Dünya Hali - Sadık ŞANLI
Türkiye Referanduma Kilitlendi
Hatırlanacağı üzere Türkiye, geçtiğimiz yıl 13
Temmuz’da, Nabucco Doğalgaz Boru Hattı Projesi’ne imza atmıştı. Asya
Kıtası’ndan Avrupa’ya doğalgaz taşıyacak olan ve en önemli ayağını Türkiye’nin
oluşturduğu bu projenin imzalanması sonrası ortaya çıkan bir gerçek ise
hepimizi şaşırtmıştı. Ülkemizin daha önce imzaladığı uluslararası ticarî anlaşmaların
“risk” bölümünde yer alan “darbe riski tazminatı”nın bu projenin anlaşma
metninden çıkarıldığını duymuştuk.
Meseleyi biraz daha açarsak: Ülkemizde son 50 yılda
gerçekleşen askerî darbeler ve muhtıralar sonucu, dünyada Türkiye’ye karşı bir
güvensizlik oluşmuş, her an yeni bir darbe olabilir endişesiyle Türkiye’nin
imzaladığı uluslararası ticarî anlaşmalara bir “darbe riski tazminatı” içerikli
madde eklenerek, Türkiye’den büyük oranlarda tazminatlar
alınmıştı. 1980 yılında gerçekleşen 12 Eylül askerî darbesi sonrası
ülke olarak muhatap olduğumuz bu madde sebebiyle devletin, dolayısıyla tüm
halkın cebinden çıkan paralar dış devletlere ödenmişti. Bu tazminatın Nabucco
Projesi’nde yer almaması ise ülkemizin son yıllarda gösterdiği sivilleşme
çabasının önemli bir yansıması olarak kayıtlara geçmiş oldu. Şu bir gerçek ki,
Türkiye’nin son 30 yılına 12 Eylül 1980’de gerçekleşen askerî darbe ve
doğurduğu olumsuz sonuçlar damgasını vurdu. Bu darbe sonrası 650.000 kişi
gözaltına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin
kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası
verildi. Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı. 388 bin kişiye
pasaport verilmedi. 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı. 14 bin kişi
yurttaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
300 kişi kuşkulu bir şekilde, 171 kişi ise işkence sonucu öldü. 3 bin 854
öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hakimin işine son
verildi. Yaklaşık 400 gazeteciye 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi, vs.
vs...
Bu listeyi daha da uzatabiliriz. Fakat darbenin asıl
önemli sonucu ise bu darbeyi yapanları güvence altına alan ve oluşturduğu
kurumlarla tüm ülke halkına sayısız zararı dokunan 82 anayasasının yapılması
oldu. Yıllardır Türkiye’nin en büyük sorununun sivil, demokratik bir anayasaya
sahip olmadığı konuşuldu durdu. Bu ay 12 Eylül’de, bu darbe anayasasının az da
olsa değişmesi ve yeni bir anayasa yapabilmenin kapısını aralayacağı için sandığa
gideceğiz. Sandıktan bu değişime “Evet” mi, yoksa “Hayır” mı çıkacağını ise hep
birlikte göreceğiz.
Değişim Zamanlarında Yaşamak
“Değişim zamanlarında yaşayasın!” Bu söz, söylendiğine
göre Çin’de kullanımı en yaygın beddualardan biriymiş. İlk duyulduğunda “Bu
nasıl bir beddua?” tepkisiyle karşılansa da, üzerinde birazcık düşünüldüğünde,
bir insan için dilenecek en olumsuz temennilerden biri olduğu son derece açık.
Çünkü toplumların kültürel, sosyal, politik, ekonomik, psikolojik vb. değişim
süreçleri birçok sancıyı da beraberinde getiren, uzun ve sıkıntılı süreçler.
Günümüz Türkiye’sinden hareketle konuyu
somutlaştırırsak; toplum olarak son birkaç yıl içerisinde gazete,
radyo, televizyon, internet gibi medya organlarından belki de en fazla görüp
işittiğimiz kelimeler Türkiye’nin yaşadığı “değişim” ve
“dönüşüm”. Şu bir gerçek, ülkemizin siyasetten teröre, eğitimden
adalete, sağlıktan ekonomiye kadar yığınlarca birikmiş problemi var. Bu
problemlerin birçoğu da uzun yıllardır var olan, çözümsüzlükten dolayı adeta
kangrene dönüşmüş sorunlar.
