Tencere - Serhat ALBAMYA
Bir Merasim ki...
Temmuz ayının ortası, bir ikindi vakti arkadaşımın
evindeydik. Arkadaşım KPSS sınavına hazırlandığı için bulaşık yıkamayı bile bir
zaman kaybı olarak görüyordu. Her akşam “bu gece sabaha kadar test çözeceğim”
diyerek çalışacağı konuları ayarlıyor, günlük planını buna göre yapıyordu.
Dışarıdan gelen dua seslerini duyana kadar her şey gayet
normal gibiydi. Caddenin karşısına bakıp bir apartmanın önüne dizilen sandalyeleri
görünce bir cemiyetin başladığını anladık. İkindi vakti akşama dönerken
başlayan mevlit beni şaşırtmıştı. Cemiyetin ne için toplandığını
anlayamamıştım. Acaba bir sünnet düğünü mü, yoksa bir cenaze mi? İkindi vakti
cenaze olur muydu?
Kafam karışmıştı. İnsanların tavır ve yüz ifadelerinden
ne amaçla toplandıklarını çözmeye çalışıyordum. Fakat köşede suratını asıp
oturmuş sigara içen adam ile arkadaşının ensesine vurup şakalar yapan gencin
ruh hali bir tezat oluşturuyordu. Dolayısıyla cenaze de olabilirdi, düğün de.
Bir saat kadar durumu çözemedim, birden o sesi duydum:
– Deneme deneme, pıssssss!.. See e e, ss e e e....
Bu ses yaz aylarının en dayanılmaz sesiydi, bu ses bütün
gecenin karın ağrılarıyla geçeceğinin işaretiydi. Bu ses bir piyanist şantör ya
da adı her neyse onun sesiydi. Belli ki cemiyet cenaze için değil, sünnet
düğünü için toplanmıştı. Geçmiş olsundu...
Bir mahallede yani bir ortak yaşam alanında olduğunu
tamamen unutmuş, hava kararana kadar yaz aylarının popüler parçalarını sanki
bir stadyuma duyurması gerekiyormuşçasına devasa hoparlörlerle çalan piyanist,
yaklaşan gecenin uzun olacağını inceden inceden hissettiriyordu.
Piyasanın meşhur şarkıları bitip hava kararınca,
piyanistin gelen istekler üzerine seslendirdiği parçaları dinlemeye başladık.
Coşkuyla çalıyor, nota kavramına bağımsızlığını ilan edercesine detone söylüyor
ve bu çabasıyla “dans pisti” olarak adlandırdıkları yerde sadece üç çocuğu
oynatabiliyordu.
Bir yandan arkadaşımın “Ders çalışamıyorum!” feryatları,
bir yandan piyanistin “Ooo, arka sıra kolbastıya doymadı, öleyse devam!”
sözleri, bir yandan da sıcaklığı gittikçe artan ev bilincimi yitirmeme sebep
olmuştu. Tüm bunların üzerine sinir bozucu bir takı töreni başlayınca iyice
koptum. Mikrofonu eline alan bir amca gelen misafirlerin sünnet çocuğuna ne
kadar para taktıklarını söylüyor, verilen miktara göre de ses tonunu
değiştiriyordu. Bu gürültüye bütün gece dayanamayacağımızı anlayıp evden
çıkmaya karar verdik. Öyle de yaptık. Dışarıda bir iki saat geçirip, belki bitmiştir
umuduyla sokağa dönünce karşılaştığımız manzara bizi daha da şaşırttı. İstekler
gelmeye devam ediyor, piyanist çalıyor, mahalleli camlara balkonlara
yığılmış, ortada bilinçsizce hareket eden çocukları seyrediyordu. Çiftetelli
bitiyor, halay başlıyordu, halay bitiyor kolbastı devreye giriyordu. Saat gece
12’yi beş geçiyor fakat sünnet düğününün coşkusu bitmek bilmiyordu. Saat 12.30
olunca klavyenin sesi kesildi, zaten fazla kalabalık olmayan izleyiciler
dağıldı, sandalyeler ertesi gün toplanmak üzere sokakta bırakıldı.
