Hangimiz Üstün? - Kürşat Salih YAMAN
İslâm,
ırk, dil, renk gibi fıtrî ayrımlara dayanan üstünlük anlayışını reddeder. Hiç
kimse yaratılışın kendisine sunduğu farklılıklardan dolayı üstün, düşük ya da
suçlu olamaz. Böyle bir anlayış İslâm’ın açık hükümleriyle ve ruhuyla doğrudan
çelişir.
Kutuplaşma, ayrışma, çatışma...
Bu kelimelerin hiçbiri bizden değil. Hiçbiri
inancımızın, kültürümüzün izlerini taşımıyor. Buna rağmen dönem dönem bilinçli
veya bilinçsiz olarak bu tür akıntılara kürek çektiğimizi inkâr edemeyiz.
Öyle zaman oluyor ki asırlar boyu aynı topraklarda dil,
ırk ve renk farkı gözetmeksizin kardeşçe yaşayan biz değilmişiz gibi, hiç yere
düşman kesilebiliyoruz birbirimize. Birlikte yiyip içtiğimiz, birlikte sevinip
ağladığımız, birlikte aynı camide omuz omuza saf tuttuğumuz günleri, alçak
ellerin alevlendirdiği fitne ateşinde yakabiliyoruz. Her ne kadar “bir kahvenin
kırk yıl hatırı var” desek de, hatırı çabucak unutuveriyoruz.
Düşünelim. Biz müslümanlar olarak hangi dava uğruna
birbirimize sırt çevirir olduk? Hangi gaye uğruna bizden olanı ötekiymiş gibi
görmeye başladık? Hangi gerekçeyle mescitte dahi ayrı saflarda durmayı tercih
edecek kadar ileri gidebiliyoruz? Bu nasıl bir akıl ve vicdan tutulmasıdır?
Bizler İslâm ümmetinin tek millet olduğunu, müminlerin topyekün
kardeş olduklarını İslâm’dan öğrenmedik mi? O halde ilkel cahiliye adetlerini
ısrarla hortlatmak isteyişimizin nedeni ne?
Kimse ırkından dolayı
yadırganamaz
İslâm, ırk, dil, renk gibi fıtrî ayrımlara dayanan bir
üstünlüğü reddeder. Hiç kimse yaratılışın kendisine sunduğu farklılıklardan
dolayı suçlu olamaz. Hadis-i şerifte; “Elbette ki Allah kıyamet günü sizi,
bedenlerinizden ve soyunuzdan dolayı sorguya çekmeyecektir.” (Câmiu’l-Ehâdis) buyrularak
bu noktaya dikkat çekilmiştir.
Böyle bir ayrımcılık aklen, vicdanen, fıtraten doğru
değildir. Çünkü bütün insanlar aynı ortak atadan gelmeleri sebebiyle
eşittirler. Hal böyleyken onları “sen falan ırktansın, sen filan ırktansın, sen
siyahsın sen beyazsın” diye bir ayrıma tabi tutmak saçmalıktır. Bu tarz bir
ayrımcılık toplumu kutuplaştırıp çatıştırmaktan öteye gitmez.
Tarihimize baktığımızda alimlerimizin, mezhep
imamlarımızın, mutasavvıflarımızın farklı ırk ve kültürden geldiklerini görürüz.
Eğer üstün ırk diye bir görüş doğru olsaydı, fazilet kabilinden sayılan bu tarz
şeyler üstün görülen ırkın mensuplarına has olurdu. Fakat öyle olmamıştır. Yeri
geldiğinde insanların hakir gördüğü bir gruptan bir zat çıkar, ilmiyle,
ameliyle, hizmetiyle yıldızlaşır. Herhangi bir evliya ansiklopedisine, alim ve
bilginleri anlatan kitaba bakın, kim hangi kavimdenmiş, bunun bir önemi varmıymış,
derhal anlaşılır.