Haliyle toplum bu sorunların çözümünü istiyor, daha
huzurlu, müreffeh bir toplumda yaşamak arzusuyla siyasetçiler ve devlet
organları üzerinde bir baskı oluşturuyor. Devleti yöneten kimi siyasetçiler ve
bürokratlar, bu sorunların çözümünü samimiyetle isteyip ortaya bir irade
koyuyorken, yine bir kısım aktörler varlık sebepleri olan mevcut sistemin
değişmesine şiddetle karşı çıkıyorlar. Karşı karşıya gelen bu iki gücün
kavgasından ise ortaya toplumsal bir kriz çıkıyor. Bu kriz ise en fazla
beklentileri karşılık bulamamış sade vatandaşı etkiliyor.
Diğer yandan yaşanan bu değişim mücadelesi, gündemin
hızla değişmesine, fertlerin ise bir bilgi bombardımanının altında ezilmesine
sebep oluyor. Bu değişimin tamamına hakîm olabilmek neredeyse imkânsız. Üstelik
yoğun gündemin peşine takılmak ufak ama önemli ayrıntıların atlanmasına ve/veya
insanın kendini unutmasına, kendine yabancılaşmasına, dünyalık işlerden daha
önemli birtakım içsel ve manevi gerçeklere, olaylara yüz çevirmesine, duyarsız
kalmasına da neden olabiliyor.
İşte tüm bunlara neden olan bir değişim zamanında
yaşadığımız aşikâr. Bu olan bitenler sizce de Çinlilerin sözünü haklı
çıkarmıyor mu?
Kriz mi? Normalleşme mi?
1889 yılında Askerî Tıbbiye Mektebi’nde okuyan beş
öğrenci tarafından siyasi amaçlı gizli bir örgüt olarak kurulan İttihâd-ı Osmanî
Cemiyeti, 2. Abdülhamit idaresine Meşrutiyet ilan ettirmeyi hedefleyen Batıcı
ve devrimci bir oluşumdu. Kısa zamanda Osmanlı askerleri ve aydınları arasında
fazlasıyla taraftar bularak gelişen örgüt, başka dernekleri de bünyesine
katarak, 1907 Eylül’ünde Paris’te düzenlenen bir kongre sonrası “Birlik ve
İlerleme” anlamına gelen “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti” ismini alarak
partileşme yoluna gitti.
Merkezi ve mensuplarının çoğu Selanik’te bulunan bu
cemiyetin en örgütlü olduğu yer ise yine Selanik’te bulunan 3. Hareket Ordusu’ydu.
Cemiyet kısa vadede hedefi olan Meşrutiyet’i 24 Temmuz 1908’de ilan ettirdi,
ardından da 31 Mart 1325’te (13 Nisan 1909) İstanbul’da yönetime karşı yapılan
ayaklanmayı (31 Mart Vakası) fırsat bilerek 27 Nisan 1909 tarihinde 2.
Abdülhamit’i tahttan indirip yerine V. Mehmet Reşat Osmanlı tahtına çıkartarak
amaçlarına ulaştı.
Bu olaylar sonucu yönetimdeki etkisini artıran Cemiyet
ve üyeleri, 5 Kasım 1922 tarihinde Osmanlı Devleti’nin tarihe karışmasına kadar
çeşitli dönemlerde devlet yönetiminde etkili oldular.
Sivillere oranla askerlerin daha baskın olduğu bu
örgütlenme, yönetimde bulundukları dönemde “orduyu siyasete karıştırdıkları” gerekçesiyle
gerek ordu içinden gerek ise halktan tepkiler aldılar. Devlet yönetiminde
tecrübesiz olan bu örgüt üyeleri, özellikle Balkan Savaşları’yla Balkan
topraklarının elden çıkması ve Osmanlı devletini parçalanmaya götüren 1. Dünya
Savaşı’na girilmesinin de sorumlusuydu aynı zamanda.
