Gönlümüze Akan Işık Hüzmeleri - Ahmet ALEMDAR
Çeşitli
ışık kaynakları, bir merkez etrafında çevrimsel olarak kâinata hayat
sunmaktadırlar. Varoluş sahnesinde yer alan her şey, bu kaynaklardan ulaşan
ışınlar tarafından kuşatılmıştır.
Kâinatın kendisi ile içinde barındırdıkları arasındaki
varoluş ilişkisini sağlayan unsurlardan biri ışık hüzmeleridir. Işığın kuvveti,
farklı dereceleri içerir. Bazen kişi veya nesneler ışık yağmuruna tutulurlar ve
ışık bir dönüşüme uğrar. Yani akkor haline gelinceye kadar ısıtılan cismin
kendisi, aydınlık ve nur kaynağı olarak etrafına şavkır.
Bu durum dış ve iç öğeler olmak üzere iki yönlüdür.
Varlığının iç derinliklerini keşfedebilmiş kişilerin hissettikleri ruhî/manevi
duyarlılıklarını bir eser şeklinde somut hale getirmeleri, en verimli ve en
kalıcı dışavurumlardan biridir. Bir başka ifadeyle, nurun yansımalarını kâğıda
dökebilen bir insanda dış’tan iç’e gelen şualar, tekrar iç’ten dış’a kelimeler
şeklinde müşahhas hale gelmektedir.
Dünya sahnesinde insan
İnsanın yazgısı, sürekli kendi içine dönük bir şekilde
ilerlemektedir. Aslında insan, “hiç” olanla “hep” olan arasında gidip
gelmektedir. Bazen de bu gidiş ve gelişlerden oluşan uzun yolda kısa veya uzun
süreli molalar vermekteyiz.
Aslında hayatın sürekliliği içerisinde dinlenme var
mıdır? Zamanın akışkanlığı ile mekânın değişkenliği arasında yer alan insanın,
sürekliliğin bir sonucu olarak iyi ve kötüyü birlikte değerlendirme melekesini
kazanması, kemâle erme anlamında zirveye aday olduğunun bir belirtisidir.
Uzun yola düşmüş olanların uzun hikâyeleri vardır. Dünya
sahnesindeki her varlık, dünyaları, hülyaları farklı olsa da, ayrı sokaklarda
farklı çeşmelerden su içseler de, gerçekte aynı çember içerisinde dönmektedirler.
İnsanın büyük alem oluşundaki sırlar, bu anlamda değer kazanmaktadırlar.
İnsan-kâinat birlikteliğinin tecrübe edilmesi, derin bir
duyarlılığa dayanan aşkın bir bilinç seviyesiyle gerçekleşmektedir. Bu bilincin
kazanılması ise, kendimizin ve çevremizdeki tabiatın farkına varılması, dağın
ve denizin anlamlarının idrak edilmesi ile mümkündür. Dolayısıyla, dağın
esintileri ile ciğerlerimizi doldurabilmeli ve denizin sularını içebilmeliyiz.
Hayatın tam ortasını bulmak
Her ideal insanın umudu, güneş ile karşılaşmaktır.
Güneş, ışık ve enerji kaynağı olarak yoğunluğu ile insanı tedirgin etse de,
hatta ışınları gözlerimizi kamaştırsa da, ulaşmak istediğimiz hedefimiz odur.
Çünkü güneş bizler için hayat kaynağıdır. Güneşle selamlaşmak, insan için en
mutlu an değil midir? Ancak bu seviyeye ulaşabilmek, rüzgârda koşmayı ve
bulutların altından ıslanarak geçmeyi gerektirir. Bunları göze alabilen ve
güneşin peyki olmayı arzu eden insan, aynı zamanda kendi köşesinde umutla onu
beklemesini de bilmelidir. Bir köşesi olan ve burada uzlete çekilebilen kişi,
bu yalnızlığı ile güzeldir. Söz konusu güzellik, yüce ideallerle donanmış ve
hedefe kilitlenmiş olmaktan doğmaktadır.
İnsan, hayatın tam ortasında... Aynen kalbin konumu
gibi! İnsan ruhu ve kalbi ile vardır, bunlarla bir anlam kazanır. Mücerret olan
bu kavramlar yine mücerret/ruhanî pencerelerle varlık değeri kazanırlar. Kalp,
insan için penceresiz bir evdir; kâinata ve ilâhî olana açılan pencereler ise
onun duvarlarında değil, özündedir.
Bu noktayı, İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin Kâbe ve
İnsan isimli eserinde işaret ettiği gibi, Kâbe-i Şerif’in sembolik anlamıyla da
bağdaştırmamız mümkündür. Kâbe de penceresiz bir evdir; ama aynı zamanda, özü
ve varlığı ile bir nur merkezidir.