Pencereden olup biteni seyrederken ders çalışmaktan
ümidini kesmiş arkadaşım olayı özetleyen soruyu sordu:
– Şurada yaşanan sünnet olayı, Peygamberimizden kalan
sünnet olayıydı değil mi?
Bir Gezginin Günlüğü-14
Sedat gülmeyi bırakıp kendine gelince önünde durduğumuz
depoyu andıran mekana girdik. İçeri girmemle sevinç çığlığı atmam bir oldu.
Çünkü tamiri yapan kişi motorumun tepesine oturmuş bana gülümsüyor, bir yandan
da kornasına basıyordu. Günlerdir tamir edilmeyi bekleyen motorumun sağlamlığı
sesinden bile anlaşılıyordu. Sedat;
– Hadi yine iyisin, diyerek omzuma vurdu.
Daha sonra tamiri yapan kişi motorun üzerinden indi ve
bir el işaretiyle denememi söyledi. Direksiyonun başına geçince birden bu köye
ilk geldiğim günü, beni minibüslerine alan insanları, bağ evine ilk gidişimi
hatırladım. Sedat mutluluğumu yüzümden okuyormuş gibi bakıyordu. Küçük bir
deneme turuna çıkmak için gaza bastım, bulunduğumuz sokaktan ileriye doğru
sürüp geri döndüm. Eşyalarımı sabahtan hazırladığıma göre artık buradan
ayrılabilirdim.
. . .
Birkaç saat sonra gideceğimi duyan insanlar bağ evinde
toplandı. Herkes kendince bir şeyler getirmiş, çantama koymam için utana sıkıla
bana uzatıyordu. Çoğu poşetliydi, fakat içlerine bakmadan verilen hediyelerin
çoğunun ağızlarında gezdirdikleri o dal parçalarından olduğunu anladım. Hepsine
tek tek teşekkür ederek motorumu yolculuğa hazırladım. Veda vakti geldiğinde de
hepsiyle sarılıp kucaklaşım. Hepsi aynı şeyi söylüyordu:
– Kurban, Allah razı olsun, hakkını helal et.
Sedat’tan öğrendiğim üzere hepsine aynı cevabı verdim:
– Helal olsun.
Yavaş yavaş bağ evinden uzaklaşırken Sedat da bağ evinin
motoruna binmiş bana eşlik ediyordu. Petrolün oraya kadar birlikte gittik. Veda
vakti gelince de motordan inip birbirimize sarıldık. Sedat da ben de
duygulanmıştık. Kendisine teşekkür edip dostluğundan dolayı çok memnun olduğumu
söyledim.
– Yolun düşerse belki yine gelirsin, dediğinde de
gülerek;
– İnşallah kurban, diye cevapladım.
– Gider ayak yaptın yine yapacağını, diye gülümsedi ve
motoruna atladı.
Ben de direksiyonun başına geçip dikiz aynasında
gittikçe ufalan görüntüsüne baktım...
Başlangıçta bana biraz garip gelen bu köyü ve
insanlarını, sebebini çözemediğim bu kalabalığı tam geride bırakacakken, köyün
çıkışını geçmemden kısa bir süre sonra motordan gelen bir ses her şeyi
değiştirdi. Motor birden duruverdi, teklemeden, gürültü etmeden... Ne olduğunu
anlayamadan indim, tamir edilen bölgeye baktım, hiçbir sorun yoktu. Orada
durmuş motoru seyrederken bir korna sesiyle kendime geldim. İçerisi dolu bir
minibüstü. Kapısını açan genç;
– Motor mu bozuldu? Gel seni yakındaki köye kadar
bırakalım, diyordu.
Şaşırdım, kendi kendime güldüm. Sanki aslında bunu
bekliyordum, bir bahaneyi...
– Peki olur, dedim, çok sağ olun.