Dün Bugün Yarın - Sadık ILGAZ
Beyazıt Meydanında Yakılan Kitap
Köşemizi takip eden okurlarımız hatırlayacaktır; Şubat
2010 tarihli sayımızda “Kraldan Fazla Kralcılara” ve Mart 2010 tarihli
sayımızda ise “Yakın Tarihten Dalkavukluk Örnekleri” başlıklı iki yazıya yer
vermiştik. Bu yazılarımızda biri Osmanlı, diğeri ise Cumhuriyet döneminden
olmak u¨zere iki farklı dalkavukluk ve kraldan fazla kralcılık örneğini konu
edinmiştik. Durum onu gösteriyor ki, bu tu¨rden tarihsel örneklere köşemizde
yer vermeye devam edeceğiz, çünkü tarih bu konuda bizlere fazlaca kaynak
sunuyor. Böylece bir yandan toplumsal hafızayı diri tutarken, diğer yandan da
anlatılan anekdotlar yoluyla tarihi ve günümüzü anlama çabamıza da bir ölçüde
katkıda bulunmuş oluruz.
Bu ay dalkavukluk konusunda yine manidar bir örneği
sizlere sunuyoruz. Konumuz, 1950’li yıllarda Beyazıt Meydanında yakılan bir
kitap. Tarihçi Dursun Gürlek’in “Maziye Bir Bakıver” isimli kitabında yer alan
ve ülkemizde bir dönem kraldan fazla kralcılığın, baskı ve sansürün ne
boyutlara ulaştığının en güzel örneklerinden biri olarak karşımızda duran bu
anekdot, Dursun Gürlek’in İstanbul’un Tarihî Sahaflar Çarşısı’nın kıdemli
sahaflarından İbrahim Manav ile yaptığı bir sohbetten alıntı. Kültür dünyamız
adına oldukça iç acıtan olayın özeti şöyle:
“Büyük tarihçimiz İsmail Hami Dânişmend Bey’in dört
ciltlik “İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi” adındaki muazzam eseri, zannedersem
50’li yılların ortalarında, Atatürk’ten bahsetmiyor gerekçesiyle Beyazıt
Meydanında yakıldı. Bu çirkin olay o zamanlar büyük bir yankı yaptı. Ve kültür
dünyamızın koca bir ayıbı olarak tarihe geçti.
Yanılmıyorsam doksanlı yılların sonuna doğru bir gu¨n,
İsmail Hami Dânişmend Bey’in, Beşiktaş Serencebey’de oturan eşi İclâl Hanımı
ziyaret etmeye gitmiştim. Hanımefendi yan odalardan birinden getirdiği bir cam kavanozu
göstererek, “İşte İsmail Hami Bey’in yakılan kitabının küllerinden bir numune!”
dedi.
Bu korkunç manzara karşısında bu¨yük bir dehşete
kapıldım. Yakıcılara, yıkıcılara bir kere daha lânet ettim.”
Fazla söze ne hacet! Moğollar ve İspanyolların asırlar
evvel yerle bir ettikleri topraklarda taş üstünde taş bırakmayıp, milyonlarca
insanı katletmeleri ve kitap yakmalarıyla üzerlerine yapışan barbar sıfatının
örneklerine henüz 60 yıl önce bu topraklarda da şahit olmuş olmak ne büyük
dram! Tarihî kıymeti oldukça yüksek dört ciltlik bir eserin, kraldan fazla
kralcılığa kurban gitmesi ne hazin!
*Dursun Gürlek, Maziye Bir Bakıver, Timaş Yayınları,
İstanbul, 2005 Mayıs, s. 154-155.
Tabutta Yatan Öğrenci
“Yokluk yılları…” Genç nesillerin bu¨yüklerinden
sıklıkla duydukları bir ifadedir bu. 20. yüzyılın başında girilen 1. Dünya
Savaşı sonrasında altı asırlık Osmanlı cihan imparatorluğunun dağılması ve
sonrasında bin bir zorlukla kazanılan Kurtuluş Savaşı, her bakımdan yorgun ve
fakir düşürmüştür Anadolu insanını. Uzun süren savaş yıllarında gençlerin çoğu
gittikleri cephelerden dönememiş, zaten sanayisi olmayan ülkenin tarımsal üretimi
de duracak noktaya gelince, büyük bir ekonomik darboğaza girilmiştir.