Ne kadar eleştirilseler de, devlet ve halk üzerinde
oluşturdukları baskıyla yönetimi bırakmayan bu örgütün birçok mensubu,
Cumhuriyet’in kurulmasından sonra da etkinliklerini sürdürdüler. Bu kadrolar,
Cumhuriyet’i çoğunluğunu askerlerin oluşturduğu bir yönetici sınıfın kurması
sebebiyle ülke yönetimini de kendi hakları olarak görüyorlardı.
Cumhuriyet tarihi boyunca olagelen askerî darbeler ve
sivil siyasetin manipüle eden muhtıralar, işte bu anlayışın bir dönemle birlikte
yok olmadığını, aksine kurumsallaştığını gösteriyor. Buraya kadar
anlattıklarımızın özeti ise Türkiye uzmanı bir yabancı gazetecinin şu sözünde
saklı: “Dünyada tüm ülkelerin ordusu vardır, Türkiye’de ise ordunun devleti
vardır.”
Bu tarihî gerçeklerden yola çıkarak Türkiye’nin son
birkaç yılına bakarsak, uluslararası sistemin de zorlamasıyla bu durumun
nihayet değişmekte olduğunu gözlemliyoruz. İçeride de, ülke yönetiminin perde
arkası güçlerde değil, halkın kendi seçtiği hükümetlerde olması gerektiği fikri
yerleşiyor.
Sözü, geçtiğimiz ay Yüksek Askeri Şura toplantısında
askerî teamülleri değil, yasal dayanaklar dikkate alınarak yapılan atamalara
getirirsek, bu durumun değişmesinden pek hoşnut görünmeyen anaakım medyanın
olan biteni kriz olarak sunmasına aldanmamak gerekiyor. Türkiye, diğer çağdaş
ülkeler gibi askerin değil, sivillerin yönettiği bir ülke olmanın gereklerini
yerine getiriyor. Kısacası Türkiye normalleşmeye doğru ilerliyor.
Şehit Aileleri İsyanda
Hakkari Dağlıca, Aktütün ve Hantepe sınır karakolları
ile Tunceli Nazımiye’de bulunan Sarıyayla karakolu ve Tokat Reşadiye’de askerî
bir araca yapılan saldırılar sonrası birçok askerin şehit düşmesi, ülke
genelinde haklı bir tepkiye neden oldu. Son olayların öncekilerden çok daha
fazla gündemi meşgul etmesinin ana nedeni ise, bu baskınlar sonrası bir takım
askerî ihmaller olduğu iddiasıydı.
Geçtiğimiz ay medyada yer bulan bu içerikteki bir haber
ise tam anlamıyla kan dondurucuydu. 20 Temmuz’da Hakkari Çukurca’da bulunan Hantepe
üs bölgesine yapılan saldırıda 7 asker şehit olmuştu. İddialara göre saldırıdan
20 dakika önce bölgeye giden insansız hava uçağı Heronlar, teröristlerin
görüntülerini elde etmiş, bu görüntüler Genelkurmay Başkanlığı başta olmak
üzere 30 farklı birime saniyesi saniyesine iletilmiş, buna rağmen alınmayan
önlemler sonucu baskın gerçekleşmişti.
Görüntülerin medyada yer bulması sonrası başta Hantepe’de
şehit düşen askerlerin aileleri olmak üzere birçok şehit ailesi Genelkurmay
Başkanlığı’nın önünde gösteri yaparak, baskınlarda ihmali olanlardan hesap
sorulmasını istedi. Olayın ortaya çıkan gerçekler kadar acı olan tarafı ise
şehit ailelerinin yetkililer tarafından muhatap alınmayışıydı. Sonrasında ise
bu aileler şehit düşen evlatlarının hesabını sormak için Genelkurmay Başkanlığı
hakkında hukukî mercilere suç duyurusunda bulundular. Böylece ülkemizde bir ilk
gerçekleşmiş oldu.