İslâm kişinin etnik kökenine, diline, rengine veya
kültürüne bakmaz. İslâm’da sadece kalpler ve niyetler önemlidir. Allah Tealâ,
insanların düşük gördükleri kavimden imanlı birini, üstün saydıkları imansız
birinden kat be kat önde tutar. Bu itibarla Sevgili Peygamberimiz s.a.v. amel
yönünden geri olan kimseyi nesebinin ileri götüremeyeceğini beyan etmiştir. (Ebu
Davud)
Anlatıldığına göre bir gün Kureyşli bir grup, aslen
İranlı olan Selman-ı Farisî r.a. hazretlerinin yanında asaletleriyle övünmeye
başlarlar. Selman-ı Farisî onları dinledikten sonra der ki:
– Benim övünecek bir tarafım yok. Çünkü bir damla sudan
yaratıldım. Yine bir cesede dönüşeceğim. Sonra kıyamet günü terazi karşısına
gideceğim; eğer sevabım ağır gelirse iyi ve üstün bir insanım, yok hafif
gelirse düşük bir insanım.” (Gazalî, İhyâ)
İslâm kutuplaşmayı reddeder
Bu şuur, Bilal-i Habeşî r.a. gibi siyahî bir köleyle, Hz.
Ebubekir r.a. gibi mevki ve otorite sahibi birini aynı mecliste oturtmuş, aynı
sofradan yedirtmiş, eşit haklara sahip tutmuş, kimseyi de bundan
gocundurtmamıştır. İşte müslümanlık budur.
Eğer bugün hâlâ birbirimize selam verebiliyorsak, hâlâ seviç
ve üzüntümüzü paylaşabiliyorsak ve hâlâ dili, rengi bizden farklı olan
komşumuza bir tas sıcak çorba ikram edebiliyorsak, inanın bu İslâm’ın bize
kazandırdığı yüksek ahlâkın bir neticesidir. Çünkü İslâm bireyselleşmenin,
ayrışmanın, dağılıp parçalanmanın her zaman karşısında olmuştur. İslâm
çekişmeyi, zıtlaşmayı, marjinalleşmeyi reddetmiştir. Ve yine İslâm, birlik
olmamızı, derlenip toparlanmamızı, tek temel müştereğimiz olan din ekseninde
kenetlenip cemaatleşmemizi emretmiştir. Çünkü “Allah’ın yardımı cemaatle
beraberdir.” (Tirmizî)
Biz, Kur’an ve Sünnet’in gösterdiği yolda bir araya
geldiğimiz zaman, gereksiz toplumsal korkularımızdan da arınmış olacağız.
Birlik olmanın önemini farkedeceğiz. Peygamber Efemiz s.a.v. bu gerçeğe
işaretle şöyle buyurur:
“İki birden, üç ikiden, dört de üçten üstündür. Öyleyse
cemaat üzere olun. Çünkü Allah Tealâ ümmetimi ancak hidayet üzere toplamıştır.”
(Ahmed b. Hanbel, Müsned)
Kur’an-ı Kerim, bunu başarabilmemiz için tek ilaçlık bir
reçete koyar önümüze: Hep birlikte Allah’ın ipine, yani İslâm’a sımsıkı
sarılmak. Bundan başka da seçeneğimiz yoktur. Âl-i İmrân suresinin 103. ayeti
bunu şöyle açıklar: “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın;
parçalanmayın.”
Birlik olma vakti
Ayrışma, İslâm toplumunu dinamitleyen önde gelen
sebeplerdendir. Bunu tetikleyen sebeplerin başında da etnik ve kültürel
ayrımcılık gelir.
Ayrımcılık, toplumun birbirine olan sevgi, saygı gibi
manevi değerlerini yok eder. İnsanların kendi kabuğuna çekilmelerine,
bencilleşmelerine, körleşip duyarsızlaşmalarına sebep olur. Sadece bununla da
kalmaz. Kimi zaman büyük bir infiali de beraberinde getirir. Çünkü devletlerin
parçalanmasının, milletlerin iç savaşlara sürüklenmesinin, kurumların alt üst
olmasının temelinde her zaman ayrışma ve kavga unsuru yatar.
Netice itibariyle toplum olarak bizi biz eden
değerlerden uzaklaştıkça birbirimizden kopuyor, dağılıp parçalanıyoruz. Siyasi,
ideolojik ve etnik gruplaşmalar bize zarardan başka bir şey kazandırmıyor.
Artık uyanıp birlik olmanın, aramızda selamı yaymanın,
kardeşçe kucaklaşmanın vaktidir. Bölünerek din düşmanlarının ekmeğine yağ
sürdüğümüzün farkına varmanın zamanı geldi de geçiyor bile.