitmiş. İhanetin intikamını da böylece almış. İyi de yapmış! Ne
yani anlaşmayı reddedip Arapların Fransızları kovmasını mı bekleyecekti?
Türkiye’nin kurtuluşunu bir yana bırakıp İttihatçılar gibi maceraya mı
atılacaktı? Hem sen İttihatçıları neden savunuyorsun ki?
Tarihî gerçekleri doğru
okumalıyız
– Ben burada politik bir tez ileri sürmüyorum. Tarihsel
gerçekleri anlatıyorum. Gerçekleri öğrenmekten rahatsız olmamak lazım. Dökülen
kanların boşuna olduğunu söylemedim. Lozan Antlaşması, Sevr ile
karşılaştırılamayacak kadar iyi bir antlaşmadır. Ancak aradan bu kadar zaman geçtikten
sonra neler olup bittiğini kavrayabilmek için artık olaylara daha geniş bir
açıdan bakmanın gerekli olduğuna her halde itiraz edilemez.
Milli mücadeledeki zafer Türk tarafının masa başında
gücünü elbette ki tartışılmaz şekilde artırmıştır. Ancak altını çizmek gerekir
ki Türk tarafı Lozan’da masaya galip taraf olarak oturmamıştır. Öyle olsaydı
İzmir’de denize döktüğümüz Yunanlardan her halde nüfusu ezici oranda Türk olan
Batı Trakya’yı alırdık. Görmemiz gereken şey şu ki, Lozan Türk-Yunan Savaşı’nı
değil Dünya Savaşı’nı bitiren ve Türkiye’nin Anadolu dışındaki tüm topraklarını
kaybettiği gerçeğini resmileştiren antlaşmadır.
Denilebilir ki o bölgelerin kaybını zaten baştan göze
almıştık. Bu doğrudur. Anadolu’nun ötesinde egemenlik iddia edebilecek gücümüz
yoktu. Benim söylediğim şey artık o günlerin politik koşullarına takılıp
kalmamaktır. Yüzyıllar süren mağlubiyet sürecimizi iyi okumamız gerekir.
Gerektiğinde antlaşma da yapılır, taviz de verilir. Ancak müslümanların
birbiriyle ilgilerini kökten kesip tek tek batıya yönelmeleri kimin işine
yarar. Müslümanların mı Batılıların mı?
Sizi hâlâ aynı dünyaya mensup topluluklar olarak
görenlere karşı birbirinden kaçan ve hatta çatışan bir görüntü verirseniz kolay
lokma olursunuz. Bu basit bir gerçekliktir. Türk, Kürt, Arap, Boşnak, Çeçen
vs... Bunlardan biri kaybettiğinde hepsi kaybeder. Hele çatışırlarsa Batı için
kaymaklı kadayıftır. Benim meselem bunun anlaşılmasıdır.
İttihatçılara gelince; İttihatçılık ‘işte İttihatçılık
budur’ diyebileceğin bir şey değildir. Çoğundan ben de hazzetmem. Bunu ayrıca
tartışırız ama adamlar direnişi örgütledilerse bunu neden görmezden gelelim?
– Anlaşıldı, sen Türkiye’nin yeni maceralara atılıp bin
bir güçlükle elde ettiklerini yele vermesini istiyorsun.
– Macera yok… Fikir var, bilgi var, cesaret var,
sağduyu, tarih, gerçek, iyi niyet var. İşbirliği, kardeşlik var. Hangisi daha
güvenli? Aynı inancı paylaştığın toplumların güçlenerek etrafında bir barış
çemberi oluşturmaları mı, yoksa hepsinin birer birer talan edilip Siyonizmin
üssü haline gelmeleri mi?
– Hani politika yoktu?
– Bırak da o kadar olsun.