Kamuoyunda tepkilerin yükselmesi üzerine bir açıklama
yapan Genelkurmay Başkanlığı ise olay gecesi “yoğun sis ve toz bulutu
nedeniyle” bölgeye yardım gönderilemediği ve olay hakkında idarî ve adlî
işlemlerin başlatıldığını duyurdu. Umuyoruz ki soruşturmalar sonucu varsa
ihmaller ve sorumluları ortaya çıkartılır ve böylesi olayların tekrarı
yaşanmaz. Zira ülke insanının güvenini kaybetmiş silahlı kuvvetleri hiçbirimiz
temenni etmeyiz.
Kısa
Kısa
2003 Mart’ında ABD’nin Irak’ı işgaliyle başlayan süreçte Irak yerle bir olmuş,
resmi olmayan rakamlara göre 3 milyona yakın Iraklı sivil hayatını kaybetmişti.
6 milyona yakın insanın da yaralandığı ve mülteci konumuna düştüğü Irak’tan,
ABD nihayet askerlerini geri çekme kararı aldı. Barack Obama, başkan adayıyken
verdiği “Irak savaşını en kısa sürede sonlandırma” sözünü yerine getireceğini
duyururken, yaklaşık 90 bin askerin 1 Eylül itibariyle Irak’tan çekileceği,
kalan birliklerin ise kademeli olarak geri çekilerek işgalin son bulacağı
açıklandı. Bu son derece önemli bir gelişme. Ne var ki işgal sonrası Irak’ta
barış ve huzurun tesisi hiç kolay olacak gibi görünmüyor.
***
Dünyada küresel ısınma sonucu yaşanan iklim değişikliklerinin son kurbanı dost
ve kardeş Pakistan oldu. Ülke tarihinin bu en büyük felaketinde 2000’e yakın
Pakistanlı hayatını kaybederken, çok sayıda kişinin de kayıp olduğu bildirildi.
Ülkenin beşte birini sular altında bırakan felaket sonrasında yaklaşık 14
milyon insanın evsiz kaldığı ve salgın hastalıklarla yüz yüze geldiği haber
veriliyor. Zaten zayıf olan ülke ekonomisinin bu büyük felaketle baş edebilmesi
ise mümkün değil. Birleşmiş Milletler başta olmak üzere birçok ülkede
Pakistan’a yardım kampanyası başlatıldı. Pakistanlı kardeşlerimizin Kurtuluş
Savaşı’nda yaptıkları büyük maddi fadakârlık düşünülünce, onlarla gerektiği
kadar ilgilenip ilgilenmediğimizi sorgulamamız gerekiyor.
***
Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Ban Ki-mun, İsrail’in Mavi Marmara
baskını ile ilgili olarak BM tarafından uluslararası bir soruşturma
yürütülmesini kabul ettiğini açıkladı. Bu olaydan sonra İsrail Başbakanı Benyamnin
Netanyahu da BM soruşturmasını kabul ettiğini açıkladı. Böylece Netanyahu,
İsrail’e yönelik bir uluslararası soruşturmayı kabul eden ilk İsrail Başbakanı
olurken, olayın peşini bırakmayan Türkiye ise büyük bir başarıya imza attı.
Soruşturma komisyonunda ABD, BM, İsrail ve Türkiye’nin de birer temsilcisinin
bulunacağı açıklanırken, soruşturmanın Türkiye ve insanlık vicdanını tatmin
edecek bir kararla sonuçlanmasının adaletin gereği olduğunu hatırlatmaya bilmem
gerek var mı?
***
Türkiye’nin son 26 yılda en büyük problemi olan terör olayları geçtiğimiz
aylarda artış göstermiş, ülkede siyasi tansiyonun yükselmesine de neden
olmuştu. Geçtiğimiz ay ise PKK’nın tek taraflı olarak ilan ettiği ateşkes ile
ortam bir nebze nefes aldı. 13 Ağustos-20 Eylül aralığında geçerli olacak şartlı
ateşkes elbette önemli. Tüm ülke meselelerinde olduğu gibi bu meselenin de
çözüm yerinin siyasi arena olduğu toplumsal bir kabul. Umuyoruz ki siyasetin ve
tüm toplumsal dinamiklerin hareketiyle bu süreli ateşkes, kalıcı bir barışa
dönüşür ve ülkemiz büyük can ve mal kaybına uğradığı bu şiddet sarmalından bir
an önce kurtulur.