Kurtuluş Savaşı sonrası kurulan yeni devlet ise elinde
yeterli sermaye ve iş gücü bulunmaması nedeniyle toparlanmakta zorluk
yaşamaktadır. Bunun üstüne bir de 1929 başlayıp uzun yıllar tüm dünya
ekonomilerini etkisi altına alan “Büyük Kriz” ve 1939-45 yılları arasındaki 2.
Dünya Savaşı eklenince, ülkenin ekonomik olarak düzelmesi daha da zorlaşmıştır.
Hayli uzun süren bu dönem, Anadolu insanı tarafından
“yokluk yılları” olarak özetlenmiştir. Yakın tarihi konu alan hatıratlarda bu
yılları konu alan çok canlı anlatımlara rastlanır. Özellikle Anadolu’nun ücra
köşelerinden Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlere gelip, tüm imkansızlıklarına
rağmen okumak, kendisine, ailesine, memleketine faydalı olmak isteyen birçok
gencin hikâyesine de bu tür anılarda şahit oluruz.
Artık okul, kitap, bilgisayar vb. gibi araç-gereçlerin
sıkıntısı çekmeyen geniş bir genç nüfus görmek elbette güzel. Fakat yeni nesillerin,
ellerindekinin kıymetini daha iyi anlamaları açısından, bir dönem bu ülkede ne
tür sıkıntılar çekildiğini görmeleri de elbette faydalıdır. Bu hususta çok
çarpıcı bir örnek olarak, 20. yüzyılın önemli ilim adamlarından Alasonyalı Hacı
Cemal Öğüt (1887-1966)’u¨n tanık olduğu bir olaya kulak vermekte fayda var.
Mehmet Akif Ersoy’un da yakın arkadaşı olan Hacı Cemal Efendi’nin anısını, yine
bir ilim aşığı olan kızı Hikmet Öğüt Hanımefendi’den dinleyelim:
“[Hacı Cemal] Hoca efendi bir gün vaaz kürsüsünden
inerken yanına utangaç bir delikanlı yaklaşıyor. İstanbul’a ilim tahsil etmek
için geldiğini söylüyor. Hoca da hemen nerede kaldığını, ne yiyip ne içtiğini
soruyor. Mahcup delikanlı bir camide müezzinlik yapan bir yakınının yanında
kaldığını, çok sıkıntı çektiğini söylüyor. Bu sırada aralarında şu konuşma geçiyor:
Hoca efendi soruyor:
– Evladım, yorganın var mı?
– Döşeğim yok, fakat yorganım var.
– Yavrum, döşeksiz yorganla yatılır mı?
Mahcup ve mağdur delikanlı bunun u¨zerine şu cevabı veriyor:
– Hocam, yorgan bana kâfi geliyor. Çünkü bir ucunu
altıma alıyorum. Diğer tarafını da üstüme çekip camideki bir tabutun içine
giriyorum. Kapağını da üzerime çektim mi, içerisi sımsıcak oluyor!
Bu manzara karşısında göz yaşlarına hakim olmayan Cemal
Hoca, genci derhal himayesine alıyor, iyi bir tahsil görmesi için her türlü
maddi desteği veriyor.”
*Dursun Gürlek, Maziye Bir Bakıver, Timaş Yayınları,
İstanbul, 2005 Mayıs, s. 190.
Hayat Kısa, Kitap Çok. Ne
Yapmalı?
Bu soruyu pek çok kitapsever ve bilgi aşığı kendisine
sormuştur. Gerçekten her konuda kitap sayısı alabildiğince fazla, ömür ise
hepsini okumaya yetmeyecek kadar kısa. O halde ne yapmalıyız da bu sıkıntıyı
aşmalıyız? Bakınız bu sorunun cevabını merhum Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver
(1898-1986), kendisine soruyu soran tarihçi Dursun Gürlek’e nasıl cevaplamış:
“Bak evladım! Hayat kısa, kitap çok. Hepsini okumaya
vakit yok. Öyleyse yapılacak en iyi iş, kitap karıştırmaktır. Eğer hangi
konunun, hangi kitapta olduğunu bilirsen, aradıklarını kolayca bulursun. İşte o
zaman kültürlü adam kimliğini kazanırsın.”
*Dursun Gürlek, Maziye Bir Bakıver, Timaş Yayınları,
İstanbul, 2005 Mayıs, s. 161.